Untitled Document
 
www.yaklasansaat.com





 

 

"SİYONİZME" VE ZULMÜNE KOŞULSUZ ALET OLAN BİR ''SÜPER GÜÇ!"

John J. Mearsheimer (*)
Stephen M. Walt (**)

Yukarıda isimleri geçen ABD'li bilim adamlarının hazırladıkları "The Israel Lobby and US. Foreign Policy"(İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası) adlı "Rapor"un hikayesi-kapsamı; bir "Süper Güç"ün düştüğü traji-komik ve içler acısı durumunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. ABD'nin düştüğü ya da düşürüldüğü bu durumun, tüm Dünya milletlerince ve özellikle ABD halkınca bilinmesinin; "yaklaşansaat"te "İblis'in kıyamet senaryosu"na ışık tutacağı umuduyla özet olarak yayınlamış bulunmaktayız.

Birçok yayın organlarında yayınlanan, kitap haline getirilen ve hatta Türkçe'ye çevrilen bu "Rapor"u, Sitemiz aslından özet bir şekilde çevirmiş ve aşağıda sunmuştur. Bir siyasi yorum-analiz mahiyetindeki "Rapor özeti"ni, önemine binaen hiçbir yorum ilave etmeden sunmuş bulunuyoruz. İşte bu raporu hazırlayanların ve bu raporun başına gelenlerin, yazarlarının ağzından hikayesi:

"2002 sonbaharında "Atlantic Monthly" dergisi, "İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası" üzerindeki etkileri üzerine kapsamlı bir makale yazmamızı istedi. Bunun oldukça netameli bir konu olduğunu ve "Lobi"yi, ABD'nin İsrail'e verdiği desteği ve bizzat İsrail'in politikalarını konu edinen her türlü makalenin sert eleştirilere maruz kalacağını az çok bildiğimizden bazı çekinceler koyarak bu teklifi kabul ettik.

Atlantic'in editörleriyle yakın temasta bulunarak iki yıl boyunca, aralıklarla da olsa makale üzerinde çalıştık ve vaatlerimize sadık kaldık. Editörlerin tavsiyeleri üzerine yapılan değişiklikleri de yaparak metni, 0cak 2005'te teslim ettik. Bir kaç hafta sonra editörün, Atlantic'in makaleyi yayınlamaktan vazgeçtiği ve makalenin yeniden gözden geçirilmesine de gerek kalmadığı yönündeki bizi oldukça şaşırtan notunu aldık. Makaleyi başka dergilerde yayınlamayı düşündük fakat her seferinde ya içeriği ya da uzunluğu öne sürülerek red cevabını aldık.

Daha sonra Ekim 2005'te Amerika'lı tanınmış bir akademisyenin aracılığıyla makale "London Review of Books"ta yayınlandı. Eş zamanlı olarak başka bir akademisyenin tavsiyesi ile makalenin tam metni, "Harvard John F. Kennedy Yönetim Okulunun Fakülteden Çalışmalar" sayfasında yayınlandı.

Makaleye gösterilen ilgi nefes kesiciydi. Çok sayıda, makaleyi çevirme ve yeniden yayınlama talebiyle karşı karşıya kaldık. Tahmin ettiğimiz gibi makale yayınlanır yayınlanmaz; Lobi'ye mensup kişiler ve gruplardan çok sert eleştiriler aldık. Hakaretle Mücadele Birliğinden ve Jerusalem Post, New York Sun, Wall Street Journal ve Washington Post gazetelerinde yayınlanan yorumlarda; antisemitizm suçlamasıyla karşı karşıya kaldık. The New Republic, makalemize ağır eleştiriler getiren dört makale yayınladı ve birçok eleştirmen bizi, elbette haksızca, sayısız tarih ve delil hatası yapmakla suçladı. Bazı eleştirmenler de makalemizin ve bizim, kısa süre sonra ziyadesiyle hakkı olan unutulmuşluğa mahkum olacağını iddia etti.

Bunlar boş iddialardı. Bir çok okur, buna Yahudiler de dahil, bize destek verdiler. Tahmin edileceği üzere Amerika dışından gelen tepkiler oldukça olumluydu. İsrail'in içinden dahi olumlu tepkiler aldık. New York Times, Financial Times, Chicago Tribune gibi saygın yayın organlarında, bize destek veren yazılar yayınlandı."

ABD'nin iki üniversitesinin bu iki saygın bilim adamının ortaklaşa hazırladığı "Raporun özeti", aşağıdaki başlık altında sunulmuştur:

"İSRAİL LOBİSİ" AMERİKA'YI NASIL YÖNETİYOR?

Amerikan dış politikasının ana amacının Amerikan ulusal çıkarları olması gerekir. Ancak son birkaç 10 yılda özellikle de 1967'deki ''Altı Gün Savaşları''ndan sonra Amerikan Ortadoğu politikasının en önemli unsuru İsrail ile ilişkiler oldu. Amerika'nın İsrail'e sarsılmaz desteği, Arap ve İslam dünyasında kızgınlığa sebep olurken, Amerika'nın da güvenliğini tehlikeye soktu.

Amerika bir başka devletin çıkarları için kendi güvenliğini neden bir kenara koyuyor? Belki bu iki devletin bölgede aynı stratejik çıkarları ya da güçlü ahlaki zorunlulukları paylaştığını düşünebilirsiniz. Ancak makalemizde gerçeğin böyle olmadığını gözler önüne seriyoruz.

İSRAİL LOBİSİ ABD'Yİ KULLANIYOR

Bölgede, Amerikan ulusal politikası yerine, İsrail lobisinin aktiviteleri hamle yapmaktadır. Hiçbir lobi, Amerikan dış politikasını bu kadar kendi çıkarlarından uzaklaştırmayı başaramaz. Amerikalıları, Amerikan ve İsrail çıkarlarının özdeş olduğuna ikna edemez.

Biz bu makalede; İsrail lobisinin bu başarıyı nasıl elde ettiğini ve Lobi'nin faaliyetlerinin Amerika'nın kritik bölgedeki hareketlerini nasıl şekillendirdiğini anlatmaya çalışıyoruz. Bazıları makalemizi rahatsız edici bulabilir, ancak buradaki gerçeklere akademisyenlerin ciddi bir itirazı olamamıştır. Gerçekte bizim bilgilerimiz, İsrailli akademisyenler ve gazetecilerin çalışmalarına dayanmaktadır. Lobi'nin etkileriyle ilgili bilgilerimiz ise, Lobi üyeleriyle birlikte çalışan politikacılara dayanmaktadır.

1973'teki Ekim savaşından beri Amerika, İsrail'e diğer hiçbir devlete vermediği desteği sağlamaktadır. 1976'dan beri en büyük askeri ve ekonomik yardım İsrail'e yapılmaktadır. İkinci dünya savaşından beri 2003'e kadar Amerika'nın İsrail'e verdiği toplam yardım 140 milyar dolar civarındadır. İsrail, her yıl doğrudan 3 milyar dolar dış ülkeler yardımı almaktadır ki bu; Amerika'nın toplam yardım bütçesinin beşte biridir. Bunu kişi başına düşen gelirle ifade edersek; Amerika, her İsrailli'ye senede 500 dolar kadar bir yardım ödemektedir.

