yaklaşan saat
kuranda islam, kuran ışığında araştırmalar
  theapproachinghour, english website




kuranı anlamak için arapça


tasavvuf felsefesi, kuran islamı, radikalizm islam değil hastalıktır

YAKLAŞAN SAAT'TE BEKLENEN MEHDİ DEĞİL İSA'DIR, mehdiyet felsefesi

 



"Sofranızdaki Gıdaları GDO'suz mu Sanıyorsunuz?"

Dünya'da yıllardır tartışılan bir konu, artık bizim için de can alıcı bir hale geldi. Bundan böyle her markete gittiğimizde, her pazar tezgâhına uğradığımızda, domatesten tutun da, portakala bakarken bile bir kuşku kemirecek içimizi... Gribe iyi gelsin diye alacağımız portakal, belki de tam tersine bağışıklık sistemimizi çökertecek. Ya da marketten aldığımız sıvı yağda genleriyle oynanmış kanola katkısı olacak.

Herkes tedirgin... Başbakan bile "GDO'lu ürünlere karşıyım" diyor ama Tarım Bakanlığı bu genetiği kurcalanmış ürünlerin ithalatına serbestlik getiren yönetmeliği çıkardı bile... Bu işin uzmanlarına gelince, GDO'ya karşı çıkan da var, tam tersine savunan da... Mesele biraz hayata bakışla ilgili aslında... Temiz, sağlıklı, yeşil, kaynakların eşitçe paylaşıldığı bir dünya mı istiyoruz, yoksa dev firmaların kârına kâr katacak, insanın pek önemsenmediği, karın doyuracak, ama toplum sağlığına mal olacak bir dünya mı?

"Türk Einstein'ı" diye de tanınan bilimadamı Prof. Oktay Sinanoğlu'nun, kendisi de bu konuda bir kitap yazmış olmasına rağmen, sürekli referans verdiği bir kitap dikkatimi çekti; Mebruke Bayram imzalı "Gıdalar, Ambalajlar, Silahlar ve Açlar" Her ikisiyle de konuşmak istedim. Ancak Prof. Sinanoğlu'na ulaşmam mümkün olmadı. Bu arada referans verdiği kitabı okumaya başladım ve ilk cümlesinde kararımı verdim. "Sofranızdaki gıdanın gerçek gıda mı olduğunu sanıyorsunuz? Çocuğunuza içirdiğiniz sütün, ambalajın üzerinde görünen yeşil çayırlarda otlayan mutlu ineklerden geldiğinden emin misiniz?" diye başlıyordu giriş... Hangimiz eminiz ki?

Bayram bir uzman değil ve öyle bir iddiası da yok, ama kitapta GDO'lar ile ilgili merak ettiğiniz her soruya çok net bir yanıt var.

Aşağıda, Bayram'la yapılan röportajın bir kısmı verilmiştir:

GIDALAR: BESLEMİYOR AKSİNE HASTA EDİYOR!

Soru: Kitabınıza "Yoksa siz sofranızdaki gıdanın gerçek gıda olduğunu mu sanıyorsunuz? Çocuğunuza içirdiğiniz sütün, ambalajın üzerinde görünen yeşil çayırlarda otlayan mutlu ineklerden geldiğine emin misiniz?" diyorsunuz.

Cevap: Evet. Sanal gerçeklik gibi bir şey. Gösterilen çayır o çayır değil, inek o inek değil, köylüler hiç değil... İçerik de sanal. Niyetim sizi sofranızdaki gıdadan korkar hale getirmek değil. Çoğu tüketicinin pek farkında olmadığı bazı gerçekleri dile getirmek istiyorum: Gıdalar aslına yabancılaşmış durumda, gıda olmaktan çıkıp başka bir şeye dönüşüyor, uluslararası siyaset arenasında, yeri geldiğinde bir silah, yeri geldiğinde pazarlık masalarında bir araç olarak kullanılıyor. Yabancılaşma yalnızca bundan ibaret de değil, gıdalar artık en temel özelliklerini yerine getirmiyor, beslemiyor.

Soframıza gelen konuklara sahte gıdalar ikram ediyoruz, çocuklarımız gerçek gıdanın tadını bile bilmiyor. Belki de bu yüzden, beslenmemiz gerektiği gibi beslenmediğimiz için, sağlığımız her geçen gün biraz daha bozuluyor. Dünyanın yarısı obezite, hipertansiyon, diyabet, kanser gibi beslenmeyle yakından ilgisi olan sağlık sorunlarıyla boğuşurken, diğer yarısı yetersiz beslenmeden ölüyor.

SOFRALARIMIZDA: ŞIK AMBALAJLI ANCAK İÇİ BOŞ GIDALAR

Soru: Sahte gıdadan kastınız ne?

