Untitled Document
 
www.yaklasansaat.com




 

Dünyamız/ Göktaşları/ Yaklaşansaatin Ateş Topları: Kuyruklu Yıldızlar/ Kuyruklu Yıldızlarla Gelen "Kara Ölüm": Veba

KUYRUKLU YILDIZLARLA GELEN ''KARA ÖLÜM'': VEBA

Binlerce yıl boyunca insanlar, kuyruklu yıldızların kötü haberciler olduğuna inandı. İlk çağlardan beri, kuyruklu yıldızlar; afetler, ölüm, savaş, insanlar arasında veba ve bulaşıcı hastalıkların yayılmasından sorumlu tutulmuşlardır.

Eski Çin astronomları, kuyruklu yıldızların veba ve felaketlerden önce gelmesiyle ilgili pek çok olay kaydettiler. Çinliler'in MÖ 300'e ait bir kitabında titiz gözlemler derlenmişti. Kitapta, MÖ 1500'e kadar tarihlendirilmiş, 29 farklı kuyruklu yıldız benzeri gözlem ve bu yıldızlarla ilişkilendirilen çeşitli felaketlere dair bilgi yer almaktadır. Çin imparatorunun astronomi danışmanı Li Ch'un Feng, MS 648'de, şöyle diyor:

"Kuyruklu yıldızlar habis yıldızlardır. Her zaman onlar güneyde gözüküyorlar, eskiyi silip yeniyi yerleştiriyorlar. Balıklar hasta oluyor, mahsuller tükeniyor, bozuluyor, imparatorlar ve halklar ölüyor, erkekler savaşa gidiyor. İnsanlar yaşamdan nefret ediyor ve onun hakkında konuşmak istemiyorlar."

"Bu göğe ait meşalelerle ölüm geldi. Onlar Dünya'yı bitmeyen bir ölü yakma ateşiyle tehdit ediyor. Çünkü semanın ve doğanın kendisi yaralandı ve insanların mezarları lanetlendi." (Marcus Manilius, Astronomica, MS 10-20)

KUYRUKLU YILDIZLAR: SALGIN HASTALIKLAR GETİREBİLİR Mİ?

Günümüzde kuyruklu yıldızlar konusunda yapılan araştırmalar, kuyruklu yıldızların, insanlık tarihi boyunca bıraktığı kötü izlenimin hiç de haksız olmadığını ortaya koymaktadır.

"Deinococcus radiodurans" bakterilerine ait bir tetrat(dörtlü yapı) oluşumu: Deinococcus radiodurans, Ekstremofilik bir bakteri olup radyasyona karşı bilinen en dayanıklı canlılardan biridir. Bakteri, soğuk, dehidrasyon, vakum ve asit gibi diğer birçok aşırı koşula da dayanabilmekte ve bu nedenle poliekstremofiller arasında gösterilmektedir.

Kuyruklu yıldızlar, 20 km'den 300 km çapına kadar çeşitli boyutlarda olabilirler. Bir kuyruklu yıldızın çekirdeği; su, buz, kaya ve tozlarla çevrilidir. Su olan yerde elbette yaşam da vardır. Aslında kuyruklu yıldızlar, büyük miktarlarda organik moleküller içerir. Bu organik moleküller, Güneş Sistemi'nin oluşumundan önce de vardır ve kaynağı, yıldızlararası nebuladır.

Kuyruklu yıldızlar, sayısız mikroba ve birkaç kompleks türe bile yaşanabilir bir ortam sunarlar. İçlerinde, buz içinde uyumuş, donmuş ya da kayanın derinliklerinde çoğalabilen bakteri ve virüsler vardır. Yalnızca kuyruklu yıldız değil, 9 gezegenin 7'si, onların uyduları ve asteroitleri, doğada kriyojeniktir; -150 °C'nin aşağısındaki sıcaklıklarda ve permafrostla(donmuş toprakla) kaplıdır.