Bunun dışında İsrail, diğer ülkelerden farklı bazı ayrıcalıklara sahiptir. Örneğin diğer devletler, Amerikan yardımını taksit taksit alırken, İsrail her mali yılın başında tamamını alır. Yine bazı ülkeler, aldıkları askeri yardımın tümünü Amerika'da harcamak zorundayken; İsrail, payının dörtte birini kendi savunma endüstrisini geliştirmeye harcamaktadır. İsrail aldığı yardımı, hesap vermeden harcayan tek ülkedir.

ABD, İSRAİL'İN SİLAHLANMASINA GÖZ YUMUYOR

Hepsi bir tarafa Amerika, İsrail'e, Pentagon'un isteksizliğine rağmen "Levi hava silahları" gibi silah sistemleri geliştirmesi için 3 milyar dolar vermiştir. Böylece İsrail, Amerika'nın Blackhawk helikopterleri, F-16 jetleri gibi birinci sınıf askeri teçhizatına erişim kazanmıştır. Sonunda Amerika, İsrail'e, Nato'daki dostlarına vermeyi reddettiği istihbarata erişim imkanı vermiş ve İsrail'in nükleer silahlar edinmesine göz yummuştur.

Bunlara ek olarak; Amerika, 1982'den beri Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin İsrail için kritik olan 32 kararını veto etti. Ayrıca Amerika, Arap ülkelerinin, İsrail'in nükleer silah deposunu Uluslararası Atom Enerjisi Kurumunun gündemine aldırma çabalarını da bloke etti.

ABD, İSRAİL'İN AVUKATLIĞINI YAPIYOR

Amerika savaş zamanında İsrail'in yardımına yetiştiği gibi; barış görüşmelerinde de İsrail'in yanında yer aldı. İşin gerçeği, 2000 yılında Camp David'de (Maryland eyaletinde bulunan, ABD başkanlarının tatil, dinlenme ve inziva evi, misafirhanesi) bir Amerikan katılımcı şöyle diyordu:

"Beklenenden de fazla İsrail'in avukatlığını yaptık."

Amerika, işgal edilmiş topraklarda (Batı Şeria ve Gazze şeridi) İsrail'e geniş bir serbesti tanıdı. Kaldı ki bu durum, Amerikan politikasıyla çatışmaktadır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Bush yönetiminin, Irak'ı işgaliyla başlayan aç gözlü "Ortadoğu'yu dönüştürme stratejisi", İsrail'in de stratejik durumunu geliştirmeyi hedeflemişti. Kısacası Amerika'nın, İsrail'e gösterdiği olağanüstü cömertliğin benzeri görülmemiştir. Amerikan-İsrail Halk İşleri Komitesinin (AIPAC) web sitesine göre:

"Amerika ve İsrail, Ortadoğu'daki büyüyen tehditlere karşı koymak için özgün(emsalsiz) bir ortaklık kurmuşlardır."

ABD, İSRAİL ADINA ORTADOĞU SİYASETİ UYGULUYOR

90'larda başlayan ve özellikle 11 Eylülden sonra gerekçe olarak gösterilen Arap-Müslüman kökenli terörist gruplar ve haydut devletler bahanesi, Washington'un, İsrail'in elini Filistin konusunda daha da serbest bırakmasına yol açtı. Ayrıca Irak, Suriye ve İran gibi devletleri düşman gören Amerika için İsrail çok önemli bir dost oldu. Çünkü İsrail'in düşmanları artık Amerika'nın da düşmanlarıydı. Bu yeni gerekçe çok ikna ediciydi.

Terörizm ile cümleye başlamak, politikacılar tarafından kullanılan yaygın bir taktiktir. Ancak aslında İsrail'e karşı olan terörist gruplar; Hamas ve Hizbullah, Amerika'yı tehdit etmiyorlar. Filistin terörizmi adı altında yönetilen şiddet ise, İsrail'in "o bölgeyi kolonize etme" kampanyasına bir cevaptır.

İsrail'e verilen bu sorgusuz sualsiz destek, Ortadoğu dışında da Amerika'nın pozisyonunu zayıflatmaktadır. Amerika dışındaki elitler, mütemadiyen İsrail'e çok fazla destek verildiğini gözlemliyorlar. Üstelik işgal edilmiş topraklar üzerindeki İsrail baskısını insani değerlerden uzak ve terörizm ile savaş için ise bir handikap olarak görüyorlar. Örneğin; 2004 Nisanında 52 eski İngiliz diplomat İsrail-Filistin anlaşmazlığı hakkında Tony Blair'e bir mektup göndererek şu uyarılarda bulundular:

"Bu mesele, Batı dünyası ve Arap-İslam dünyası arasındaki ilişkileri zehirlemiştir. Bush ve Ariel Sharon'un politikaları tek taraflı ve kanunsuzdur."

İSRAİL ADINA ABD'DE CASUSLUK

İsrail'li yetkililer, sıklıkla Amerika'nın ricalarını görmezden gelirler ve en üst düzey Amerikan liderlerine verdikleri sözlerden bile dönerler. Örneğin; geçmiş anlaşmalarda yer alan, işgal edilmiş topraklarda yapılaşmayı durdurma sözü ya da Filistin liderlerine suikast yapmama sözü gibi. Dahası İsrail, Amerika'nın potansiyel rakibi olan Çin gibi ülkeler için, Amerikan askeri teknolojisini temin etmiştir. Öyle ki bir Amerikan generali; "izinsiz, sistematik ve gittikçe artan bir model transferinden" söz etmekteydi.

Amerika'ya karşı başka hiç bir müttefiğin göstermeye cesaret edemediği oldukça saldırgan bir espiyonaj(istihbarat) faaliyeti yürüttüğü duyuluyordu. Bu arada Jonathan Polard vakasını da unutmamak gerekir. Polard, 1980'lerin başında İsrail'e büyük miktarlarda gizlilik taşıyan materyal vermişti. İsrail ise bu materyalleri daha fazla Soviyet Yahudi'sine çıkış vizesi alabilmek için dolaylı yollardan Sovyetler Birliği'ne gönderdi. 2004 yılında yeni bir ihtilaf ortaya çıktı. Pentagon'da anahtar konumundaki yetkililerinden biri olan Larry Franklin, bir çok gizli bilgiyi bir İsrail'li diplomata geçmişti ve iddiaya göre kendisine iki AIPAC(Amerikan-İsrail Halk İlişkileri Komitesi) yetkilisi yardımcı olmuştu. İsrail, Amerika'da casusluk faaliyeti yürüten hemen hemen tek ülkedir.

