yaklaşan saat
kuranda islam, kuran ışığında araştırmalar


 



Ben Nesli

Bir araştırmacı, psikolog, öğretim görevlisi olan Dr. Jean M. Twenge, sosyal psikoloji konusunda geniş çaplı araştırmalar yapan bir yazardır. Twenge, ''Ben Nesli'' kitabında; ABD ve dünya toplumlarının 35 yaş altı ben neslini analiz ediyor ve insanlığın kendi neslini yok edişinin trajedisini bakın nasıl seslendiriyor:

Mc Donald's ve Coca-Cola örneklerinde olduğu gibi Amerikan bireyciliği, dünyanın her köşesine yayılıyor. Son moda akımlar gelişen ülkeleri sarmaya devam ederse, ben nesli yansımaları, çok yakında bütün dünyaya ulaşacak. Dünya'daki birçok ülkede çocuklar, Amerikan kültürüne maruz kaldıkları sürece, ailenin her şeyden önce geldiği fikrine isyan etmeye başlayacaklar. Pop kültür sürekli bireyselliğe değiniyor. Araştırmaya başladığımda birçok farklı yerde birey kelimesini duymak beni çok şaşırttı. Herkes gibi ben de bunu önceden hiç farketmemiştim.

KENDİNE İNAN: HER ŞEYİ BAŞARIRSIN(!)

İstediğin her şey olabilirsin.. Hiçbir şey imkansız değil.. Düşlerini izle... Kendine inanarak herşeyi yapabilirsin.. Hayalinden asla vazgeçme... Bir çok Tv programı, sinema filmlerinde ve pek çok çocuk kitaplarının ana fikirlerinde bunlara rastlamak mümkün..

Roper gençlik raporunu hazırlayan Joan Chloromonte, gençlerin elinde olan ile sahip olmayı istedikleri arasındaki uçurum hiç bu kadar derin olmamıştı diyor. Sıradan insanlar internette de bir nevi şöhret tadı yakalayabilir. Herkes bir web sayfası hazırlayabilir, gazete oluşturabilir, forumlara mesaj atabilir. Bir blog sayfası oluşturma düşüncesi, ''herkes sizin düşüncelerinizi duymak istiyor'' fikri üzerine inşa edildi. Ben nesli mensuplarının eşleriyle yaşadıkları kavgaların çoğu da ''biz özeliz'' temel düşüncesine dayanıyor.

HER ŞEY BİZİM OLMALI!

Hayattan hep en iyisini istemeye şartlandırılıyorsunuz: En iyi kıyafetler, en iyi ev, en iyi araba... Özelsiniz ve özel şeyleri hakediyorsunuz.

Daha çoğunu hak ediyoruz, neden etmeyelim? Barınma gibi yaşamsal gerekliliklerin bu kadar pahalı olduğu bir dünyada, Ben nesline nasıl mesajlar verildi. Paranı biriktir mi? Bahçeli olmasa da bir evin olduğu için şükret mi? Elbette değil. Bireyciliğin ve tüketiciliğin bu kadar arttığı bir dünyada, bize daha fazlasını beklememiz öğretildi. Büyük evlerde yaşayıp, son model arabalar kullanmak istiyoruz. Yazar Cathy Hanauer, bu gerçeği şöyle özetliyor:

''Her şey bizim olmalı, hepsini biz yapmalıyız, her şeyi biz olmalıyız ve mutlu olmalıyız fikir ve inançları, modern kültürün bir sonucu.''

Çok az insan mükemmel hayat amacına ulaşabiliyor. Martin Seligman:

''Sanki bir salak çıkmış da normal insan olmanın çıtasını yükseltmiş gibi'' diye yazıyor. Bireysel arzularımıza fazlasıyla odaklanıyor fakat içimizde büyük bir boşluk hissediyoruz. Bireysellik başka birçok şeyle beraber tüketim seçeneklerini de artırdı. Kıyafetlerden, araba ve mücevherlere birçok ürün eşsiz bireyin isteklerini sergilemek için tasarlanıyor. David Brooks:

''Diğer her şey gibi alışveriş yapmak da kişisel keşfin ve ifadenin bir yolu haline geldi'' diye yazıyor.

ÇOCUKLAR ÖZGÜR MÜ? KENDİ ARZULARININ KÖLESİ Mİ?