Kuyruklu yıldız gibi bir ortamda, sayısız mikrop gelişebilir. Bunlar, permafrost içinde eğer hidrojen ve amonyak varsa yaşayabilirler. Bakteri benzeri mikroorganizmalar için ise kuyruklu yıldızın çekirdeği, dış ortamdan daha sıcak olması sebebiyle yaşanabilirdir. Bazı mikroorganizmalar da kuyruklu yıldızın buzu içinde, daha sıcak uygun bir ortamı beklemektedir. Örneğin Dünya, tam da onun canlanmak için istediği bir ortamdır.

Bir kuyruklu yıldız, Güneş'e yaklaştığında solar enerji ve Güneş rüzgarlarıyla, yüzey tabakasındaki buz; ısınır, yumuşar ve buharlaşır ve ilk formunu kaybeder. Böylece kuyruklu yıldız, milyonlarca mil uzunluğundaki kuyruğundan; kaya, toz, su buharı ve atıkları çevresine bırakır. Nadiren kuyruklu yıldızın kuyruğu, Dünya yörüngesini izler.

Bu kayalar, tozlar ve su buharı, Dünya atmosferine isabet ettiğinde, kayan yıldızlar şeklinde tutuşur. 1910'da Halley kuyruklu yıldızının kuyruğu, Dünya'nın yakınından geçerken milyonlarca parçacık atmosfere çarptı. Şiddetli ışık parlamalarıyla Gök aydınlandı. Gezegene, kuyruklu yıldıza ait tonlarca parça yağdı. Dünya'ya, her gün, 1.000 tonun üzerinde kozmik toz düştü. Ancak onlara bağlanmış olan küçük parçacıklar, bazı mikroplar ve viral partiküller yanmadı. Bunun yerine onlar, atmosferin daha üst parçalarının üzerine düştü ve hava akımları onları yavaşça sürükledi. Yıllar içinde havada asılı kalıp, zamanla yumuşak bir şekilde aşağıya doğru, yeryüzüne; okyanus, nehir, hayvan, bitki ve insanlar üzerine düştüler.

ATMOSFERE SIZAN: BAKTERİ VE VİRAL PARTİKÜLLER

Amerikan Hava Kuvvetleri, NASA ve ordu keşif araçları tarafından, Dünya'nın 10 mil üzerindeki yükseklikten bakteri ve yaşayan sporlar toplandı. Binlerce farklı tür, milyonlarca trilyon üzeri milyonlarca trilyon Dünya atmosferi içinde büyüyen ve gelişen serpilmiş bakteri. Güneş Sistemi dışından, tonlarca organik materyal yığınları, atmosfere sızar. Bu organikler gibi bazı bakteriler ve viral partiküller de, Dünya'ya düşebilir. Aslında eski mikropların fosilini içeren 15 farklı meteor bilfiil Dünya'ya düşmüştür. Bunların çoğu bir kuyruklu yıldızın çekirdeğinden meydana gelen meteorlardır.

Ne tür canlılar, donmuş buzun içinde veya 0 °C altındaki sıcaklıklarda yaşayabilir? "Extremophiles" denilen organizmaları içeren trilyonlarcası. Bazı bakteriler, buz gibi soğuk bir çevreyi tercih eder. Antarktika'nın Vostok Gölü'ndeki donmuş buzda yaşayan bir çok mikrop keşfedilmişti.

Halley

NASA'dan Richard Hoover, Vostok Gölü'nün derinlerinden aldığı 4.000 yılın üzerindeki eski bir buz çekirdeğinde mantar, yosun, bazı bakteri çeşidi ve protozoona rastlamıştır. Bu varlıkların, uzaydan düşen eski kozmik toz parçacıklarıyla bağlantılı olduğu bulunmuştur. Donmuş toprağın derinlerinde ve buzda, yalnızca bahardaki erimeyle uyanan donmuş ve uyuyan yüzlerce karışık tür yaşamaktadır. Aslında permafrostda (donmuş toprakta); bilinen diğer yaşam çevresiyle kıyaslanamayacak derecede, canlı yaşam daha uzun sürebilir.

