yaklaşan saat
kuranda islam, kuran ışığında araştırmalar


 

Dünyamız/ Bilim ve Teknoloji/...

BATI'DA REFORMLAR VE İHTİLALLER: KARANLIK ÇAĞDAN KÜRESEL ŞEYTANİ ÇAĞA!
(Matematik Felsefesini Yenileyen Adam: GÖDEL!)

Başlangıç: Vahyin Işığında yeni

Batıdaki bilimsel geri kalmışlık ve çürümüşlük 15. yüzyıl öncesi yüzyıllar boyunca sürdü. Bu dönemde Doğu, İslam'la tanışmış ve "Her şeyi bir ölçü (yasa-kader) ile yarattık"[KAMER(54)/49] ayetinin Sahibi Sonsuz Yüce'nin İlmini öğrenme peşine düşmüştü. Bu sebeple, matematik, tıp ve astronomi başta olmak üzere tüm bilimsel alanlarda altın çağını yaşıyordu. Daha da önemlisi bilimsel-teknolojik gelişmelerin motoru olan bilimsel düşünme metodolojisi, deney ve gözleme dayalı ilmi çalışma metodları bu altın çağda İslam Coğrafyası'nda yeşermiştir. Esasen Batı'da bilimsel ilerlemenin önünü açan Rönesans ve Reform hareketlerinde, İslam bilginlerinin kitaplarının Batı'ya taşınıp tercüme edilmesi büyük öneme sahiptir. İslam ahlakı gereği kendi isimlerini bile yazmaktan imtina ettikleri kitaplarını, keşiflerini ve icatlarını batıya taşıyarak tercüme ettiler ve sahiplendiler. Hayatını bu gerçeklerin ortaya çıkmasına vakfeden İslam Bilim Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Fuat Sezgin bunu "Batı uygarlığı, İslam medeniyetinin çocuğudur" şeklinde özetler.

FRANSIZ İHTİLALİNİN GERÇEK YÜZÜ: "AVRUPA'YI DİNSİZLEŞTİRME VE BİLİMİ TANRILAŞTIRMA"

Fransız İhtilali'nde idam için giyotine götürülen rahibeler/ 17 Temmuz 1794

Rönesans ve Reform ile başlayıp Fransız İhtilali ile Avrupa'da devam eden hareketlilik, ne bilimsel gelişmenin önünü açmak ne de iddia ettiği gibi özgürlük, eşitlik ve kardeşlik getirmek içindi. Esasında, Avrupa'daki güçlü monarşik yönetimlerin yıkılıp otoritenin el değiştirmesi amaçlanmıştı. Artık Avrupa'da yönetim; İblis'in sağ koluyla besleyip büyüttüğü Engizisyon mahkemelerinin sahibi Kilise veya Kralların değil, İblis'in sol kolu olan panteist ve ökült Masonik İlluminati çetesinin eline geçiyordu.

Fransız İhtilali boyunca "Fransa'nın dinsizleştirilmesi" diye isimlendirilen dönem özellikle 1790-1794 arasını kapsıyordu. Bu tamamen organize bir hareketti ve kaynaklara göre amacı Hristiyan din geleneğini ve daha da önemlisi dinin kendisini yok etmekti. 30,000 papaz sürgüne gönderilirken yüzlercesi katledildi. Ve sonucunda Fransa'daki 40 bin kiliseden sadece bir kaçı ayakta kalabildi. Kalanları yakıldı, satıldı ve yok edildi.

Sözde devrim kapsamında 2 Eylül 1792'de sadece 48 saat içinde 3 psikopos ve 200'den fazla papaz katledildi. Nantes'te devrimci Jean Baptiste Carrier çoğu papazlar, kadınlar ve çocuklardan oluşan 4000 sivili Loire Nehrinde boğarak öldürttü. Lyon'da devrimcilerin talimatlarıyla papaz ve rahibeler ayrımcılık bahane edilerek kitlesel katliama uğradılar. 1793 ve 1794 yıllarında Devrim sebebiyle katledilenlerin sayısı 40,000 kişiyi buldu. Toplu katliamlar sebebiyle bu döneme "Terör Devri" de denilmektedir. Sadece Eylül 1793'ten sonraki 10 aylık dönemde 300,000 Fransız tutuklandı. Bu o dönemdeki Fransız nüfusun 50'de biri ediyor. Dahası, devrim sonucu ortaya çıkan yaklaşık 10 yıllık kargaşa ortamında ölenlerin sayısı neredeyse 1.5 milyonu buldu.

Fransız Papaz Augustin Barruel, Fransız İhtilali'nden İngiltere'ye kaçmayı başarmıştı. 1799 yılında İhtilal hakkındaki tanıklığını "Jakobenizm'in Tarihi" isimli bir kitap olarak yayınladı. Barruel'in tanıklığını kendi kitabından aktaralım:
"Esasen devrim üç komplocu grup üzerinde yükselmiştir: Filozoflar, Masonlar ve İlluminati Düzeni. Bu komplocularJakobenlerin devraldığı bir sistem oluşturdu. Bunlardan Voltaire ve Diderot gibi din düşmanları felsefelerini Hristiyanlık ile savaşmak için kullandılar... Aydınlanma dedikleri insanların gözlerini boyayan ve onları aydınlatmaktan çok uzak, yanlış yola saptıran bir şeydi. Masonlar ve Illuminati cemiyetleri, 300.000'in üzerinde üyeleriyle, devrim için çalıştılar. Tapınakçılar, Masonlar ve İlluminati kadim mistik bilgilere sahiptiler ve pagan geçmişlerinden güç alıyorlardı... Ah Tanrım.. Tapınaklarımız yağmalandı ve yıkıldı, kutsal ismine küfrettiler, sana ibadet etmek yasaklandı. Rezil Paganizm tanrısı kirli Venüs burada ve cüretkarca ilerlemeye devam ediyor... Devrim uzun zamandır ezilen halkın başlattığı bir ayaklanma değil; aksine azınlık bir grubun güç ve terör kullanarak, türlü dalaverelerle kendi arzularını masum ve saf halka empoze etmeleridir."