İSRAİL MAZLUM POSTUNA BÜRÜNÜYOR

İsrail için ülkemizi tehlikeye atmak doğru değildir. Objektif olarak bakılırsa İsrail'in ne geçmişte ne de şimdi Filistinliler'e bir üstünlüğü yoktur ve bu ayırımcılık hiçbir ahlaki değere dayanmaz. İsrail hep zayıf ve muhasara altındaymış gibi bir izlenim yaratılıyor. Yahudi Davud, düşman Arap Calut tarafından kuşatılmıştır. Bu imaj, İsrailli liderler ve Yahudi sempatizanı yazarlar tarafından kazınmıştır ancak gerçeğe uygun olanı bunun tam tersidir. Yaygın kanının aksine Siyonistler, 1947-1949 bağımsızlık savaşında bile oldukça güçlüydüler. Daha büyük, daha donanımlı ve daha iyi sevk ve idare edilen kuvvetlere sahiptiler. 1956 ve 1967 savaşında da İsrail Savunma Kuvveti(İSK) Amerikan yardımı olmadan, kolay ve hızlı zaferler kazandılar.

İSRAİL ASKERİ AÇIDAN EN GÜÇLÜ ÜLKEDİR

Bugün İsrail, Ortadoğu'da en güçlü askeri güce sahip bir ülkedir. Konvansiyonel kuvvetleri, komşularından çok çok üstündür. Bölgede nükleer silahlara sahip olan tek devlettir. Komşularının ise durumu ortadadır. Mısır ve Ürdün'le barış anlaşması imzalamış; Irak, savaşlarla harabeye dönmüş; Suriye, Sovyet patronunu kaybetmiş; İran ise, kilometrelerce uzakta yer almaktadır. Tehdit edildiklerini öne sürdükleri Filistin'in, değil ordusu polisi bile zar zor görev yapmaktadır. 2005'te Tel Aviv Üniversitesinde hazırlanan bir rapora göre:

"Stratejik denge istikrarlı bir şekilde İsrail'in lehindedir. Askeri yetkinlik ve caydırma kuvvetler bakımından komşularıyla arasındaki fark gitgide açılmaktadır."

Eğer Amerika mazlumu destekleyecekse, o zaman İsrail'in karşısında olanları desteklemelidir.

SİYONİSTLER TÜM FİLİSTİN'İ İSTİYOR

19 yy.'ın sonlarında politik siyonizm azimli bir şekilde işe başladı. O zamanlar Filistin'de sadece 15 bin Yahudi vardı. Osmanlılar'ın kontrolü altındaki Araplar, nüfusun %95'ini oluşturuyordu. Araplar bu toprakların 1300 yıldır devamlı sakinleriydi. İsrail kurulduğunda bile Yahudiler nüfusun %35'ini oluşturuyordu ve toprakların da %7'sine sahip olmuşlardı.
Siyonist liderler, hiç bir zaman "çift uluslu bir devlet"le ilgilenmediler. Ya da Filistin'in bölünmüş devlet olmasını kabul etmediler. Bazen siyonist liderler ilk adım taktiği olarak bu bölünmüş devlet meselesini kabul edermiş gibi göründüler, ancak asıl amaçları hiçbir zaman bu değildi. Tıpkı David Ben Gurion'un 1930'lu yılların sonunda dile getirdiği gibi:

"Devletimizin kurulma aşamasından sonra büyük bir ordu husule getirdiğimizde, bölünmüş devlet meselesini lağvetmeliyiz ve tüm Filistin'e yayılmalıyız."

Bu hedefe varabilmek için siyonistler çok sayıda Arab'ı sürdüler ve böylece İsrail meydana gelmiş oldu. Ben  Gurion problemi açıkça görmüş 1941 yılında şunları yazmıştı:

"Arap nüfusunun bir bütün olarak tahliyesini baskı kurmadan düşünmek imkansız, yani acımasızca bir baskı..."

Ve bu fırsat 1947-48 yıllarında ellerine geçti. 700 bin Filistinli'yi sürgüne zorladılar. Savaştan sonra da yurtlarına dönmelerine engel oldular. O yıllardan beri İsrail liderleri, Filistinliler'in ulusal isteklerini defalarca reddettiler. İsrail'in kurucularından ve dördüncü başbakanı olan Golda Meir, şu meşhur sözlerini o yıllarda söylemişti:

"Ortada Filistin halkı diye bir şey yok."

Sonuç olarak Avrupa'nın, Yahudiler'e yönelik işlediği suçlar, İsrail'in var olma hakkını doğurabilir. Ancak Yahudiler'in bu trajik tarihi, Amerika'yı kayıtsız şartsız İsrail'e yardıma mecbur edemez.

İSRAİL, "SOY KIRIM VE KATLİAM" UYGULUYOR

Arap yerleşimcilerin kendi toprakları üzerinde devlet kurmak isteyen siyonistlere direnmesi, normal değil mi? Bu dirence siyonistlerin cevabı çok sert oldu. İsrail'den gelen aynı bilgi kaynaklarına göre; 1947-1948 İsrail'in kuruluşu esnasında çok açık bir şekilde, infazları, soykırımı ve tecavüzleri de içeren etnik temizlik yapıldı.

Bundan sonra da İsrail'in, Arap düşmanlarına ve Filistinliler'e verdiği tüm karşılıklar fazlasıyla acımasız olmuştur. Örneğin; 1949 ve 1956 yılları arasında İsrail Güvenlik Kuvvetleri neredeyse 5000 Arab'ı, ajan oldukları gerekçesiyle silahsız olmalarına rağmen orantısız güç kullanarak öldürmüştür. Defalarca komşularının sınırlarına savunma maskesi altında tecavüz etmiştir.

1956-1967 savaşlarında yüzlerce Mısırlı mahkumu katletmiş, neredeyse 250.000 Filistinli'yi Batı Şeria'dan 80.000 Suriyeli'yi de Golan tepelerinden sürmüştür. 1982 yılındaki Lübnan işgali sırasında 700 masum Filistinli'yi Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katletmiştir.

İsrailli askerler, sayısız Filistinli mahkuma işkence etmişlerdir. Filistinli sivillere sistematik olarak eziyet etmişler, insan onuruna yakışmayacak davranışlara maruz bırakmışlardır. Birçok olayda orantısız güç kullanmışlardır. İntifadanın ilk iki yılında İsveç Çocukları Esirgeme Kurumu, 29.000 çocukta tıbbi müdahale isteyen incinmeler var olduğunu ve bunların üçte birinin kemiklerinin kırık olduğunu rapor etmiştir. Bu çocukların nerdeyse üçte birinin yaşları 10'un altındadır. İsrail gazetesi "Ha'aretz''in verdiği bilgilere göre; "ikinci intifada"ya İsrail'in cevabı çok daha vahşice olmuştur:

"İsrail Savunma Birlikleri dudak uçuklatan performanslarıyla şok edici bir ölüm makinesine dönüştü."

TERÖRİST KİMDİR: TOPRAĞINI SAVUNAN MI, İŞGALCİ Mİ?

Elbette Filistinliler'in masum İsrail halkına karşı yaptıkları terör saldırıları yanlıştır. Ancak işgalci olarak gördükleri İsrail'e karşı başka bir çıkar yollarının olmadığına inanmış durumdalar. Eski Cumhurbaşkanı Barak'ın da ifade ettiği gibi:

"Eğer bir Filistinli olarak doğduysan, terörist örgüte katılmışsın demektir."