HALLEY KUYRUKLU YILDIZI: VE "ÖLDÜRÜCÜ VİRÜS"

1910'da Halley kuyruklu yıldızı, gökyüzünde parladı ve 4 yıl sonra Avrupa savaş ateşinin içinde kaybolmuştu. Savaşın sonunda 37 milyon kişi yaşamını kaybetti. Ölenlerin bir çoğu ise kurşunla değil, hastalıkla-vebayla ölmüştü.

9 mart 1918 Cumartesi Kansas'ta gökler siyaha dönüştü. Muazzam rüzgarlar, pis kokulu sarı sisle havayı doldurdu. Başlangıçta sağlıklı olan erkek ve kadınlar, hasta düştü ve öldüler. Ülkeye boydan boya öldürücü bir virüs yayıldı. Hastaneler doldu taştı. Ölüleri taşıyan arabalardaki yığın cesetler, toplu mezarlara boşaltıldı. Dünya genelinde 20 milyonun üzerinde insan öldü. Bunların arasında 680.000'i Amerikalı'ydı.

20 Nisan 2007'de Encke kuyruklu yıldızının kuyruğu, Güneş koronasından gelen solar partiküllerin rüzgarı ile zarar gördü.

ENCKE KUYRUKLU YILDIZI: VE "1918 GRİP SALGINI"

Halley kuyruklu yıldızı ve sonrasında meydana gelen salgın hastalıklar arasında, açık ve kesin bir bağlantı yoktur. Bu konuda daha olası aday olan Encke kuyruklu yıldızı, 16 haziran 1908'de Dünya'ya yaklaştı. Tekrar 27 Ekim 1914'de ve 1918'te de günberi noktasındaydı. Her yaklaştığında Encke, buz, kaya, toz döktü. Sayesinde Dünya atmosferi, yol yol boyanmıştı. Pek çok bilim adamı, Encke kuyruklu yıldızının büyük bir parçasının koparak Dünya'ya düştüğünü ve 1908'de Tunguska üzerinde patlayarak; yüzlerce mil içinde ormanların yerle bir olmasına sebep olduğunu söylüyor.

20 Nisan 2007'de Encke kuyruklu yıldızının kuyruğu, Güneş koronasından gelen solar partiküllerin rüzgarı ile zarar gördü. O yılın haziranının sonunda, temmuzun başında ve tekrar kasımda Encke kuyruklu yıldızının parçaları, Dünya üzerine yağdı. Şu anda bilinen, 1918 grip salgınının, ilk önce ölen kuşlarda başladığı ve gökten gelen bir takım esrarengiz mikroplarla enfekte olduğudur.

AMERİKAN HÜKÜMETİ: "1918 GRİP VİRÜSÜ GÖKTEN GELDİ"

Washington'daki Armed Forces Institute of Pathology'den bilim adamları; 2005'de Alaska topraklarında donmuş bir şekilde korunmuş olan vücuttan, 1918'deki virüsü yaşama döndürdü. Gördükleri şey tamamen yeni bir virüsün, eski bir virüsle birleşerek; gen değişimi yapması sonucu oluşan, daha ölümcül ve patojenik bir grip virüsüydü. Onlar 1918 İspanya grip virüsünün gökten geldiğini ve ilk önce kuşları, daha sonra da insanları öldürdüğünü onaylıyorlar.

Sars virüsü

"SARS": KUYRUKLU YILDIZLARLA MI GELDİ?

Bu konuda yakın zamanda ortaya atılan teorilerden birisi de sars ile ilgiliydi. Sars, 8.384 insana bulaştı ve 770 kişi öldü. Çin, Hong kong, Tayvan ve Kanada'da görüldü. Bazı bilim adamları sarsın, insanlıkta doğal olarak geliştiğine inanıyor. Diğerleri ise onun bir hayvandan -tavuk ya da egzotik bir kuştan- insana geçtiğini düşünüyor. Fakat bir grup İngiliz bilim adamı, daha uzak bir kaynak öneriyor: Uzay..