İhtilal Avrupa'yı temellerinden sarstı, etkileri okyanus ötesine taştı. İnsan hakları, hümanizm ve sözde "erdem toplumu" oluşturmak adına korkunç bir kıyım yapıldı. Bugün bile etkilerini çok güçlü hissettiğimiz üzere yeni Avrupa'da artık semavi bir dine yer yoktu. Fransız İhtilali'nden sonra "bilimin tanrı inancından tamamen arındırılması" kampanyası başladı. Tanrısız bilim, "Yeniçağın Dini" olacaktı. İhtilalin başı olan ve "şiddetsiz erdemin iktidarsızlık" olduğunu savunan Robespierre, Hrıstiyanlıktaki Tanrının yerine "Akıl Tanrıçası" geçtiğini ilan etti. Aslında Akıl tanrıçası, ateizmi ve bilimi tanrılaştırmayı simgeliyordu. 1794 yılında katliama bir gün ara verildiğinde devrimciler "Yüce Varlık" festivalini kutladılar. Aslında bu sözde Yüce Varlık Masonluktaki Her Şeyi Gören Gözle aynı varlık yani İblis'ti.

Fransa'da aydınlanma ve pozitivizm adına gerçekleştirilen cinayetler için, Manş Denizi'nin ötesinde İngiltere'de, o tarihte yayınlanan "London Times" gazetesinde şu yorum yapılıyordu:
"İnsan hakkı dedikleri bu mu? İnsan doğasının özgürlüğü dedikleri bu mu? Afrika ormanlarındaki dört ayaklı canavarlar bile, Paris'teki hayvanlardan daha insaf sahibidir."

Akıl Tanrıçası(!) simgesiyle sokaklarda dolaştırılan kadın.

Sloganları "özgürlük, eşitlik, kardeşlik" idi. Sonuç ise "masonik küresel güç hegemonyası, katliamlar ve dinsizlik" oldu. Aynı otorite hala egemen olduğundan Engizisyon Mahkemesinin yaptıkları zulümleri sabah akşam terennüm ederler ancak ihtilalle ilgili bu gerçekler dillendirilmez.

BİLİM VE SANAT "KÜRESEL GÜÇ"ÜN ELİNDE

Avrupa'da başlayan reform ve ihtilal hareketleri sonucunda egemen irade peyderpey Küresel Elitlerin eline geçti. Günümüzde o kadar güçlendiler ki artık bir Fransa'dan, Almanya'dan, İspanya'dan, Belçika'dan bahsetmek yanlış olur. Avrupa'daki siyasi güç ve istihbarat örgütleri, sözde sivil toplum kuruluşları, terör örgütleri, tüm basın yayın bu güçlerin kontrolünde. Daha da kötüsü bilim ve sanat bunların güdümünde.

Bilim dediğimiz makine bilimsel kuruluşlar, organizasyonlar ve bunların sponsorluğundaki dergiler ve konferanslar üzerinden çalışıyor. Bu devasa bilim makinesini arkada birileri kurgulayıp yönlendiriyor. Bilimsel organizasyonları elinde bulunduranlar, dergilerin ve konferansların sponsorları; üzerinde araştırılması gereken konuları belirliyor ve tüm akademisyenleri bu konularda araştırma yapmaya yönlendiriyorlar. Bilimsel araştırmalar genelde büyük fonlamalara ihtiyaç duyuyor. Bu fonlamalar Küresel Güç'ün elitlerinin yönetimi altındaki vakıf ve kuruluşlar aracılığıyla yapılıyor. İstenilen yönlerdeki araştırmalara büyük maddi destekler, çok daha kolay yayın yapma gibi imkanlar sağlanıyor. İdeolojik açıdan öneme sahip olmayan konularda özgür bir araştırma ortamı var gibi gözüküyor ancak bazı hassas konularda Küresel Güç'ün bilim makinesi, araştırmacıyı ezecek ve sistem dışına atacak kadar acımasızlaşabiliyor.

BİLİM "KÜRESEL GÜÇ"ÜN ELİNDE: PANDEMİ'DE!

Bilim etiketinin arkasında ne kadar kirli işler döndüğünü, 2019 yılında başlayan Koronavirüs pandemisinde daha yakından müşahade edebildik. Bütün bilim camiası adeta birlikte hareket eden balık sürüsü gibi hep aynı sonuçlara vardılar. Üstelik bu vardıkları sonuçların bir çoğu kısa sürelerde yanlışlandı. Devasa bir teknoloji şirketi sahibi olan Bill Gates, Küresel Güç'ün pandemi bakanı gibi çalıştı. Seneler önce pandemiyi haber vermesi bir yana, pandemideki neredeyse tüm stratejilerin planlayıcısı durumundaydı. Ne aksi seslere, ne de bağımsız bilim adamları için açık incelemelere müsaade ettiler.

DSÖ ve CDC gibi Küresel Güç kontrolündeki kurumlar dünya çapında büyük bir baskı ve korku iklimi oluşturdu. Ellerindeki basın gücünün de bunda katkısı çok büyük oldu. Vitrini hep fonladıkları isimler süslediler. Sosyal medya bu konuda alabildiğince sansür uyguladı. Ülkeler sözde bilim kurullarına teslim oldular. İddialarını kendi fonladıkları araştırmalar sonucunda kendi fonladıkları bilimsel dergilerde çıkan yayınlara dayandırdılar. Arkalarına sözde "Bilim Tanrıçasını(!)" almışlardı ve onlara karşı hiç kimsenin bir itirazı olamazdı.

Kısa sürede daha önce hiç denenmemiş ve normalde testleri senelerce sürmesi gereken aşıları piyasaya sürdüler. Üstelik sonuçlarının ne olacağı bile kestirilemeyen, daha önce hiç kullanılmamış mRNA teknolojisini kullandılar. İnsanları aşı vurulmaya mecbur etmek için ellerinden gelen her türlü baskıyı kurdular ve kurmaya devam ediyorlar...

SONSUZ YÜCE ALLAH'I UNUT! PAGANİZMİ TUT!

şiva

CERN'deki Şiva heykeli

Koronavirüs pandemisi bilim makinesinin nasıl kurgulandığı ve yönetildiği konusunda bir örnek sadece. Pandemi sayesinde iyice ayyuka çıkmış olan bu kuşatılmışlık malesef bilimin diğer dallarında da karşımıza çıkıyor.