Son olarak kendileri zayıf pozisyondayken, siyonistlerin yaptığı terör saldırılarını unutmamamlıyız. 1944 ve 1947 yılları arasında siyonist terör örgütleri, İngilizler'i Filistin'den çıkarabilmek için bombalama eylemlerinde bulunarak birçok masumun canına kıymıştır. Örneğin, İsrailli teröristler, BM arabulucusu Bernadotte'yi, Kudüs'ü uluslararası bir bölge yapmak istediği için öldürdüler. Terörizm, İsrail'de sadece bir takım aşırılık taraftarının yöntemi değil, İsrail hükümetlerinin de izin verdiği bir yoldur. Cumhur Başkanı İshak Shamir, açıkça şu iddiada bulunmaktadır:

"Ne Yahudi etiği, ne de Yahudi geleneği kavga-savaş anlamındaki terörizmi safdışı bırakamaz... Terörizm, işgalcilere (İngiltere'ye) karşı verdiğimiz savaşta büyük bir rol oynamıştır."

Bugün Filistin'in terör saldırıları kınanması gereken bir olaysa, İsrail de geçmişte bunları yaptıysa Amerika nasıl İsrail'e bu desteği verebiliyor?

ABD POLİTİKASINI MANİPULE EDEN "İSRAİL LOBİSİ"

Açıklamayı İsrail lobisinin rakipsiz gücünde aramak gerekiyor. Eğer "Lobi", Amerikan politik sistemini manipule etmeyi başarmasaydı, bugün İsrail ve ABD ilişkileri bu denli samimi olamazdı. Lobi Nedir?

"Lobi" kavramı; Amerikan dış politikasını İsrail yanlısı olarak şekillendirmek için aktif çalışan, gerek ferdi gerek organizasyon temelindeki serbest koalisyonları ifade etmek için kullanılan en uygun terimdir. Lobi terimini merkezi yönetim ile birleşik bir hareket olarak ifade edemeyiz.

"Lobi"nin çekirdeğini oluşturan Amerikan Yahudiler'i, Amerikan dış politikasını İsrail'in çıkarlarına uygun olacak şekilde yönlendirmek için günlük hayatlarında çok ciddi çaba sarfederler. Faaliyetleri İsrail yanlısı adaylar için oy vermek, onlar için mektuplar yazmak, finansal katkı ve İsrail yanlısı organizasyonları desteklemenin ötesine geçmiştir.

Amerikan Yahudileri, farklı İsrail poitikalarını benimserler. AIPAC(Amerikan-İsrail Halk İlişkileri Komitesi) ve CPMJO (Büyük Yahudi Organizasyonları Başkanlar Birliği) en tutucu Yahudi lobileridir. İsrail Likud partisinin yayılmacı politikalarını desteklerler. Diğer tarafta "Amerikan Yahudi Halkı Topluluğu" ve "Yahudiler'in Barış Sesi" gibi kurumlar, daha ılımlı bir politika isteğindedirler. Ancak tüm farklılıklarına rağmen bu iki kurumda, sarsılmaz bir şekilde Amerikan desteğini isterler.

Yahudi liderlerinin, İsrailli resmi yetkililerle istişare etmesi pek de süpriz değildir. Büyük Yahudi organizasyonlarından birine mensup olan bir aktivistin yazdığı gibi:

"Biz rutin olarak şöyle söyleriz: 'Bu meseledeki politkamız bellidir, ancak İsrailliler'in ne düşündüğüne de bir bakmak zorundayız.' Biz bir cemaat olarak bunu her zaman yaparız."

İsrail politikalarını eleştirmeye karşı duran oldukça güçlü bir kural vardır. Ve Amerikan Yahudisi olan liderler, İsrail üzerinde baskı kurulmasını pek de destekleyemezler. Örneğin Dünya Yahudi Kongresi Başkanı Edgar Bronfman, 2003 yılının ortasında Başkan Bush'a, İsrail'in inşa edeceği ve anlaşmazlığa neden olan "güvenlik çiti"nin yapımına engel olmasını isteyen bir mektup yazdığında hainlikle suçlandı. Eleştirmenler; Dünya Yahudi Kongresi başkanının ne zaman olursa olsun, Amerika başkanına İsrail hükümeti tarafından teşvik edilen politikalara karşı direnç göstermesi yönünde lobicilik yapmasının ağza alınmaz derecede ayıp bir durum olduğunu deklare ettiler.

Bu duruma benzer olarak İsrail Politikaları Forumu Başkanı Seymour Reich, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'a, Kasım 2005'te Gazze şeridindeki kritik sınırın açılması için İsrail'e baskı yapılmasını teklif ettiğinde, eleştirmenler onun bu davranışını "sorumsuzluk" olarak nitelendirerek şunu deklare ettiler:

"İsrail'in güvenlikle ilgili politikalarına karşı aktif olarak inceleme yürütenlerin kesinlikle Yahudilik içinde bir yerleri yoktur."

AIPAC

Amerikan Yahudileri'nin oluşturduğu Amerikan politikası üzerinde etkili olan organizasyonların en bilineni ve en güçlüsü AIPAC(Amerikan-İsrail Halk İlişkileri Komitesi)'tır. Lobi, Amerikan Yahudileri'nin yanı sıra Gary Bauer, Jerry Falwell, Ralph Reed ve Pat Robertson gibi Evanjelikler'i, ayrıca Dick Armey ve Tom De Lay gibi hem Evanjelik hem de Temsilciler Meclisi eski liderlerini içine alır.

Onlar, İsrail'in yeniden doğuşunun İncil'in bir kehaneti olduğuna inanarak, onun yayılmacı faaliyetlerini desteklerler. İsrail'e baskı yapmanın, Tanrı'nın iradesine karşı çıkmak olduğunu düşünürler. Bunlara ek olarak Lobi'de Yahudi olmayan bazı "neoconlar" da yer almaktadır: Wall Street Journal editörü Robert Bartler, eski Eğitim Bakanı William Bennett, eski BM elçisi Jeane Kirkpatrick ve köşe yazarı George Will. Bunun da ötesinde özel çıkar grupları, toplumun çoğunluğunun ilgisiz olduğu, ancak kendileri için çok önemli olan bazı meselelerde orantısız güç kullanmayı pek severler. Bu kişilere, sayıları az bile olsa toplum tarafından cezalandırılmayacaklarına dair güvence verilmiştir.

İsrail lobisi gücünü, çıkar gruplarına karşı yürüttüğü emsalsiz politika yeteneğinden alır. Temel işlevleri bakımından İsrail lobisinin çiftlik lobisi ya da textil işçileri lobisinden hiç bir farkı yoktur. İsrail lobisini diğer tüm lobilerden ayıran özelliği, onun sıra dışı tesiri, ekileyiciliğidir.