İngiliz tıp dergisi "Lancet"e gönderilen bir mektupta, Galler'deki, Cardiff Üniversitesi'nden Chandra Wickramasinghe ve öteki bilim adamları, sars virüsünün dış uzay kaynaklı olup; Dünya'ya düşmüş olacağını ve salgının Çin topraklarında başladığını ileri sürüyor.

Her gün Dünya'ya, 100 ton uzay döküntüsü düşüyor. Bazı bilim adamları, her gün, uzaydan bin çeşit bakteriye dönüşen 1 ton bakteri geldiğine inanıyor. Araştırmacılar, sars virüsünü taşıyan partiküllerin de bir kuyruklu yıldızdan gelmiş olabileceğini söylüyor.

Wickramasinghe: "Bu kesinlikle böyledir demiyoruz fakat bu teori yabana atılır bir teori değildir." diyor. Bu virüsün yeni çıkmış bir virüs olması, dış kaynaklı olma argümanını kuvvetlendiriyor. Teoriye gore; stratosferdeki virüs, ilk önce stratosferin ince olduğu Himalayalar'a düşmüş sonra da diğer komşu bölgelere ulaşmıştır.

İki yıl önce yapılan bir deneyde o ve Bangalor merkezli Hindistan uzay araştırma organizasyonundan bilim adamları, uzaya steril, toplama cihazları yolladılar. Geri geldiğinde 41 km yükseklikte alınan atmosferik hava numunelerinde büyük miktarlarda mikroorganizmaya rastladılar. Araştırmacılar dünyadaki bilinen türlere benzerlik gösteren 2 tür tespit ettiler.
"Bizim bulduklarımız, uzaydan düşen mikrobiyal materyallerle ilgili görüşü destekliyor." diyor Wickramasinghe.

Araştırmacılara göre, salgının rastgeleliği, bakteri ve virüslerle bulaşan hastalıkların, dış uzaydan Dünya'ya gelmiş olabileceği görüşünü destekliyor. Wickramasinghe:

"Büyük salgınların alışılmadık yapıları, örneğin 1917-19'daki grip salgını gibi, bulaşma derecelerinin kolaylıkla açıklanamaması, epidemiyolojik modelde bir uzay olayını karakterize ediyor." diyor ve ekliyor:

"Bölgesel olarak kişiden kişiye bulaşma meydana gelmesine rağmen; hastalık, Dünya'nın çok geniş bir bölgesinde aynı anda gözüktü. Diğer taraftan da hastalığın, bulaşarak, yakın bölgeler arasında bile yayılması uzun zamanlar aldı. Benzer durumu, ileride kara ölümle(vebayla) ilgili de göreceğiz.

DÜNYA'DA: KARA ÖLÜM SALGINLARI

Kara ölüm-veba da, diğer salgınlar gibi kuyruklu yıldızlarla ilişkilendirilmektedir. Yalnız aralarındaki fark, kara ölümün tarih boyunca görülmesine, en büyük ölüm oranlarına sahip olmasına rağmen, hastalığın nedenleri ve hatta adı üzerinde pek çok tartışmanın hala yapılıyor olmasıdır. Kara ölüm-veba'nın Dünya'nın çeşitli yerlerindeki ölüm oranlarına bakacak olursak: Kara ölümün kaynağı olduğu söylenen Çin, tüm nüfusunun yarısına yakınını, bu salgın sebebiyle kaybetmiştir. Çin nüfusu, 123 milyondan, 65 milyona düşmüştür.

Avrupa'daki "kara ölüm-veba" oranları ile ilgili yakın zamanda yapılmış araştırmalar da, dört yıllık bir periyot boyunca, Avrupa'daki nüfusun toplamının %45-%50'lik bir kısmının öldüğü ortaya çıkmıştır. Ancak bu rakamlar, bölgeden bölgeye değişmektedir.

Akdeniz Avrupa'sı ve İtalya'da, Fransa'nın güneyi ve İspanya'da "kara ölüm-veba", peş peşe dört yıl boyunca sürdü. Bu da muhtemelen toplam nüfusun %70-%75'i anlamına geliyordu. Bu Amerika'daki bugünkü toplam 300 milyonluk nüfusun, dört yıldan az bir sürede 75 milyona düşmesi anlamına geliyordu.