''İstediğini yap'', modern anne babaların en önemli söylemi. 1924'te bir grup sosyolog, Middletown'da vatandaşlar arasında kapsamlı bir araştırma yapmıştı. Annelere, ''Çocuğunuzun hangi özellikleri taşımasını istersiniz?'' diye sorulmuştu. Anneler itaatkar, kiliseye bağlı ve iyi huylu çocuklar istediklerini belirttiler. 1988'de ise aynı kasabada sadece çok az sayıda anne, çocuklarında bu özellikleri istediğini söyledi. Onun yerine, bağımsızlık ve hoşgörü dile getirildi.

Çocuklar popüler kültürün etkisi altında saygısız ve kendi kendine zarar veren bir hale gelmeye özendiriliyor. Bir lise öğretmeni, öğrencilerinin ''pek edepli'' olmadığını söylüyor. Öğrenciler küfretmeden konuşmakta zorlanıyormuş. Yaşlılar ve yetkililerle, arkadaşlarıyla konuştukları gibi konuşuyorlarmış. Saygı ve vefakarlıktaki bu kırılma, zirveye ulaşmış bir durumda. Worldcom ve Enron şirketlerindeki olaylar gibi iş dünyasında yaşanan skandallar, birçok kişinin biraz daha fazla para kazanmak uğruna kuralları yıktığını ve yalan söylediğini gösteriyor.

ÖZ SAYGI: MODA TERİMİ

''Öz saygı'' terimi, 1960'ların sonuna dek yaygın bir biçimde kullanılmadı. 1990'lara gelindiğinde, bu terim ağızlara sakız olmuştu. Bu yıllarda öz saygı konusuna olan ilgi arttı. 2005'in temmuz ayında amazon.com adlı internet sitesinden 105.438 kez ''öz saygı'' ile bağlantılı kitaplar arandı.

Dergilerdeki öz saygıyla ilgili makalelerin sayısı, Viagra ile ilgili toplu e-postaların sayısına ulaştı. Ladies Home Journal adlı dergi, okuyucularına kendilerini sevmelerini öğütlerken, Parenting dergisi ''Kendim olmaktan gururluyum!'' diyerek çocuğunuza kendisini sevmesinin beş kolay yolunu öğretme yöntemini sunuyordu. Pediatri Akademisi rehberi, küçük çocukların bakımı ve yetiştirilmesi konusunu anlatırken öz saygı sözcüğünü yedi sayfada tam on kez kullanıyor. Güven, bireysel saygı ve kişinin kendine inancı gibi ifadelerin sayısını hatırlamıyorum bile.

Gruptan ziyade bireye odaklanacak son yer olan ABD ordusu bile bu akımı izledi. Askeriyenin 2001'de benimsediği slogan ''tek kişilik ordu'' idi.

OKUL VE EĞİTİM SİSTEMİ: NARSİZMİ DESTEKLİYOR

Ülkenin her bölgesindeki birçok okul, aslında kibir ve narsisizmi artıran öz saygıyı geliştirme programları hazırlıyor. Programlardan birinin adı ''Mükemmelik Arayan Pumsy''.

Programda bir ejderha, çocuklar kendilerinden hoşnutsuz olduklarında onların çamurlu zihinden kaçmalarını sağlıyor. Sihirli daire alıştırması, her gün bir çocuğun ''Ben muhteşemim'' yazan bir rozet kazanmasını sağlıyor. Birçok okul, görevinin, öğrencilerinin kendilerine duydukları saygıyı artırmak olduğunu söylüyor. Programların çoğu, öğrencileri özel bir neden olmaksızın kendilerini sevmeye yönlendiriyor. Önemli olan kim olduğunuzdur ne yapacağınız değil. Koşulsuz onaylama, davranış biçiminiz ya da bir şey öğrenip öğrenmediğiniz dikkate alınmadan kendinizden memnun olmanız anlamına gelir. Tennesse'li deneyimli bir öğretmen, bu uygulamayı onaylamamasına rağmen her yerde karşısına çıktığını söylüyor. Çocuklarla çok daha dikkatli ilgilenmeliyiz, ortada bir sebep yokken kendilerinden memnuniyet duyuyorlar. Çocuklara ''benlik'' adlı pamuk helvayı hiçbir temele dayandırmadan ikram ettik.

Çocukların çok fazla eleştirilmesine karşı olan bir akım oluştu. Bazı okullar ve öğretmenler, çocukların yaptıkları hataları, kendilerine olan saygıları azalmasın diye, düzeltmiyor. Öğretmenlere, eğitim derslerinde, sınıfta yaratıcı bir ortam sağlamanın, hata düzeltmekten daha önemli olduğu aşılanıyor.