AIPAC STRATEJİSİ

Lobi, İsrail'e Amerika'nın desteğini sağlamak için iki tip strateji izliyor. Bunlardan birincisi, hem kongreyi hem de yürütme organını baskı altına alarak İsrail'e her noktada destek sağlamak. Bu ustalıkları sayesinde Washington'u belirgin bir biçimde etkilerler.

İkincisi Lobi, İsrail'in halkın gözündeki imajını pozitif hale getirebilmek için büyük çaba gösterir. İsrail ve kuruluşu hakkındaki mitleri, defalarca tekrarlarlar. Günün politik müzakereleri için İsrail yanlısı ilanlar verirler. Bundaki amaç; İsrail hakkındaki eleştirel yorumlar nedeniyle, İsrail'in politik arenada adil bir şekilde yargılanmasına engel olmaktır.
Amerkan desteğinin garantisi için tartışmaları kontrol altında tutmak çok önemlidir, çünkü Amerikan-İsrail ilişkileri hakkındaki dürüst tartışmalar, Amerikalılar'ın farklı politikalara onay vermesine yol açabilir.

ABD KONGRESİ LOBİDEN KORKUYOR 

Lobi'nin etkili olmasının ana unsurlarından biri ve aslında İsrail'in eleştiriye alışık olması gereken Amerikan Kongresidir. Bu başlı başına dikkate değer bir meseledir. Çünkü kongre, tartışmalı görüşmelerden hiç kaçmaz. Konu ne olursa olsun Capitol Hill'de (Amerikan Kongresi) hep canlı bir tartışma yaşanır. Ancak mesele İsrail ise, potansiyel eleştirenler sessizliğe gömülür ve bu konuda neredeyse hiç tartışma olmaz. Lobi'nin kongrede sağladığı bu başarının nedenlerinden biri, bazı kilit üyelerin Siyonist Hıristiyanlar'dan olmasıdır. Bu üyelerden Dick Armey, 2002 yılı Eylül'ünde şöyle demiştir:

"Benim dış politikadaki birinci önceliğim, İsrail'i korumaktır."

Belki sizler, bir Amerikan kongre üyesinin birinci önceliğinin Amerika'yı korumak olduğunu düşünebilirsiniz. Ayrıca Yahudi senatörler ve bazı kongre üyeleri de Amerikan dış politikasının İsrail'i desteklemesine çalışırlar. Lobi'nin gücünün bir diğer kaynağı da; kongrede çalışan personeldir. Eski AIPAC Başkanı Morris Amitay'ın da söylediği gibi:

"Capitol Hill'de terfi etmek için çalışan bir çok adam var. Bazıları Yahudi olmuşlardır, bazıları da olmayı istiyorlar... Bazı olaylara Yahudilik açısından bakabilmek için. Bu adamların hepsi bu alanda senatörler adına karar alabilecek pozisyondalar. Personel sınıfı ile yapabileceğimiz daha çok iş var."

AIPAC, KONGRE ÜZERİNDE MUTLAK GÜCE SAHİPTİR

Lobi'nin çekirdeği olan AIPAC'ın kongrede bizzat etkisi var. AIPAC'ın başarısı kendi ajandasını destekleyen kongre adaylarını ödüllendirmesi ve kendisine karşı koyanları cezalandırmasından kaynaklanmaktadır. Amerikan seçimleri için para çok önemlidir. AIPAC, dostlarının çok güçlü finasal desteğe sahip olacağını garantiler. Tabi öte tarafta kim İsrail'e düşman gibi görünüyorsa, AIPAC onun rakibinin kampanyasını destekler. AIPAC, gazete editörlerini İsrail yanlısı adayları desteklemeleri için teşvik eder.

Gerçek sonuç şudur; AIPAC, yabancı bir devletin fiili temsilcisidir. Amerikan kongresi üzerinde mutlak güce dahiptir. Kongrede Amerika'nın İsrail'e yönelik politikası hakkında açık bir tartışma yapılamaz. İsterse bu politikanın tüm dünya için çok önemli sonuçları olsun. Amerika devletinin üç kolundan biri İsrail'i desteklemek için sıkı bir cemaat bağı oluşturmuştur. Eski senatörlerden Ernest Hollings'in görevini bırakırken söylediği gibi:

"Buralarda AIPAC'ın size öğrettiğinden başka bir türlü İsrail politikanız olamaz."

Ariel Sharon'un Amerikan seyirciler önünde söylediği şu cümle biraz ilginç değil mi?
"İnsanlar bana İsrail'e nasıl yardım edebileceklerini sordukları zaman onlara şöyle diyorum; 'AIPAC'a yardım edin'."

ABD YÖNETİMİ ÜZERİNDE BASKI

The Washington Post'un tahminine göre Demokratik başkan adaylarının finansmanının %60'ı Yahudi destekçilere bağlı. Bunun dışında Yahudi seçmenlerin seçimlerde oy kullanma oranları oldukça yüksek ve özellikle bazı eyaletlerde yoğunlaşmış durumdalar. Bölgesel seçimler çok önemli olduğu için başkan adayları Yahudi seçmenlerini kızdırmamak için çok uzun yollar kat ederler.

Lobi'deki anahtar organizasyonlar, doğrudan yönetim kanadını hedeflerler. Örneğin, İsrail yanlısı güçler dışişlerindeki önemli pozisyonlara Yahudi devletini eleştirenlerin atanmamasını kesinleştirirler. Jimmy Carter, ilk dışişleri bakanı olarak George Ball'ı tayin etmek istedi ancak Ball, İsrail devletini eleştirdiği için Lobi'nin bu atamaya karşı çıkacağını biliyordu. Bu turnusol testi her politikacıyı aşikar bir İsrail destekçisi yapar, çünkü İsrail politikasını eleştirenler, dış işleri kurumunda bir tehdit olarak görülürler.

Bugün de aynı baskılar devam etmektedir. 2004 Başkan adayı Howard Dean, Amerika'yı Arap-İsrail anlaşmazlığı sorununda daha tarafsız bir rol oynamaya çağırdığında, Senator Joseph Lieberman onu İsrail'e ihanetle suçladı. Çünkü Arap-İsrail anlaşmazlığına sıra geldiğinde Lobi tarafsızlık fikrine tahammül edememektedir.

İsrail yanlısı bireylerin yönetimde önemli pozisyonlarda görev alması Lobi'nin amaçlarına hizmet etmektedir. Örneğin Clinton yönetiminde Ortadoğu politikası, İsrail ya da İsrail yanlısı organizasyonlarla sıkı bağları olan resmi yetkililer tarafından şekillendirildi. Bush yönetiminde, yönetim kademelerinde Elliot Abrams, John Bolton, Richard Perle, Paul Wolfowitz ve Douglas Feith gibi tutkulu İsrail yanlıları yer alıyordu. Bizler bu resmi yetkililerin açıkça İsrail yanlısı politikaları zorladıkları ve Lobi tarafından desteklendiklerini gördük.