Gerek canlılığın kökeni, gerekse de Evren kozmolojisi gibi alanlarda aykırı çalışma yapmak isteyenler hızla sistemin dışına itiliyor, aşağılanıyor ve ötekileştiriliyor. Bir çok fizikçi ve biyolog ya onların safına katılıp din karşıtı, ateist, en azından agnostik olmak ya da Allah inancını gizlemek zorunda kalıyor.

Buna karşın pagan tanrıları bilim camiasında inanılmaz popüler. Normalde akıl dışı, ancak sözde aydınlanma hareketleri arkasındaki paganist iradeyi bilirseniz anlayabileceğiniz bu durumun örnekleri saymakla bitmez. Bir çok kozmolojik keşif pagan tanrıların isimleriyle anılıyor. Bugün parçacık çarpıştırıcısı CERN'de Hint Tanrısı Şiva'nın iki metrelik bir heykeli bulunuyor.

Özetle günümüzde bir çok bilim dalı, Sonsuz Yüce Rabb'imiz'in tümüyle dışlandığı aşırı baskıcı ve tek tip anlayışı hakim kılan Küresel Güç'ün hegemonyası altında. Bu sebeple, tamamen ön yargılı ve kötü niyetli olmakla kalmıyor, akıl ve bilim dışı zorlama ve çarpıtmalara baş vuruyorlar. Aşamadıkları tüm çıkmazların yegane cevabı olan Tüm İlmin Yaratıcısı ve Sahibi Sonsuz Yüce Allah'ı kabullenmek bir yana, asla kazanamayacakları halde bitmek bilmeyen hırsla Sonsuz Yüce Allah'ı yok saymak için adeta savaş veriyorlar.

Gödel 20'li yaşlarda

Sonraki bölümde Rönesans ve Reform hareketleriyle güçlenen ve bilim dünyasında adeta bir fikirsel terör estiren pozitivizmin çöküşüne değineceğiz. Pozitivizm, yani tüm gerçeklere sadece bilimle ulaşılacağı ve bilimle ulaşabileceğinizin ötesinde hiç bir gerçeklik olmadığı inancı 20. yüzyıl başlarında neredeyse tüm bilim dünyasında egemen hale gelmişti. Bu anlayışa göre din ve "benim amacım ne? neden yaratıldım?" gibi temel, hayati soruların hepsi anlamsızdı. Ayrıca matematik ve deney dışında bir sezgi ve akıl yürütmeye yer yoktu. Çünkü onlara göre matematik her önermenin yanlış ya da doğru olduğunu ispat edebilen tam ve tutarlı bir sistemdi.

Genç bir adam, 1931 yılında henüz daha 25 yaşındayken pozitivizmi bütün hayalleriyle birlikte toprağa gömdü. Ve bunu kimsenin itiraz edemeyeceği bir şekilde yaptı. Bu genç, Kurt Gödel'den başkası değildi ve matematikle asla ulaşamayacağımız gerçekler olduğunu matematiksel olarak ispatladı. Şimdi tüm pozitif bilim dallarını derinden sarsan bu müthiş adama yani Kurt Gödel'e yakından bakalım.

FRANSIZ İHTİLALİNİN MEYVESİ: POZİTİVİZM

POZİTİVİZMİ YIKAN ADAM: GÖDEL!

Anne Marianne, yanında Gödel, Gödeli'in babası ve kardeşi

Gödel Einstein Ödülü alırken, 1951

Einstein Ödülü, 1951

Özellikle 20. yüzyılın başlarında Pozitivist akım iyice güçlenmişti. Bunun bir sebebi, matematiğin bilimdeki özellikle Evrendeki fizik yasalarının anlaşılmasındaki baş döndüren başarısıydı. Tüm bilim dalları matematiğe dayandığı oranda tutarlı ve doğru sonuçlar verebiliyordu. Matematiğin bu gücü herkesi etkilemişti. Ancak özellikle Pozitivistler bundan faydalanarak kendi inançlarını doğrulayacak sonuçlar çıkarmak istiyordu.

Onlara göre deneyler ve matematikle ispat edemeyeceğiniz tüm sorular anlamsızdır ve üzerinde çalışmaya değmez. Yani örneğin dinsel sorular tamamen anlamsızdır çünkü matematikle veya deneyle ispatlanamazlar. Onlara göre matematikle karar verilebileceklerin ötesinde bir sezgiye yer yoktur. Matematik ve deneyle elde edilebilecek doğrulardan başka doğru yoktur. Aslında pozitivistler 19. yüzyılda önemli bir yara almışlardı: Öklid'in 5. postulatı.

MATEMATİKSEL SİSTEMLER NASIL KURULUR

Öklid'in 5. postulatı sorununu anlamak için önce matematiksel sistemleri anlamamız gerek. Tüm matematiksel sistemler aksiyomlar ve postulatlar üzerinde yükselir. Postulatlara basitçe geometrik aksiyomlar diyebiliriz. Aksiyomlar doğru olduğu bariz görülen bu sebeple ispat etmeye ihtiyaç duyulmayan önermelerdir. Eğer elinizde bir aksiyom kümesi yoksa bir sistem inşa edemezsiniz. Tüm sistem başlangıçta kabul ettiğiniz aksiyomlara dayanır. Önermeler, yani nesnel bir yargı bildiren ifadeler, aksiyomlar ve sistemde toplama çıkarma gibi tanımlı işlemler kullanılarak doğrulanmak ya da yanlışlanmak zorundadır.

Mesela {iki küçüktür üç} bir önermedir. Sistem bir önermenin doğruluğunu ispatlayabiliyorsa artık onu yeni önermelerin ispatında doğrulanmış bir teorem olarak kullanabilir. Aksi halde, eğer bir önermenin yanlış olduğu ispat edilirse o önerme artık dikkate alınmaz.

19. YÜZYILDA ÖNEMLİ GELİŞME: ÖKLİD'İN 5. POSTULATI YANLIŞLANABİLİYOR

Öklid, MÖ 300'lerde yaşamış İskenderiyeli bir matematikçidir. 1800'lü yıllara kadar Öklid'in tüm aksiyomları ve postulatları bilim tarafından ispata ihtiyaç duymayan bariz doğrular olarak kabul ediliyordu. Bu sebeple ispata bile ihtiyaçları yoktu. Ama 5. postulatın öyle olmadığı ancak 1829'da ortaya atılmasından yüzlerce yıl sonra anlaşıldı.