BAŞARISIZLIK KAVRAMI LUGATTAN ÇIKARILIYOR

2005'te İngiliz bir öğretmen, başarısız olmak fiilini eğitim dilinden çıkarmayı önerdi. Bu sözcük yerine başarıyı ertelemek fiilini kullanmayı teklif ediyordu. Bu durumu en açık şu şekilde özetleriz: Artık öğrencilerin hiçbir şey öğrenmesini beklemiyoruz. Öğrencilerden tek beklenen şey, kendilerini iyi hissetmeleri.

Peki bunun sonucunda nasıl gençler ortaya çıkacak? Çoğu öğretmen ve toplum gözlemci, eleştiri kabul etmeyen öğrencilerin türeyeceğini söylüyor. İşverenler çok çabuk incinen genç çalışanlara hazırlıklı olsun. Araştırmalara göre, özsaygısı yüksek öğrenciler eleştirildiğinde, düşmanca davranan, kaba ve işbirliğinden kaçan kişilere dönüşüyorlar.

Ben nesli, kişinin benliğinin her şeyden önce gelmesini çok doğal buluyor. Ve bu konuda son derece titiz bir eğitim aldığı için özel olduğuna inanıyor. Yeni trende göre, asi ve kavgacı olan sadece öğrenciler değil, aileler de asi ve kavgacı. Günümüzde öğretmenler en zor görevlerinin velilerle uğraşmak olduğunu söylüyor. Scoat Mcleod, New York Times dergisindeki makalede şöyle söylüyor.

''Öğrenci velileri giderek daha çok çocuklarının tarafını tutmaya, onları korumaya ve sağlıksız bir biçimde savunmaya başladı.''

Psikolog Martin Seligman, öz saygı programlarını içi boş ve uzun vadede yetersiz olarak tanımlıyor. Hiçbir şeye dayandırılmadan edinilen öz saygının uzun dönemde çocuklara bir fayda sağlamayacağını öne süren Seligman, çocukların becerilerini geliştirerek ve birşeyleri başararak öz saygı edinmeleri gerektiği kanısında.

Öz saygı üzerine yapılan araştırmaların kapsamlı bir özetini hazırlayan Roy Baumeister, öz saygısı olan kişilerin genelde daha öfkeli ve aldatmaya meyilli olduğunu söylüyor. Ve ekliyor:

''Bu kadar yıldan sonra bunu söylediğim için çok üzgünüm ama benim tavsiyem: Öz saygıyı unutun ve öz denetim ve öz disipline daha çok önem verin.'' Maureen Stout:

''Öz saygı hareketinin aslında çocuklara söylediği şey, kazanılan başarıların önemli olmadığı ve beyinlerinin gelişmeyi hak etmediğidir.'' diye yazıyor.

Asyalılar, Amerikalılardan daha düşük öz saygıya sahip. Örneğin Japon öğrenciler sürekli yetersiz olduklarını söyleyip daha çok çalışıyorlar. Uluslararası sınavlarda Amerikalı öğrencilere toz attırıyorlar.

KÜÇÜK NARSİSTLER ORDUSU YOLDA

Öz saygı programlarının riski, zaten dünyanın kendi etraflarında döndüğünü düşünen çocukların egolarını şişiriyor olması. Ben merkezci olan çocukların öz saygısını artırmak, narsisizme yol açabilir ya da çoktan açmıştır bile. Tüm kanıtlar ve istatistikler narsisizmin yeni nesillerde çok daha yaygın olduğunu ortaya koyuyor. 1950'lerde ergenlerin %12'si ben önemli biriyim derken 1980'lerde ergenlerin %80'i –ki bu inanılmaz bir artıştır- önemli olduklarını iddia ettiler.

ÇOCUKLAR KONTROLDEN ÇIKIYOR

Psikolog Bonne Zucker, ailesinin okula gidip gitmeme kararını kendisine bıraktığı 10 yaşındaki bir çocuktan bahsediyor. Bazıları anne ve babalarına yulaf ezmeleri iyi çırpılmadı diye deli ya da özürlü diyorlar. Paula Peterson'ın 2 çocuğu istediği oyuncaklar alınmadı diye kriz geçiriyorlar. Oyuncağı geri vermesi istenen bir anaokulu çocuğu bağırarak masasını deviriyor ve kitaplarını arkadaşlarına fırlatıyor. Altı yaşında diğer bir çocuk öğretmenine kapa çeneni kaltak diyor. Texas'taki 39 okulun %93'ü anaokulu çocuklarının 5 yıl önceki çocuklara kıyasla daha duygusal ve davranışsal bozukluk sergilediğini belitti. Bunun kökeninde çocukların evlerinde istedikleri gibi davranmalarına bağlamak mümkün.