Almanya ve İngiltere'de oran muhtemelen %20'ye yakındı. Kuzeydoğu Almanya, Bohemya, Polonya ve Macaristan'ın, bazı nedenlerden ötürü daha az ızdırap çektiğine inanılıyor.

Bundan çok az ızdırap çekmiş olabilecekleri düşünülen Rusya ve Balkanlar ile ilgili rakamlar mevcut değil. Afrika, nüfusunun yaklaşık 1/8'ni kaybetmiş; yaklaşık 80 milyondan 70 milyona düşmüştür. Bu oranlar, bölgelere göre ölüm oranlarının değişkenliğini ortaya koymaktadır.

Verilen bölgelerdeki ölüm oranları her ne olursa olsun, ortaya çıkan sonuç şudur: Tarihte kaydedilmiş, bilinen salgınlar arasında, en büyük ölüm oranlarına sahip olan salgın "kara ölüm-veba"dır.

İtalya'da 1348'deki Kara Ölüm. Marcello'nun kara kalem çalışması.

"KARA ÖLÜM": "HIYARCIKLI VEBA" DEĞİLDİR

"Kara Ölüm Üzerine Yeni Çalışmalar: Kozmik Bağlantı" isimli kitabın yazarı Dr. Mike Baillie, Kuzey İrlanda, Belfast, Quenn's Üniversitesi Arkeoloji Okulu'ndan emekli bir Paleoekoloji profesörüdür. Baillie, dendrokronoloji(ağaç halkaları ile tarihlendirme) alanında önde gelen uzmanlardan biridir.

Mike Baillie, insanlık tarihindeki en ölümcül salgınlardan biri olan ve Avrupa nüfusunun üçte ikisini, tüm gezegende ise milyonları öldürdüğü söylenen "kara ölüm"ün; büyük ihtimalle "hıyarcıklı veba" olmadığını, ancak kuyruklu yıldız veya yıldızların getirdiği daha ölümcül bir "salgın-veba"olduğunu söylemektedir!

Baillie, teorisini destekleyen pek çok bilimsel kanıta sahip. Baillie'nin kanıtları; o zamanın insanlarının söylediği şeyleri destekliyor: Depremler, kuyruklu yıldızlar, ölüm ve ateş yağmurları, bozulmuş atmosfer ve neredeyse hayal edilemez ölçüde ölüm. Günümüzdeki insanlar, sadece 660 yıl önce gerçekte ne olduğundan habersizler. Baillie çok uzun zamandır, herkesin "hıyarcıklı veba" olarak bildiği "kara ölüm"ün, gerçekte ne olduğunu hiç kimsenin bilmediğini söylüyor. Ancak o, bunu sorgulayan tek kişi değil.

1984 yılında, Graham Twigg, "The Black Death: A Biological Reappraisal" (Kara Ölüm: Biyolojik Açıdan Yeniden Değerlendirme) adlı bir kitap yayınladı. Kitabında, Avrupa'nın ekolojisi ve ikliminin, özellikle İngiltere'nin, sıçan ve pirelerin, "hıyarcıklı veba"yı bulaştırmasını ve "yersinia pestis"in vebaya neden olan bir faktör olmasını neredeyse imkânsız kıldığını iddia ediyordu. Oysa 14. yüzyılda veba, ani ve şiddetli bir şekilde Avrupa boyunca yayılmıştı. Twigg, ayrıca yaygın olarak inanılan, tamamen pnömonik yayılma teorisini de yıkmaktadır. Kendisinin kanıt ve semptomları incelemesine dayanarak; kara ölümün, gerçekte "Bacillus anthracis bakterisi"nin neden olduğu bir akciğer şarbonu salgını olabileceğini ileri sürmektedir.