5. postulat şunu söyler: "Düzlemde bir doğruya dışında bulunan bir noktadan sadece bir tane paralel doğru çizilebilir".

3 matematikçi birbirinden bağımsız olarak Öklid'in 5. postulatının bazı özel geometrilerde yanlışlanabileceğini buldular. Bunlardan birisi matematikçilerin Prensi olarak bilinen Carl Frederich Gauss idi. Bunu ilk bulduğunda çelişkiyi görerek gizledi. Bu bir felaketti çünkü bir aksiyomun yanlışlanabilmesi demek ona bina ederek kurduğunuz tüm sistemin çökmesi demek. Ya aynı durum diğer matematiksel sistemleri üzerine inşa ettikleri aksiyomlar için de geçerliyse ne olacaktı? Matematiğin mükemmelliğine iman etmiş pozitivistler için bu bir felaket anlamına gelirdi.

DAVİD HİLBERT: "MATEMATİK GERÇEĞE ULAŞMANIN TEK VASITASI"

Pozitivistlerin en önemli temsilcilerinden birisi ünlü Alman matematikçi David Hilbert idi. Belki de Öklid'in aksiyomunun yanlışlanabilmesinin de verdiği hırsla, Matematiğin temellerinin kimsenin itiraz edemeyeceği şekilde sağlamlaştırılması gerektiğini düşünüyordu. 1900 yılında 23 önemli problem yayınlayıp matematikçilerin önüne hedef olarak koydu.

Bu problemlerin içinde en önemlisi kuşkusuz Matematiğin tam ve tutarlı olduğunun ispatlanmasıydı. Buna göre Matematik kendi içinde ifade edilebilen tüm önermeler hakkında doğru ya da yanlış diye karar verebilmeliydi. Ayrıca Matematik tutarlı olmak zorundaydı. Çünkü matematiğin, herhangi bir önermenin hem doğru olduğunu hem de yanlış olduğunu aynı anda ispat etmesi düşünülemezdi. Hilbert tamlıkla ilgili inancını şöyle özetler:
"Matematikçi için ignorabimus yani bilinmez diye bir şey yoktur, ve bana göre tüm doğa bilimleri için de böyledir. Bilmek zorundayız. Bileceğiz."

"TUTARSIZLIK" NE KADAR KÖTÜ OLABİLİR?

Tutarlılık bir bilimsel sistem için olmazsa olmazdır. Eğer bu şart tek bir önerme için dahi sağlanamazsa o sistemle her saçmalığın doğru olduğunu ispat edebilirsiniz. Hatta Bertrand Russell, biraz da ironi yapmak için tutarsız her sistemde kendisinin Papa ile aynı kişi olduğunu ispat etmişti.

Tutarlı olmayan sistemlerin ne kadar felaket olduğunu bir örnekle anlatalım. Mesela tutarsız bir matematiksel sistemde {2 + 2 = 5} önermesinin hem doğru olduğunu hem de yanlış olduğunu gösterebildiğimizi varsayalım. Bu durumda P = {2 + 2 = 5} VEYA {Ben uçan bir dinozorum} önermesini düşünelim. Burada {2 + 2 = 5} önermesinin doğruluğu ispatlanabildiğine göre P önermesi de doğru olur. Çünkü VEYA'lı önermelerde iki önermeden birinin doğru olması sonucu doğru yapmak için yeterlidir. Ancak sistemin {2 + 2 = 5} önermesinin hem doğruluğunu hem yanlışlığını ispatlamasından ötürü dönüp {2 + 2 = 5} önermesinin yanlışlığını ispat edebiliriz. Bu durumda {Ben uçan bir dinozorum} önermesi doğru olmak zorundadır, çünkü P önermesinin doğruluğunu ispat etmiştik. Burada {Ben uçan bir dinozorum} yerine istediğiniz her türlü saçmalığı koyup doğruluğunu ispat edebilirsiniz.

"POZİTİVİSTLER" MATEMATİKTE "TAMLIK" ARIYOR

Pozitivistler matematikte tutarsızlık gibi korkunç bir durumun ortaya çıkmayacağından emindiler. Hilbert'e göre matematiğin hem tam hem de tutarlı olduğunu ispat etmek an meselesiydi. O'na göre bu, "tüm matematikçiler için ortak olan ancak henüz kimsenin bir kanıtla ispat edemediği" bir inançtı.

Pozitivistlerin bu ispat için yürüttükleri şevkli ve hummalı çalışmaları 30 sene sürdü ancak bırakın matematiğin tamamını, aritmetik için bile hiç bir ispat bulunamıyordu. Hilbert'in baştaki heyecanı ve güveni yavaş yavaş sönmeye başlamıştı. Aslında pozitivistlerin hırsla göstermeye çalıştıkları bilimin yani dolaylı olarak bilim adamının tüm doğrulara Tanrı gibi ulaşabileceğiydi ancak tüm çabalara rağmen elde hiç bir şey yoktu.

PARADOKSLAR BAŞA BELA!

Esasen başları paradokslarla ciddi beladaydı. Çünkü paradokslar haklarında bir şey söylenemeyen, yani doğru ya da yanlış kararına varılamayan önermeler ortaya koyabiliyordu:

Bir örnek verelim:
Alttaki önerme yanlıştır.
Üstteki önerme doğrudur.

Örneğin burada üstteki önermenin doğruluğuna ya da yanlışlığına karar vermek mümkün değildir. Eğer üstteki önerme doğru dersek alttaki önermenin yanlış olması gerekir, ama alttakine de yanlış diyemeyiz çünkü bu durumda üstteki önermenin doğruluğunu reddetmiş oluruz. Eğer üstteki önerme yanlıştır dersek bu durumda alttaki önerme doğru olmalıdır. Ama alttaki önerme bunun tam tersini söylemektedir. Üstteki önermeye doğru da desek yanlış da desek sonunda bir çelişki ile karşılaşıyoruz.