Cevap: Soframızdaki gıda birileri tarafından gasp ediliyor. Gaspın yalnızca köylünün emeğinin sömürülmesi ya da yükselen gıda fiyatları yoluyla yapıldığını düşünmeyin. Yeni nesil gıdalarda, gıdanın içeriğinde "doğal olarak" bulunması gereken maddeler birer birer azalırken, gıdayla ilgisi olmayan katkı maddeleri ve koruyucu maddeler çoğalıyor. Gıdanın her alanında bir standartlaşma, zapturapt altına alınma süreci yaşanıyor. Dünya halklarının zengin gıda çeşitliliği ve kültürü yavaş yavaş yok edilirken, soframızı tek tipleşmiş, standart, hijyenik, şık ambalajlı, ancak içi boş gıdalar ele geçiriyor. Gıdanın gaspı üretim sürecinde kullanılan tekniklerden tutun, genlere kadar pek çok alanda sürdürülüyor.

Gıda ağır bedeller karşılığında üretiliyor. Asıl üretici konumunda olan köylüler açlığa mahkum edilirken, gıdanın ticaretini yapan uluslararası tekeller akıl sınırlarını zorlayacak büyüklükte paralar kazanıyor. Dünyada herkesi doyuracak miktardan fazla gıda üretilmekteyken açların ve yetersiz beslenenlerin sayısı her geçen gün biraz daha artıyor. Dünyanın bir yanında buğday dağları, süt nehirleri varken diğer yanı açlıktan kırılıyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), dünyada yetersiz beslenmekte olan 800 milyon insan olduğunu söylüyor.

Soru: Patent konusuna sonra gelelim istiyorum, bir hayvan geni bitkiye aktarılabiliyor dediniz... Somut örnek verebilir misiniz? Karpuzu biliyorum, taşınması kolay olsun diye Japonlar kare küp şeklinde karpuz üretmişlerdi. Peki bu karpuzların yediğimizde bize zararı olacak mı?

Cevap: Karpuzlar işin medyatik tarafı. Aslında yapılan daha farklı, mesela domatesin kabuğunun kalınlaştırılması. Pembe domatesleri bilir misiniz, çok şekilsiz görünür, neredeyse dalından kopardığınızda elinizde kalır. Hiçbir şeye benzetemezsiniz baktığınızda ama çok lezzetlidir, organiktir. İşte o domates taşımaya gelmez, uzun yolda mahfolur. Taşımaya gelebilmesi için ne yapmak gerekir?

Soru: Kabuğunun kalınlaştırılması gerekir?

Cevap: Bu da neden? Çünkü endüstriyel tarım öyle gelişti ki belli ürünler belli alanlarda fazla ekilmeye başlandı. Çok büyük coğrafyalarda sadece mısır, çok büyük coğrafyalarda sadece domates ekimi için tarımsal alanlar kuruldu, bu alanlar da metropollerden uzaklaştı. Dolayısıyla çok uzun mesaflerden taşınmaya başlandı ürünler. Bu taşımayla beraber, nakliyeye daha uygun ürün üretmek ürünün ticari getirisini artıran bir şey haline geldi.

Mesela bununla ilgili domates tohumu üzerinde genetik değişiklik yapılıyor. Soğuk arazilerde birtakım meyvelerin yetiştirilmesi için çalışmalar yapılıyor. Onun için bir kuzey balığının geni bir meyveye aktarılabiliyor. Normalde sıcak havada yetişmesi gereken bir meyve daha soğuk arazilerde yetişebilir hale geliyor. Mesela muz bir Kuzey Avrupa ülkesinde yetiştirilebiliyor. Bu yönde çalışmalar var. Bu süreçte birtakım ürünler de artık hayatımıza iyice girdi, yerleşti. Mesela mısırdaki gen değişikliği, büyük oranda dünyanın her yerinde yaygın. Soya aynı şekilde... Neredeyse bazı ülkelerde mısırın ve soyanın tamamının geni değiştirilmiş durumda. Arjantin’in ürettiği soyanın çok büyük kısmının genetiği değiştirilmiş.

Soru: Domates bir derece anlaşılır da, soya ya da mısırla niye oynuyorlar?

Cevap: Mısıra bakteri geni aktarılarak, o bakterinin doğal özelliğinden faydalanarak böceklere karşı bir toksin üretmesini sağlıyorlar mısırın ve böylece o mısır zararlı böceklerden etkilenmemiş oluyor. Sonuçta tarlada üretim artıyor... Gerçi şu ana kadar yapılan deneyler, pek artırabildiğini gösteren deneyler değil. Kısmi birtakım deneyler var artırdığını gösteren ama onlar da GDO taraftarı lobilerin desteği ile yapılan araştırmalar. Daha tarafsız araştırmalar GDO’lu ürünlerin tarımsal verimi pek artırmadığını gösteriyor.