MEDYANIN MANİPÜLASYONU

Hükümet politikasına ek olarak Lobi, İsrail'le ve Ortadoğu ile ilgili toplum algısını şekillendirme gayretindedir. Lobi kesinlikle açık bir tartışmadan yana değildir çünkü Amerikalılar'ın verdikleri desteği sorgulamalarından korkmaktadır.
İsrail yanlısı organizasyonlar, medya, think tank kuruluşları ve üniversiteleri etkilemek için çok sıkı çalışırlar. Bu merkezler kamu fikrini oluşturma da oldukça kritiktir. Yaygın medyada Lobi'nin İsrail perspektifi oldukça geniş bir biçimde yansıtılır. İsrail iyi olan taraf olarak gösterilir çünkü Amerikan yorumcuların büyük çoğunluğu İsrail yanlısıdır. Medyada yer alan Ortadoğu ile ilgili tartışmalar için gazeteci Eric Alterman şöyle demektedir:

"Ortadoğu meseleleriyle ilgili yapılan yayınları yöneten kişiler, İsrail'i eleştirmenin hayalini bile kuramazlar."

Alterman, İsrail'i bir refleks olarak hiç bir şarta bağlı olmaksızın destekleyen 61 köşe yazarının listesini veriyor.
The Chicago Sun Times ve Washington Times gibi gazeteler devamlı İsrail yanlısı genel yayın yönetmenlerini çalıştırırlar. Diğer bazı başka gazeteler ise İsrail'in cansiperane savunucularıdırlar.

New York Times ve The Times gibi yayın organlarında dahi editorial eğilimleri görebiliyoruz. Örneğin Times'ın eski yazı işleri müdürü Max Frankel, editor seçimlerinde kendine ait olan İsrail yanlısı yaklaşımının etkisini kabul etmiştir. Kendi kelimeleriyle:

"Açıklamaya cesaret edebildiğimden çok daha derinden kendimi İsrail'e adamıştım."

Tv. yayıncılığında medya biraz daha fazla objektif davranmak zorunda kalıyor. Ancak Lobi, İsrail'in aleyhinde haber yapan muhabirlerin cesaretini kırmak için inanılmaz mektup yazma kampanyaları, boykotlar ve gösteriler organize ediyor. Bu faktörler, Amerikan medyasının neden İsrail politikasını çok çok az eleştirdiğini açıklayabilir.

İSRAİL YANLISI "THINK TANK"LER

İsrail yanlısı güçler, toplum görüşlerini aktüel politika kadar şekillendiren düşünce kurumları üzerinde baskın bir rol oynarlar. Lobi, 1985'te kendi düşünce kurumu olan WINEP'i (Yakın Doğu Politikası Washington Enstitüsü) oluşturdu.
WINEP, her ne kadar İsrail'le olan bağlantılarını önemsizmiş gibi gösterip Ortadoğu meselesine "dengeli ve gerçekçi" bir perspektiften baktığını iddia etse de, gerçek bu değil. Gerçekte WINEP, İsrail'in gündemine çıkar sağlamak için birleşmiş insanlar tarafından yönetiliyor ve finanse ediliyor.

Düşünce kuruluşları dünyasına Lobi'nin etkisi WINEP'in çok ötesine geçmiştir. 25 yıldan fazladır İsrail yanlısı güçlerin; Amerikan Girişimcileri Enstitüsü, Brookings Enstütüsü, Güvenlik Politikası Merkezi, Dış Politika Araştırma Enstitüsü, Heritage Enstitüsü, Hudson Enstitüsü, Dış Politika Analiz Enstitüsü ve Ulusal Güvenlik İşleri Yahudi Enstitüsü üzerinde tamamen hükmedici olarak varlığını sürdürmektedir.

ÜNİVERSİTELER ÜZERİNDE BASKI

Lobi'nin İsraille ilgili tartışmaları bastırmakta en çok zorlandığı yer üniversite kampüsleri olmuştur. Çünkü akademik özgürlük, en önemli değerlerden biridir. Profesörlük makamına gelmiş kişileri tehdit etmek ya da susturmak zordur. 1990'lı yıllarda yumuşak olan eleştiriler, Oslo barış sürecinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine arttı. Özellikle 2001'de Sharon iktidara gelip de Batı Şeria işgal edildiğinde, eleştirlerin dozajı yükseldi. ikinci intifadanın başlamasıyla kullanılan orantısız kuvvet ise, eleştirileri iyice yoğunlaştırdı.

Lobi, "kampüsleri geri almak" için saldırganca hareket etti. Üniversitelere İsrailli konuşmacılar getirdiler. Ayrıca İsrail davasını kampüste yaşatacak yeni gruplar kurdular. Son olarak da AIPAC, İsrail yanlısı mücadelelerde İsrail için genç avukatları yetiştirmek, eğitmek ve üniversite aktivitelerini izlemek için harcadıklarını üçe katladı.

Lobi bunun dışında profesörlerin ne yazdığını ve ne öğrettiğini izlemeye aldı. Örneğin Eylül 2002'de iki tutkulu İsrail taraftarı ve neocon olan Martin Kramer ve Daniel Pipes, "Campus Watch" yani Kampüsü İzle ismiyle bir website açtı. Bu sitede şüpheli akademisyenler hakkında dosyalar içeriyordu. Ayrıca sitede bu akademisyenlerin İsrail'e karşı düşmanca olarak yorumlanabilecek söz ya da tavrlarını ihbar etmeleri için öğrenciler cesaretlendiriliyordu. Bilim adamlarını kara listeye alıp, onlara göz dağı vermeye yönelik bu teşebbüs çok sert bir tepki aldı. Bu tepkilerden sonra dosyalar kaldırılsa da site, öğrencileri muhbirlik için teşvik etmeye devam ediyor.

Bir başka örnek de Columbia Üniversitesinde görev yapan Filistinli akademisyen Edwar Said'dir. Ünivesite, Said'in yüzünden sıkça İsrail yanlısı güçlerin hedefi olmuştu. Columbia Üniversitesi Eski Dekanı Jonathan Cole, bu konuda şunları söylemişti:

"Edward Said'in Filistin halkını destekleyen her demecinden sonra, onu cezalandırmamızı, ya da işten kovmamızı talep eden yüzlerce e-mail, mektup ve gazete yazısı geliyor."

Üniversite kampüslerindeki İsrail'e yönelik eliştirilerin elimine edilmesinde kullanılan en rahatsız edici bir yolda Yahudi grupların Kongreyi, profesörlerin İsrail hakkında söylediklerini izlemek için bazı mekanizmalar kurmaya zorlamalarıydı. Böylece İsrail karşıtı eğilimlere izin veren üniversiteler, devlet fonundan yararlanamayacaktı. Amerikan hükümetini akademilerde polisliğe yönelten bu gayretler, henüz başarıya ulaşmadı. Netice olarak Lobi, İsrail'i kampüslerdeki eleştirilerden izole etmek için büyük mesafeler katetmiştir.

LOBİ'NİN SUSTURMA SİLAHI: "ANTİSEMİTİZM"

Lobi'nin en güçlü silahını mercek altına almadan, onun nasıl işlediğini tam anlamıyla ifade edemeyiz. Bu silah, anti-semitizm çığırtkanlığıdır. Kim, İsrail'in faaliyetlerini eleştirirse ya da "İsrail yanlısı grupların Amerika'nın Ortadoğu politikası üzerinde önemli etkisi vardır" derse, o kişinin "antisemitik" ünvanı kazanma şansı çok yüksektir.