Bu sıkıntılı durumdan pozitivistler çabucak sıyrılmak istediler. Başta Wittgenstein olmak üzere bir çoğu paradoksların sadece dilin zayıflığından kaynaklanan boşluklar olduğunu iddia ettiler. Eğer bu paradoks gibi gözüken şeyler matematiksel bir biçime dönüştürülürse, bu çelişki ortadan kalkar diye düşünüyorlardı. Ancak paradokslardan zannettikleri kadar kolay kurtulamayacaklardı. Kendisi de bir pozitivist olan Bertrand Russell, 1902 yılında bu paradokslardan birinin küme teorisinde tüm ihtişamıyla belirdiğini fark etti.

"VİYANA ÇEVRESİ" İÇİN "TANRI YOK" AMA WİTTGENSTEİN VAR!

Viyana çevresi o yıllarda entellektüel bilimsel toplantıların merkeziydi. Tüm bilimsel konular bilim adamlarından oluşan bu klüpte masaya yatırılıp üzerinde tartışılırdı. Neredeyse tamamı pozitivistlerden oluşan bu çevredeki bilim adamlarının ortaklaşa hayran oldukları isim Ludwig Wittgenstein idi.

Wittgenstein Avusturyalı bir filozof ve matematikçiydi. Zengin ve seçkin bir aileden geliyordu. 1922 yılında Tractacus isimli bir kitap yayınladı. Bu kitap adeta pozitivistlerin arayıp da bulamadıkları tüm iddiaları içinde topluyordu. Buna göre matematikde paradokslara yer yoktu. Ayrıca, tüm gerçeklere ulaşmanın yegane yolu matematikti. Matematik ile ulaşılamayan şeylerin hiç bir anlamı yoktu çünkü onlar gerçek olmazdı. Bu sebeple matematiğin tam ve tutarlı olması Wittgenstein için sorguya açık değildi.

Viyana Çevresi için de Tractacus bulunmaz bir nimetti. Bertrand Russell'ın şeytanın kibrine sahip dediği Wittgenstein'in kitabı Viyana Çevresinde adeta Tevrat gibi tekrar tekrar okunur, oradaki iddialar ayet muamelesi görür, tartışmaları bitiren mutlak deliller gibi sunulurdu. Kendisi de Viyana çevresine katılan bir matematikçi olan Olga Taussky-Tod "Wittgenstein bu grubun idolüydü. Buna tanıklık edebilirim. Aralarındaki bir tartışma Tractacus'a atıfda bulunarak çözümlenebiliyordu" diyor.

Bir mantık profesörü olan A J Mayer de 1933 yılının şubat ayında İngiltere'deki arkadaşı Isaiah Berlin'e şunları söylüyor: "Wittgenstein onlar için bir tanrı. Russell ise ancak Tanrının (Wittgenstein) müjdeleyicisi olabilir."
Ünlü pozitivist mantıkçılardan Schlick'in karısı, kocasının Wittgenstein'ı görmeye ilk gidişinde sanki kutsal bir yolculuğa çıkıyormuşcasına evden ayrıldığını söylüyor ve ekliyor: "Kendinden geçmiş halde eve geri dönmüştü. Çok az konuşuyordu ve ben de bir şey sormamam gerektiğini düşündüm." Wittgenstein'ın mantıksal pozitivistler üzerindeki bu etkisini anlamak gerçekten imkansız.

Sonsuz İlim Sahibi ve Tüm Kainat'ın Yaratıcısı Allah'a inanmaktan ölesiye nefret eden bu grup için basit bir adam kolayca tanrılaşabiliyor. Daha da ironik olan Wittgenstein'ın kendi kitabındaki bir çok iddiayı sonradan kendisinin reddetmesidir. Bu sebeple birinci ve ikinci dönem Wittgenstein olarak anılagelmiştir. İsa'nın dediği gibi: "Ne adalettir ki kurtuluşa götüren gerçeğe inanmayanlar felakete götüren yalana inanırlar."

HER ŞEYİ ALT ÜST EDEN GENÇ BİR MATEMATİKÇİ: GÖDEL

Viyana Çevresinin o dönemki katılımcılarından birisi de genç Avusturyalı bir matematikçi olan Kurt Gödel'di. İleride kendisi için Aristo'dan beri gelmiş geçmiş en büyük mantıkçı denilecek olan bu genç adam, onların arasında olsa bile başta Wittgenstein'la ilgili saplantılı tutkuları olmak üzere onlara katılmıyor ancak sesini de çıkarmıyordu. Pozitivistlerin tarafgirliğine karşı elinde sağlam kanıtlar olmadan duramayacağını biliyordu. Aslında oradaki kimse farkında değildi ama pozitivistlerin iman ettiği ve on yıllardır ispatlamaya uğraştığı tamlık ve tutarlılık iddialarını bir kaç yıl içinde yapacağı çalışmalarla yerle bir edecekti.

GÖDEL'İN BİRİNCİ TEOREMİ: "HİÇBİR MATEMATİKSEL SİSTEM TAM OLAMAZ"

Gödel 1931 yılında hiç bir matematiksel sistemin tam olamayacağını ispat etti. Buna göre her sistem için doğru olduğu halde doğruluğu ispatlanamayacak önermeler kesinlikle mevcuttur. Üstelik Gödel bunu matematiksel olarak kaçılamayacak şekilde ispatladı.

Eğer hile yaparak sistemimizi tam hale getirmek için bu doğru olduğunu bildiğimiz ama ispatlayamadığımız önermeyi sisteme yeni bir aksiyom olarak eklesek sistemi kurtarabilir miydik? Gödel bunun da imkansız olduğunu ispatladı. Çünkü, bu hileye ne kadar başvurursak başvuralım her zaman ispatlanamayacak ama doğru olan yeni bir önerme olacağını gösterdi.
Bu pozitivistler için tam bir felaketti, çünkü buna göre matematik doğru olan bir önermeye bile doğru demekten acizdi, üstelik böyle önermelerin varlığı bir ihtimal değil matematiksel kesinlikteydi. İronik şekilde Matematik kendi eksikliğini tam olarak ispat edebiliyordu. Bu Gödel'in birinci tamamlanmamışlık teoremidir.