Soru: GDO taraftarları, bu ürünlerin insan sağlığına zararlı olmadığını iddia ediyor. Ne diyorsunuz?

Cevap: Genetiği değiştirilmiş gıdaların piyasaya sürülmeye başlandığı ilk günlerden beri GDO karşıtları bu gıdaların insan sağlığı üzerine olumsuz etkide bulunabileceğini, alerjik ve toksik etki yaratabileceğini iddia ediyorlar.Dünyanın dört bir yanındaki GDO taraftarlarının ise, birbirlerini neredeyse aynen tekrar ederek verdikleri yanıt şu: "GDO'lar üzerine birçok bilimsel araştırma yapılmıştır. Bu araştırmaların hiçbirinde GDO'nun insan sağlığına zararlı olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunamamıştır. Bu gıdaların sağlığa zararlı olduğuna dair tek bir kanıt öne süremezsiniz."

Bu kendine güveni tam gibi görünen ifadelerin bizi yanıltmasına izin vermememiz gerek. Çünkü söylenmek istenen şu: "Böyle bir araştırma yapmaya gerek görmedik, bu bizim için fazladan bir masraf". Ayrıca, söz konusu gıdalardan milyonlarca dolar para kazanan biyoteknoloji şirketleriyken, bu gıdaların zararlarına dair kanıt öne sürmesi gerekenlerin neden GDO karşıtları olduğu asıl tartışılması gereken konu. GDO’ların sağlığa zararlı olup olmadığına dair araştırma yapması gerekenler GDO üreticisi şirketler. Onlar GD gıdaların sağlığa zararsız olduğunu kanıtlamalı.

İşin aslı; GDO üreticisi çokuluslu şirketler bu konudaki ar-ge faaliyetleri için çok fazla para harcamışlardı. Bir an önce kâr etmeye başlamak için GDO’lu ürünleri hemen piyasaya sürmek istiyorlardı. Sözünü ettikleri araştırmaların ezici çoğunluğu piyasaya sürülecek ürünlerin raf ömrünün nasıl uzatılacağına, verimin nasıl artırılacağına, tarım için uygun olmayan topraklarda nasıl üretim yapılacağına dairdi. Yani, GDO üreticisi şirketler, piyasaya sürecekleri ürünün ticari getirisini artırmanın yollarını araştırmış, insan sağlığına zararlı olup olmayacağını araştırma zahmetine girmemişlerdi.

JAPONYA'DA GDO'LU ÜRÜN: 37 KİŞİNİN ÖLÜMÜNE SEBEP OLDU

GDO'ların insan sağlığı ve çevre üzerine ne tür etkileri olabileceği çeşitli örneklerle kanıtlanmaya başladı bile. İlk olay 1989'da bir Japon biyoteknoloji şirketinin bir mikroorganizmadan yararlanarak ürettiği "triptofan"(*) da bulunan az miktardaki bir yabancı maddenin "eusophilia-myalgia" adı verilen bir hastalığa neden olmasıydı. 1200'den fazla kişiyi etkileyen bu olay 37 ölüme ve uzun süren ciddi rahatsızlıklara neden oldu. Hemen belirtelim artık GDO'lu ürünler Japonya'da yasak.

GDO'LU SOYA: FARELERİ ÖLDÜRDÜ

2005 yılında Rusya Bilim Akademisi’nden Dr. Irina Ermakova tarafından fareler üzerinde yapılan bir deneyin sonuçları son derece çarpıcı. Üç grup fareden bir grubu; GDO'lu soyayla, diğeri normal soyayla, öteki grupsa normal gıdalarla besleniyor. GDO'lu soya ile beslenen farelerin yavrularının % 55'i üç hafta içinde ölüyor. Normal soyayla beslenen fare yavrularının % 9'u, normal gıdalarla beslenen fare yavrularınınsa % 6,8'i ölüyor. Ayrıca GDO'lu soyayla beslenen gruptaki yavruların % 36'sı, olmaları gereken ağırlığın altında kalıyor. Dr. Ermakova şok edici bulduğu sonuçlar karşısında deneyini üç kez tekrarlıyor.

(*): Triptofan vücudun kendi kendine üretemediği temel amino asitlerden biri. Bilindiği gibi amino asitler insan vücudunun yaşamını sürdürmesini dağlayan protein yapı taşlarıdır. Vücut triptofan üretemediği için, bu maddeyi triptofan içeren besinleri yiyerek ya da triptofan destekleri alarak sağlarız.

Güncelleme: 10/11/2009
Mine Şenocaklı, gazetevatan, 09/11/2009


ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.

Yaklaşan Saat'in resmi twitter adresi aşağıdadır. Bu hesabın dışındaki diğer hesaplarla Yaklaşan Saat'in bir ilgisi yoktur: @yaklasansaat