İsrail medyasının bizzat kendisi Amerika'daki "Yahudi Lobisi"ni referans göstermesine rağmen, İsrail lobisinin çalıştığını söyleyen her hangi biri anti semitizm ile suçlanma riskini göze almış olur. İsrail yanlısı güçlere iddiaların ötesine gitmeleri için baskı yapıldığında, "yeni antisemitizm" diye bir şey olduğunu ileri sürerler. Bu düşmanlık İsrail'i eleştirmek anlamına gelmektedir.

Bunun dışında İsraili eleştiren kimseler; İsrail'i adil olmayan ölçütlerle yargılama ve İsrail'in varoluş hakkını sorgulamayla da suçlanmaktadır. Ancak bunlar uydurma ithamlardır. Batılı İsrail eleştirmenleri, İsrail'in varoluş hakkını nerdeyse hiç sorgulamazlar.

Özetle diğer etnik lobiler, İsrail lobisinin sahip olduğu politik gücün ancak hayalini kurabilirler. Buradaki soru şudur Lobi'nin Amerikan politikası üzerinde etkisi nedir?

Eğer Lobi'nin tek amacı İsrail'e yardım sağlamak olsaydı bu çok da endişe verici bir şey olmazdı. Ancak Lobi, Amerika'nın Ortadoğu politikasını tam anlamıyla şekillendirmek istiyor. Özellikle de Amerikan liderlerini İsrail'in Filistin'e uyguladığı amansız baskıya arka çıkması ve İran, Irak ve Suriye gibi İsrail'in baş düşmanlarını hedef alması için ikna etmeyi başarmıştır.

Lobi için Filistin karşıtı İsrail politikalarına, Amerika'nın desteğini almak ana hedeftir. Ancak Lobi'nin ihtirasları burada bitmiyor. Lobi, Amerika'nın İsrail'e bölgede baskın güç olarak kalabilmesi için destek vermesini istiyor. Tabii İsrail hükümeti ve Amerika'daki İsrail yanlısı örgütler Amerika'nın Irak, İran ve Suriye'ye karşı yürüttüğü politikayı da biçimlendirmek istiyorlar.

İSRAİL ADINA IRAK SAVAŞI

Amerika'nın 2003 Martında Irak'a saldırı kararı almasının tek nedeni İsrail ve Lobi baskısı değildi, ancak yine de bu önemli bir nedendi. Bazı Amerikalılar bu savaşın nedeninin petrol olduğunu zannediyorlar, fakat bunu doğrulayan hiçbir ciddi kanıt yok. Savaş, petrolden ziyade İsrail'i daha güvenli bir yer haline getirebilmek için teşvik edilmişti. Amerikan Başkanı'nın (2001-2003) Dış İstihbarat Tavsiye Kurulu üyesi, aynı zamanda 11 Eylül Komisyon Başkanı ve Rice'in danışmanı Philip Zelikow'a göre:

"Irak'taki 'gerçek tehdit' Amerika'yı tehdit etmiyordu. Pek de 'açık olmayan' bu tehdit İsrail'i tehdit ediyordu. Ancak Amerikan hükümeti, söylemsel olarak çok da bu meselenin üzerinde durmak istemiyor. Çünkü bu pek halka satılacak bir söylem değil."

Bu yıllarda İsrail başkanları medya ya Saddam'ın devrilmesi ve rejimin yıkılması gerektiği mesajlarını çok baskın ve ısrarcı bir şekilde tekrar tekrar veriyorlardı. Gazeteci Gideon Levy o zaman şu gözlemde bulunmuştu:

"İsrail, yöneticilerinin savaşı hiç çekinmeden desteklediği ve alternatif tek bir firkin bile seslendirilmediği Batı'daki tek ülke olma özelliğine sahiptir. Aslında İsrailliler öylesine savaş çığırtkanlığı yapmaktaydılar ki, İsrail'in Amerika'daki dostları, savaşın İsrail adına yapılıyormuş gibi gözükmemesi için seslerini kısmalarını söylediler."

LOBİ IRAK SAVAŞINI KÖRÜKLEDİ

Amerika'da, Irak savaşının arkasındaki asıl harekete geçiren kuvvet İsrail Likud partisiyle sıkı bağları olan bir avuç neocondur (yeni muhafazakar). Buna ek olarak Lobi'nin kilit liderleri, nefeslerini savaş kampanyası yapmak için tüketmeye başladılar. Forward dergisine göre; Başkan Bush, Irak savaşını gündemden çıkarmaya niyetlendiğinde Amerika'nın en önemli Yahudi örgütleri savaşı savunmak için tek bir yürek olarak adeta yarış ettiler. Bildiri ardına bildiri yayınlayarak dünyanın,Saddam Hüseyin'den ve onun kitle imha silahlarından kurtulmaya ihtiyacı olduğunu vurguladılar. Başyazı şöyle devam ediyor:

"İsrail'in güvenliğnden duyulan endişe haklı olarak Yahudi gruplarının müzakerelerini etkiledi. Neoconlar, daha Bush başkan olmadan Saddam'ı devirmeye kararlıydılar. 1998'de Saddam'ın devrilmesi için Clinton'a yazdıkları ve yayınladıkları iki mektup ortalağı epey karıştırdı. İmza sahiplerinin arasında çoğu JINSA ve WINEP gibi İsrail yanlısı gruplarla yakın bağlantısı olan ve aralarında, Elliot Abrams, John Bolton, Douglas Feith, Donald Rumsfeld, Richard Perle ve Paul Wolfowitz gibi yüksek kademeden kişiler bulunuyordu. Bu grup, Clinton yönetimini, Saddam'ı devirme amacına adapte etmeye ikna ederken biraz zorlanıyordu. Bush yönetiminin ilk aylarında da bu savaşa kimseyi heveslendiremediler.

Neoconlar için çok önemli olan bu savaşı başlatabilmek için yardıma ihtiyaçları vardı. Bekledikleri yardım 11 Eylül'de geldi. Neoconlar için 11 Eylül, Irak savaşını gerçekleştirmek için altın fırsattı. O gün de yaşananlar Bush ve Cheney'ninin yön değiştirmelerine neden oldu. Başkan ve yardımcısını savaş yanlısı yapabilmek için Scooter Libby, Paul Wolfowitz ve Princeton'lu tarihçi Bernard Lewis büyük çabalar sarfettiler. Wolfowitz, İsrail'e derinden bağlıdır. The Forward, kendisini 2002'de "bilinçli şekilde Yahudi aktivizmi yürüten 50 önemli kişi" arasında birinci seçti. 2003'teyse  Jerusalem Post, Wolfowitz'i "samimi bir İsrail yanlısı" olarak nitelendirerek "yılın adamı" seçti. Lobi'nin çabaları, olmasaydı büyük ihtimalle ABD, Irak savaşına girmeyecekti.