GÖDEL'İN İKİNCİ TEOREMİ: "HİÇBİR MATEMATİKSEL SİSTEM KENDİ TUTARLILIĞINI İSPAT EDEMEZ"

Gödel bununla yetinmedi ve ikinci tamamlanmamışlık teoremini de ortaya attı ve ispatladı. Buna göre bir matematiksel sistem kendi tutarlılığını asla ispat edemez. Yani hiç bir sistem bir önermeye aynı anda doğru ve yanlış deme ihtimalinden kurtulamazdı. Tutarsızlığın ne kadar kötü sonuçlar doğurduğunu yukarıda görmüştük. Bu durumda tüm matematikçiler tam olmayan ve kendi tutarlılığını bile ispat edemeyen bir sisteme sahiptiler. Sistemin kendi tutarlılığını gösterememesi onun tutarsız olduğunu göstermez ancak tutarlılığının sistem dışına çıkılmadan anlaşılamayacağını gösterir. Yani matematikçiler sistemlerinin tutarlılığını görmek için yok etmek istedikleri sezgiler ve matematik ötesi akıl yürütmeye mahkumdular. Bu pozitivistlerin yıllardır kurdukları hayallerin yıkılması anlamına geliyordu.

Aslında Gödel'in ikinci teoremi çok önemli bir sonuca daha bizi ulaştırıyor. Sistemler kendi tutarlılıklarının ispatı için sistemin dışındaki bir ÜST AKLA ihtiyaç duyuyorlar. Benzer şekilde, insanlar da sistemlerinin tutarlı ve doğru olduğunu kendiliklerinden gösteremezler ve mutlak gerçek için bir üst akla ki bu durumda Sonsuz Akıl Sahibi Allah'a muhtaçtırlar.  

"POZİTİVİSTLER" "GÖDEL DUVARI"NA ÇARPIYOR

Gödel'in yaptığı inanılmaz bir şeydi. Matematik Gödel'in ellerinde adeta bir an için kendisinden sıyrılmış kendisi hakkında müthiş itiraflarda bulunmuştu. On yıllardır pozitivistlerin ispatlamak istediği şeyin tersi ispatlanmıştı. Yani bütün Tanrıcılık oynamaya kalkan pozitivist bilim adamlarına: "Haddinizi bilin. Kendinize gelin. Taptığınız ve mutlak sandığınız biliminiz de sizin gibi eksikliğe mahkum. Kendi tutarlılığını ispattan bile aciz." demişti. Ama onlar bundan bir ders çıkarmak yerine her geçen sene daha da pervasız ve baskıcı oldular.

Gödel'in teoreminin eşsizliğine Bertrand Russell bile enfes bir ispat diyerek tanıklık etmek durumunda kaldı. Hilbert'in karşı çıkamasa da bu ispata çok sinirlendiğini tanıkların ifadesinden biliyoruz. Gödel'in mükemmel ispatına rağmen Hilbert'in eski görüşlerini savunan makaleler çıkarmasına Gödel anlam veremiyordu. Bir  keresinde "Nasıl hala böyle bir makale yazdığına inanamıyorum" demişti.

Wittgenstein ise bu kusursuz ispatı kabul etme olgunluğunu bile gösteremedi. Gödel'in tamamlanmamışlık Teoremleri sadece matematikte yahut pozitif bilimlerde değil felsefeden, bilgisayarlara kadar çok sayıda sonucu zorunlu kılıyordu. Bunlardan birisi ünlü fizikçi Roger Penrose'un dediği gibi sadece matematik ve mantık kaidelerine göre çalışan bilgisayarların her zaman eksik olacağı ve asla insan sezgilerine sahip olamayacağıdır.

"POZİTİVİSTLER" KURNAZLIKLA GÖDEL TEOREMİNİ ÇARPITIYORLAR

Pozitivistler başlangıçta Gödel'in tamamlanmamışlık teoremleriyle tamamen afallamış görünüyorlar. Ancak içine düştükleri berbat durumu lehlerine çevirmek için hızla toparlandıkları anlaşılıyor. Karşı çıkamadıkları bu ispat karşısında yenilgilerini kabul etmek yerine Gödel'in ispatını alarak şeytani bir kıvraklıkla bundan bile bir Yaratıcının olmadığı sonucunu çıkarmaya kalktılar. Gödel'in ispatlarından sonra tapınageldikleri matematik ya da bilim ilahını satmaktan başka çareleri kalmamıştı.

Çünkü esas şeytani gayeleri Sonsuz Yüceyi tamamen denklemin dışında bırakmaktı. Bu sebeple Gödel'in teoremlerini tamamen Gödel'e zıt bir şekilde yorumladılar. "Matematik" dediler "elbette tam ve kusursuz değil çünkü onda bir mana derinliği ve bir anlamlılık yok. Zaten bu evrendeki yasalarda yahut matematikte anlamlılık aramak başından beri doğru değildi." Bu şeytanca felsefeye göre olayları anlamlandırmaya çalışan insanlardı ve olaylarda insanlardan bağımsız nesnel bir anlamlılık yoktu. Çünkü tamamen amaçsızdılar.

Oysa Gödel başından beri bunun tam tersini düşünüyordu ve ispatlarının onların kötü emellerine alet edilmesi oldukça rahatsız ediciydi. Gödel'e göre her gerçeklik için neden onun gerçek olduğuna, neden bir gerçek olması gerektiğine dair bir açıklama mevcuttur. Yani dünyada hiç bir mantıksız olasılık, bilinmeye gereksinim duymayan hiç bir bilgi yoktur. Yani her şey bir amaca matufdur. Benzer şekilde, Einstein da insan dışında nesnel bir gerçekliğin var olduğunu ve amacının onu araştırmak olduğunu ifade etmiştir.

EVRİMCİ BİLİMCİLER: GÖDEL'E ENGİZİSYON BASKISI UYGULUYOR

Elbette Gödel'in pozitivistlerin mutlak hakimiyeti altında olan bilim dünyasında açtığı kapatılamaz yaranın bir bedeli olacaktı. Bunun en dramatik sonuçlarını Gödel bizzat yaşadı. Çalışmasına kimse bir şey diyemiyordu ama el üstünde tutulmak yerine bilim adamları tarafından dışlandı. Pozitivistlerin fikirsel baskıları Engizisyonu aratmıyordu. Ünlü matematikçi John Von Neumann Gödel'in zamanında profesör yapılmayışına içerlemiş ve "Gödel dururken biz nasıl profesör olalım" demiştir.