Standart modelden memnun olmayan bir başka kişi, Gunnar Karlsson, "kara ölüm"ün, İzlanda nüfusunun yarısını öldürdüğünü açıklamıştı. Ancak bu ölüm zamanında, İzlanda'da hiç fare yoktu. (İzlanda Tarihi- Gunnar Karlsson)

"HIYARCIKLI VEBA": "KARA ÖLÜM" GİBİ YAYILAMAZ

Baillie ise "Kara Ölüm üzerine Yeni Çalışmalar: Kozmik Bağlantı" isimli kitabında problemi şöyle özetliyor:

"1317 yılındaki kara ölümün, 3. büyük hıyarcıklı veba salgını olduğuna inanılıyordu. Hıyarcıklı veba, geleneksel olarak fare ve pireler vasıtasıyla bulaşan bir vebadır. Bunun önceki örnekleri, MÖ 430 yılındaki Atina Vebası ve Jüstinyen döneminde İS 542 yılında Konstantinopolis'e ulaşan vebadır. Jüstinyan vebası, Procopius tarafından anlatılırken, Atina Vebası, Thucydides tarafından anlatılır.

Vebanın, 1348'deki yayılma yerleri. Floransa şehri, 1348'de veba ile harabeye dönmüştür.

"Bu vebanın, Orta Asya'dan veya vebanın kemirgen popülâsyonlarına özgü olduğu Afrika'dan bir yerlerden çıktığı düşünülmektedir. Bazı çevresel etkenlerin, enfekte olmuş kemirgenlerin, normal yaşam alanlarını terk etmesine neden olup, sıçan popülâsyonlarına bunu bulaştırdığını, son olarak da doğal bağışıklığın olmadığı alanlarda insana geçtiği farz edilmektedir. Bulaştırma mekanizması, enfekte olmuş pireler, ölmüş sıçanların vücutlarından ayrılarak, insan konaklarına geçerek sırasıyla onları enfekte ettiği şeklindedir. Ticaret yollarının, hastalığı Karadeniz bölgesine getirdiğine ve oradan da 1347 yılında Akdeniz'in merkezine taşıdığına inanılmaktadır. Ve daha sonra Kuzey Avrupa ve Güney İtalya'dan geçerek Avrupa, veba ile tanışmış oldu. Karalarda her gün aşağı yukarı 1,5 km hızla yayılarak, hemen çok sayıda insan kitlelerini öldürmeye başladı. 1348 yılının Ocak ayından başlayarak yaz ve sonbahar arasında, British Isles'a kadar yayıldı ve 1350 yılında İskandinavya'ya ve nihayetinde İzlanda'ya kadar bile gitti.  Bu yayılmanın, Fransa boyunca dalgalandığı görüldü, Belçika'dan Almanya'ya geçerek, Güney Avrupa'nın ortalarına ulaştı. Bu ilk dalga, 1351 yılında söndü, 1361 yılında ikinci bir dalga ortaya çıktı.

"En temelde problem, sıçan ve pirelerle ilgiliydi. Halk arasındaki yaygın inanışa göre; enfekte olmuş sıçanların bir konakları olmalı ve bu konaklar, ürkütücü boyutta hızlı hareket ediyor olmalıydılar – (enfekte olmuş sıçanların, etrafa dağılarak kaçıştıklarını hayal etmiş olmalısınız). Bununla beraber bu sıçanlar öldüklerinde, enfekte olmuş pirelerle dolmalıydılar. Bu senaryonun önündeki engeller bir ordu gibi. Örneğin, etrafta yere serilmiş ölü sıçanlarla ilgili bir anlatım yok. Bu açıklansa ancak şu şekilde açıklanır, sıçanlar iç mekânlardadır veya insanlar, sıçanlarla yaşamaya öylesine alışmışlardır ki onlardan bahsetmeye bile değer görmemişlerdir; pekâlâ eğer onlar iç mekânlardaysalar, nasıl öyle hızlı yolculuk ediyorlardı? Bu durumda sizin, kırsaldaki bir çoban, bir papaz veya bir kentli olup olmamanız bir şey değiştirmedi, her biri hastalığa yakalandı. Garip olanı, bu çok bulaşıcı hastalık ile Avrupa'daki bazı şehirler ayrılmıştı. Dahası, hıyarcıklı veba, ılık iklimleri seven bir hastalık olmasına rağmen, bu sıçanlar; soğuk kuzey topraklarına doğru hareket etmekten mutlu olmalıydılar. Bunun üstüne, önlerinde su engeli varken, bu sıçanlar gemiye binip aynı hızda gitmeye devam etmiş olmalılar."