Bir çok araştırma, narsistlerin aşağılandıklarında ya da reddedildiklerinde etrafa saldırganlaştığını ortaya koydu. Colombia lisesindeki 2 öğrenci silahlı saldırılarından önce çektikleri videoda bir, bir silah alıp bir noktaya doğrultuyor, sonra da; ''Hakettiğimiz saygıyı en sonunda görecek olmamız çok eğlenceli değil mi?'' diyor. Daha sonra; ''Onları her istediğime inandırabilirim, Everest'e tırmandığıma bile'' diyor ve arkasından arkadaşıyla hangi ünlü yönetmenin kendileriyle film çekeceklerini tartışıyorlar. Bu videoyu çektikten birkaç hafta sonra bu 2 çocuk, 13 kişiyi öldürüp intihar ediyor.

KÜRESEL İNTİHAR

Yazımızı, Twenge'in kitabının önsözünü yazan Psikiyatr Dr. Mustafa Merter'in şu dramatik sözleriyle sonlandırıyoruz:

''ABD'den başlayarak, tüm dünyaya yayılan, tarihte eşi benzeri görülmemiş, kitlesel bir yozlaşma süreci ile karşı karşıyayız. Geleceğin teminatı olan genç nesil, şaşırtıcı bir hızla dengesini kaybediyor, ciddi manada ruh sağlığını yitiriyor. Twenge, kendisi de Amerikalı olmasına rağmen çok açık konuşuyor. Sadece gelişmiş Batı ülkelerinde değil, bütün dünyada genç nesil, Amerikan medeniyetinin etkisine maruz kaldığı oranda, atalarından ve ailelerinden gelen ahlaki değerlere karşı çıkıp isyan edecek. Bu değerlerin yitirilmesinin bedeli ise çok ağır: bulaşıcı hastalık derecesinde yaygın bir narsisizm-enaniyet, hayali bir iyimserlik, gittikçe artan oranlarda genel kaygı ve depresyon. Ve işin en ilginç yanı, bu acayip nesil, dışarıdan bakıldığında özgüvenli, özgür, kendini eskisine göre daha rahat ifade edebilen, daha ''unvan'' sahibi bir yapıda olduğunu iddia ediyor. Ancak gerçekte, hiçbir zaman olmadığı kadar ''zavallı''.  1950'lerde 14-16 yaşları arasındaki ergenlerin %12'si, ''Ben önemli bir kişiyim'' derken, 1980'lerde bu oran %80'e çıkıyor. 1968 ile 1990 arasında ''Ben değerliyim'' duygusundaki artış oranı ise %86!

Bu nasıl bir çelişki? O kadar övündüğümüz psikolojimiz, psikiyatrimiz, pediatrimiz, sosyolojimiz, modern eğitim sistemimiz ile biz, nasıl bir hata yaptık da bu kadar kısa bir zaman içerisinde insanlığı bu hale getirdik? Sadece küresel ısınma nedeniyle buz dağları erimiyor, gözlerimizin önünde tüm insani değerler eriyip gidiyor.

Tüm dünya sessizce ama kesin bir şekilde bir ''açıkhava tımarhanesine'' dönüşüyor. Bugünkü dünya manzarası, ekolojik ve insani felaketiyle, aklına tapan ''aydınlanma hareketi''nin eseridir. Pozitivizmi, indirgemeciliği, yatay nedenselliği, ''bilimsel'' materyalizmi anlamadan bu gidişatı, yani küresel intiharı anlayamayız. Ancak paradigmanın dışına çıkıp, tıpkı bir balığın akvaryumun dışından akvaryumu izlediği gibi, aklına tapan delilerin dolaştığı bu tımarhaneye bakarsak, belki bilip de unuttuklarımızı tekrardan hatırlarız.

Derleyen: Hilal Nevruzoğlu

 

Güncelleme: 14/08/2010
Kaynak:
Jean M. Twenge, ''Ben Nesli'', çev. Esra Öztürk, Kaknüs Yy. İstanbul 2009.


ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.

Yaklaşan Saat'in resmi twitter adresi aşağıdadır. Bu hesabın dışındaki diğer hesaplarla Yaklaşan Saat'in bir ilgisi yoktur: @yaklasansaat