Pozitivist çevrelerin baskıları sebebiyle Gödel daha sonra bir çok çalışmasını yayınlamak için göndermedi bile. Sessizce defterlerine kaydetti. Bu çalışmalarının birisi Tanrının varlığının ontolojik olarak ispatı idi. Bunu gizlemek zorundaydı. Ancak bir arkadaşına bundan bahsedince dedikodusu çalıştığı Princeton'da yayıldı. Tanrı'nın varlığı üzerine çalışmak bilim çevresinde afaroz edilmek için yeterliydi. Gödel'in hayatını kitaba dönüştürecek kadar ona saygı duyan ve nasıl bir deha olduğunu, nasıl dışlandığını çok iyi bilen Rebecca Goldstein bile Princeton'da öğrenciyken Tanrı'nın ispatı üzerinde çalışma yaptığı için Gödel geçtiğinde arkasından nasıl kıkırdadığını kitabında yazmaktadır.

Gödel bu alaycı yaklaşım ve dışlanmışlıktan derinden etkilendi. Teoremlerinin yorumlarla nasıl çarpıtıldığını ve pozitivistlerin her geçen gün daha da pervasızlaştıklarını görmek mantıkçıya çok üzüntü vermiş olmalı. Onları susturmak için yapılması gereken her şeyi yapmış üstelik bunu karşı konulmaz bir matematikle başarmıştı. Ancak bu çalışma arkadaşlarının çarpık bakışlarını düzeltmelerini sağlamamıştı.

Fransız İhtilali'nin mason fikir babalarından Voltaire tarafından ağır biçimde hicvedilen Leibniz gibi çalışmalarının bütün sonuçlarının yok edileceğini düşünüyor ve öldürülmekten korkuyordu. İlerleyen dönemlerde korkuları ve endişeleri iyice paranoyaya dönüştü. Beni zehirleyecekler korkusuyla yemeyi neredeyse tamamen kesti. 29 kg. olarak zayıflık sebebiyle cenin pozisyonunda yatağında can verdi.  

GÖDEL'İN BAŞKA KONULARDAKİ GÖRÜŞLERİ

Burada Gödel'in bazı görüşlerine yer vermek gerek. Nagel ile konuşmasında ruh ve bedenin doğumda bir araya gelip ölümde ayrıldığını söylemiş, bunun üzerine Nagel bunun evrimle bağdaşamayacağını söylediğinde Evrime inanmadığını söylemişti. Ancak şunu eklemek zorunda kalmıştı: "Stalin de evrime inanmiyordu ve oldukça zeki bir adamdı." Bu söz üzerine Nagel sırıtarak vazgeçtim deyip tartışmayı bırakmıştır. Gödel gibi bir dehanın bir düşünceyi savunabilmek için Stalin'in zekasına vurgu yapmak zorunda kalışı oldukça dramatiktir. Bu durum bile evrimci-bilimcilerin daha o günlerde bile nasıl bir mahalle baskısı kurduklarını göstermektedir.

Gödel ayrıca ölüm sonrası yaşamın bir zorunluluk olduğunu düşünüyordu. Evrendeki her şeyin bir sebebi ve anlamı olduğunu düşünüyordu. Bunu tam olarak anlamak için matematiğin yetersiz olacağını ise zaten göstermişti.

Dünyaca ünlü filizof ve dilbilimci Naom Chomsky'ye 2021 yılında 92 yaşındayken yaptığı bir röportajda, tanıdığı en parlak zekalı insan soruldu. Çünkü 92 yıllık yaşantısında bir çok bilim adamı ve politikacı tanımıştı. Bu soruya cevabında Chomsky belki de 20. yüzyılın en büyük matematikçisi dediği Kurt Gödel'den bahsedecekti. Anlattığı anısına göre Gödel'e dil üzerinde çalıştığını söylemesi üzerine Gödel ona zamanını boşa harcadığını söylemiş. Chomsky'nin kendisine ne üzerine çalıştığını sorması üzerine ise Gödel "Doğa bilimlerinin a priori olduğunu ispatlamaya çalışıyorum" diye cevap vermişti.

Yani doğa bilimleri hakikatlerine deneye gereksinim duymaksızın ulaşılabileceğini ispatlamaya çalışıyordu.
İslamla ilgili bir soruya "İslam'ı seviyorum. Tutarlı bir dini düşünce ve açık fikirli" diye cevap verecekti. Gödel gibi matematiğin tutarsızlığını ispat eden bir mantıkçının İslam için tutarlı demesi yapabileceği en iyi onaylama olsa gerek.

İKİ SÜRGÜN BİLİM ADAMI!

İleri Araştırmalar Enstitüsü yolunda iki arkadaş: Einstein ve Gödel. 1946-1950 Princeton.

60'lı yaşlarda Gödel

Gödel gösterebileceği çok gerçek ve söyleyecek çok fazla sözü olduğu halde bunları paylaşamadan öldü. Arkasında hiç yayınlanmamış yüzlerce sayfa notlarını bıraktı. Hao Wang'a göre farklı bir ortam olsaydı ortaya koyduklarından çok daha fazlasını yayınlayabilirdi. 

Gödel'i en iyi anlayan ve vaktini onunla geçirmekten çok zevk aldığını söyleyen bir dostu vardı. Onunla Princeton bahçesinde ve evine doğru yol alırken uzun sohbetler yapardı. Bu kişi ünlü fizikçi Albert Einstein'dan başkası değildi. İkilinin ortak arkadaşı olan Oscar Morgenstern bir mektubunda aralarındaki ilişkiyi şöyle anlatıyor:
"Einstein hayatının son yıllarında kendisiyle tartışmalar yapabilmek için sürekli Gödel'in arkadaşlığını aradığını anlatırdı. Bir keresinde bana kendi çalışmasının artık çok bir şey ifade etmediğini ve Enstitüye yalnızca Gödel'le eve yürüme ayrıcalığına sahip olmak için geldiğini söylemişti."