BÖLGESEL DÖNÜŞÜM RÜYALARI

Irak savaşının bu kadar pahalıya patlayacağı tahmin edilmemişti. Bilakis bu savaşa, "Ortadoğu'yu yeniden dizayn etme planı"nın ilk adımı olarak teşebbüs edilmişti. Bu planla birlikte Amerika'nın geleneksel stratejisi de değişmiş oluyordu. Daha önce bir ülkeyi başka bir ülkeyle kontrol eden Amerika, bu alışkanlığını bırakarak bölgede tüm gücüyle bizzat var olacaktı. Amerika'yı eski politikasından dramatik bir şekilde ayıran bu haris strateji değişiminin arkasındaki itici güç, İsrail-Yahudi Lobisi'ydi. Irak savaşı başladıktan sonra Wall street Journal'ın baş sayfasında durum açıkça ifade ediliyordu. Manşet şöyleydi:

"Başkan'ın Hayali: Sadece rejimi değil bir bölgeyi değiştirmektir. Amerika yanlısı demokratik bir bölge hayali, kökleri İsrail'e ve neoconlara dayanan bir hedeftir."

SADDAM SONRASI: ORTADOĞU İSRAİL YANLISI OLACAKTI!

Aslında bütün İsrailliler Saddam'ı devirmenin tüm Ortadoğu'yu İsrail'in lehine çevireceğine inanıyordu. Ha'aretz gazetesinden Aluf Benn, 17 Şubat 2003'de şunları bildiriyordu:

"İsrail Savunma Kuvvetleri'nin üst düzey yöneticileri ve Ulusal Güvenlik Danışmanı gibi Ariel Sharon'a yakın kişiler; savaştan sonra İsrail'i bekleyen harika geleceğin pembe resmini çiziyorlardı... Saddam'ın düşüşüyle beraber İsrail'in diğer düşmanları da domino etkisiyle devrileceklerdi. Bu liderlerle birlikte terör ve kitle imha silahları da yok olacaktı."

Böylece Bush yönetimi, İsrailli liderler ve neoconlar ilk zaferin verdiği heyecanla gözlerini İsrail'in bölgedeki diğer düşmanlarına  diktiler. Sharon ve vekilleri Irak savaşı biter bitmez Washington'u Şam'ı hedef alması için sıkıştırmaya başladılar. Sharon ve Savunma Bakanı Shaul Mofaz, farklı görüşten İsrail gazetelerine özel ropörtajlar verdiler. Yedioth Ahronoth'a demeç veren Ariel Sharon; Amerika'yı Suriye üzerinde "çok ağır baskı" uygulamaya çağırdı. Ma'ariv'e konuşan Mofaz ise şunları söyledi:

"Elimizde Suriye'den talep edeceklerimiz hakkında çok uzun bir liste var, ancak bu işin Amerikalılar aracılığıyla halledilmesi uygun olacaktır."

Bağdat'ın düşmesinden sonra Lobi'nin seçkin elemanları da aynı savlarda bulundular. Wolfowitz; "Suriye'de rejim değişikliğine gidilmesinin gerekli" olduğunu deklare etti. Richard Perle ise bir gazeteciye şunları söyledi:

"Ortadoğu'daki diğer düşman yönetimlere 2 kelimeden oluşan kısa bir mesaj verebiliriz: 'Sıra sizde'

Ancak Bush yönetimi, Suriye'yi hedef almanın ne kadar doğru olduğu konusunda bölünmüştü. Neoconlar, Şam'la savaşa girmek konusunda çok istekli ve hevesli olsalar da, CIA ve Dış işleri bakanlığı bu fikre karşı çıkıyorlardı. Yine de kongre Şam'ı kıskaca alma konusunda israr etti. Bu büyük ölçüde İsrailli yetkililerin ve AIPAC gibi İsrail yanlısı grupların isteklerini karşılama adına yapılmıştı. Aslında Suriye'ye karşı tavır almak Amerika'nın Arap devletlerini dövmek isteyen bir kabadayı gibi görünmesine sebep oluyordu. Ancak yine de bu yapıldı. Eğer Lobi olmasaydı, Suriye sorumluluk yasası diye bir şey olmayacaktı.

TOPUN AĞZINDA İRAN

İsrail, en tehlikeli düşmanı olarak nükleer silaha sahip olmaya çalışan İran'ı görür. Sharon, 2002 Kasım'ında "The Times"a verdiği ropörtajda; açıkça Amerika'yı İran'la karşı karşıya getirmeye zorluyordu. İran'ı Dünya terörünün merkezi olarak tanımlıyor ve nükleer silah ele geçirmenin peşinde koştuklarını iddia ederek, Bush yönetimini Irak fethedilir fethedilmez İran'a yüklenmeye çağırıyordu. Sharon'a göre Saddam'ın düşürülmesi yeterli değildi, şöyle söylüyordu:

"Amerika devam etmeli, çünkü hala Suriye ve İran'dan gelen büyük tehdit altındayız."

Neoconlar da Tahran'da bir rejim değişikliği konusunu gündeme getirmekte hiç zaman kaybetmediler. Neoconlar, İran'ın peşine düşmeyi savunan bir çok makale yazdılar. Bush, Lobi'nin baskısına İran'ın nükleer programını kesebilmek için çok sıkı çalışarak cevap verdi. Ancak Washington, pek de başrılı olamadı. İsrailli yetkililer, Amerika'yı diplomatik girişimleri keserek, askeri harekata odaklamak istiyorlar.

Not:
(*) West Point'ten mezun olduktan sonra ABD hava kuvvetlerinde 5 yıl görev yaptı (1970-1975). 1980'de Cornell Üniversitesinde siyaset bilimi alanında doktorasını tamamladı. Brookings Enstitüsünde araştırmacı olarak çalıştıktan (1979-1980) ve Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Merkezinde doktora sonrası çalışmalarını tamamladıktan (1980-1982) sonra, Chicago Üniversitesinde göreve başladı. Halen aynı üniversitede siyaset bilimi profesörü ve Ulusal Güvenlik Siyaseti Programı müdür yardımcısıdır. Ayrıca 1998-1999'da CFR'de bulundu.

(**) Stanford Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Berkeley Üniversitesinde siyaset biliminden master ve doktorasını tamamladı (1983). Donanma Analiz Merkezinde görev aldı (1978-1982). Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Merkezinde araştırmacı (1981-1984), Princeton Üniversitesinde asistan profesör (1984-1989), Chicago Üniversitesinde profesör(1995-1999) olarak görev yaptı. 1999'dan beri de Harvard Üniversitesinde uluslararası ilişkiler profesörüdür.

Kaynaklar:
1) Stephen M. Walt (John F. Kennedy School of Government Harvard University), John J. Mearsheimer (Department of Political Science University of Chicago), "The Israel Lobby and US.Foreign Policy", çev. Gökben Coşkun, yaklasansaat.com, Mart, 2006.
2) John J. Mearsheimer, Stephen M. Walt, İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası, çev. Hasan Kösebalaban, Küre Yy, İstanbul, 2009.

12/11/2011



Untitled Document
ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.