Belki Einstein Gödel'den farklı olarak sosyal bir insandı ve bilim adı altında yapılan baskılardan kurtulmak için siyaset yapma konusunda Gödel'den tartışmasız daha iyiydi. Ancak, aynen Gödel gibi üzerindeki baskıyı o da hissediyordu. Kendi alanlarında devrim niteliğinde buluşlar yaptıkları halde buluşları tüm inançları reddeden evrimci-bilimci pozitivistler tarafından farklı yorumlandılar. Rebecca Goldstein Gödel'i anlattığı kitabında bu iki bilim adamına entellektüel sürgünler demektedir.

Bu iki çağının en iyi bilim adamının neden sürekli birbirleriyle vakit geçirdiği ve ne konuştukları herkes için bir gizem. Ancak, üzerlerindeki baskılarından sıyrılarak özgürce ölüm ötesi, zamanın döngüselliği, her şeyin arkasındaki mükemmel düzen, Evren yasaları ve elbette Tanrı'nın varlığı gibi kimseyle paylaşmak istemeyecekleri konular olduğunu tahmin etmek güç değil.  

Gödel, Sonsuz Yüce Yaratıcı'nın sistemini asla mutlak ve mükemmel olarak anlayamayacaklarını sadece müsaade ettiği kadar anlayabileceklerini, tüm bu şaşaalı ve ihtişamlı bilimin sınırlılıklarını göstermiş ancak zalim pozitivist çarkların arasında sesini yükseltememişti.

Tüm pozitif bilim dallarını derinden sarsan mükemmel ve kesin teoremi hak ettiği değeri görmek şöyle dursun, bağnaz materyalist eğitim sistemi tarafından görmezden gelinmektedir. Gödel, adeta susması için tarihe gömülmüştür. Aslında pozitivistlerin iddialarını çürütmüştü ancak onların bilim üzerindeki artan nüfuzlarını durduramamıştı.

SONUÇ

Kurt Gödel'in ortaya koyduğu "Tamsızlık teoremi" matematiği sarsarken; astrofizik ve fizik dahil diğer bilimlerin ne derece eksik, hatalı, izafi ve ihtimali olduğunu siz düşünün! Yine bu dahi matematikçi Gödel'e göre; matematik dahil tüm beşeri bilimler eksiktir, kendi kendisini onaylayamaz, dıştan daha yüksek boyutlu bir Akıl tarafından onaylanması gerekir.

İnsanoğlu, sonsuza kadar gelişse ve bilimi geliştirmeye devam etse de; bu "eksiklik", "çözümsüzlük" ve "tam olmama", ne biter, ne azalır, sonsuza kadar devam eder.

Bu nedenledir ki; insanoğlu ve bilim, her zaman gerçek vahye muhtaçtır. Yol gösterici, düzeltici, kuşatıcı ve onaylayıcı, "sonlu olmayan bir Akıl"a muhtaçtır. Çünkü Sonsuz Yüce Rabb'imiz "Tam"dır, O'nun her planı, yaratması ve işi "Tam"dır.

Sonuç olarak, Rabb'imiz hiç bir kimseye, hiç bir bilime, hiç bir alime muhtaç değildir. Bugün ve her zaman, yaratılmışlar, cinler, insanlar ve onların bilimleriAllah'a muhtaçtırSonsuz Yüce Allah'ı ne kadar örtmeye çalışsalar da, örtemeyeceklerdir, sonsuza kadar O'na ve Vahyine muhtaç olacaklardır, keşke bilselerdi...

Bu bölümde anlatılan konuları çok daha iyi anlamak için sitemizde bulunan şu önemli yazıları okumanızı tavsiye ederiz:

BİLİM VE TEKNOLOJİ
GERÇEK BİLİM BU MU?
BİLİM "VAHYİN IŞIĞI" OLMADAN "MUTLAK GERÇEK"E ULAŞAMAZ
EVRİMCİLERİN ÜSTÜN İNSAN HAYALLERİ
"İSLAM MEDENİYETİ"NİN TESİRLERİ
"İSLAM BİLİM METODOLOJİSİ"NİN BATIYA ETKİLERİ
"İSLAM MEDENİYETİ"NİN: BİLİM VE TEKNOLOJİYE KATKILARI
FUAT SEZGİN: "BATI UYGARLIĞI İSLAM MEDENİYETİNİN ÇOCUĞUDUR"

27/01/2022
Dr. Alp Bayraktar
Furkan Demirpehlivan
yaklasansaat.com

Kaynaklar
:
1) https://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/bilim_ve_teknoloji/bilimveteknoloji.asp
2) https://www.yaklasansaat.com/yorum-analiz/gercek_bilim_bu_mu.asp
3) https://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/bilim_ve_teknoloji/bilim_vahyin_isigi_olmadan.asp
4) https://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilar/evrimcilerin_ustun_insan_hayalleri.asp
5) https://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/bilim_ve_teknoloji/islam_medeniyetinin_tesirleri.asp
6) https://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/bilim_ve_teknoloji/islam_bilim_metodolojisinin_batiya_etkileri.asp
7) https://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/bilim_ve_teknoloji/islam_medeniyetinin_bilim_ve_teknolojiye.asp
8) https://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/bilim_ve_teknoloji/fuat_sezginin_görüsleri.asp
9) http://ultimatehistoryproject.com/executions-the-guillotine-and-the-french-revolution.html
10) https://en.wikipedia.org/wiki/Dechristianization_of_France_during_the_French_Revolution
11) Rebecca Goldstein, Gödel'in Tamamlanmamışlık Kuramı, Alfa Yayınları
12) Augustin Barruel, Jakobenizm'in Tarihi, 1799
13) Coronavirus (COVID-19) Vaccinations: https://ourworldindata.org/covid-vaccinations
14) John L Casti, Werner DePauli, Gödel Mantığa Adanmış Yaşam, Kabalcı Yayınları
15) Ernest Nagel, James R. Newman, Gödel Kanıtlaması, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi
16) Hao Wang, A Logical Journey from Gödel to Philosop, MIT Press



ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.

Yaklaşan Saat'in resmi twitter adresi aşağıdadır. Bu hesabın dışındaki diğer hesaplarla Yaklaşan Saat'in bir ilgisi yoktur: @yaklasansaat