Jüstinyan vebası

Baillie; fareler ve sıçanlar senaryosunun avukatlarından bir olan Benedictow'dan alıntı yaparak; bize bu senaryoda bir gariplik olduğunu söylüyor:

"Kara ölümün stratejik dehası, aynı zamanda İber Yarımadası'nın, hızlı bir şekilde fethedilmesi başarısını gösterdi. Aragon Krallığı'ndaki kıyılar boyunca yer alan önemli şehir merkezlerinin birçok kez kuşatılmasından kısa bir süre sonra, kara ölüm, dikkate değer metastatik bir sıçrama gerçekleştirdi. Ve İber Yarımadası'nın en kuzey batı ucunda kalan bu en uzak bölgesi Santiago de Compostela şehrine ulaştı." (Benedictow, O. J., The Black Death 1346-1353: The Complete History. The Boydell Press, Woodbridge, 2004)

2001 yılında, Liverpool Üniveristesi'nde epidemolojist olan Susan Scott ve Christopher Duncan, kara ölüme, bir bakterinin değil de, Ebola benzeri bir virüsün neden olduğu teorisini öne sürdüler. Onların araştırma ve bulguları, ayrıntılarıyla "Biology of Plagues"(Veba'nın Biyolojisi) adlı kitapta belgelendi. Yakın zamanda da, bu araştırmacılar, kara ölümün, Avrupalılar'ın aşağı yukarı %10'unu, HIV virüsüne karşı nasıl dirençli hale getirdiğini gösteren bir bilgisayar modellemesi yayınladılar. (Return of the Black Death: The World's Greatest Serial Killer by Susan Scott, Christopher Duncan and Biology of Plagues: Evidence from Historical Populations by Susan Scott, Christopher J. Duncan).

Benzer bir anlayışla, tarihçi Norman F. Cantor, "In the Wake of the Plague" (Vebanın Uyanışı) adlı, 2001 yılında yayınladığı kitabında; kara ölümün, şarbonun bir formu ile sığır hastalığını kapsayan salgınların bir birleşimi olabileceğini öne sürmüştü. Cantor'un bahsettiği kanıtlar: hem hıyarcıklı hem de pnömonik(akciğer) vebanın bilinen etkileri ile uyuşmayan hastalık belirtilerinin rapor edilmesiydi. İskoçya'da bir veba kuyusunda şarbon sporlarının keşfi ve birçok İngiliz kırsalında vebanın başlangıcına öncülük eden hastalığı kapmış dana etinin satıldığının bilinmesiydi.

Dr. Mike Baillie

"HIYARCIKLI VEBA, KARA ÖLÜM'DÜR TEORİSİ" ÇÜRÜTÜLÜYOR

Baillie'nin, yoğun bir şekilde alıntı yaptığı Samuel K. Cohn ise, "kara ölüm"ün "hıyarcıklı veba" olduğunu söyleyen teorinin aksini ispatlamıştır. Nüfus Ansiklopedisi'nde (Encyclopedia of Population) bu "hıyarcıklı vebanın kara ölüm olduğu teorisi"nde ki 5 temel zayıf noktayı şöyle açıklamıştır:

1- Çok farklı bulaşma hızları: Kara ölümün, 664 yılında, 91 günde 385 km yayıldığı rapor edildi. Modern hıyarcıklı veba ise, tren ve arabaların katkısıyla bile ancak yılda 12-15 km yayılabiliyordu.

2-Hastalığın nadir görülen pnömonik formu vasıtasıyla yayıldığı tartışılarak, kara ölümün yayılma hızını açıklamaya çalışmanın zorlukları: Gerçekte, vebanın pnömonik formu, 1911 yılında Mançurya'da patlak veren en kötü vebada bile hastalığa yakalanmış nüfusun %0,3'ünden daha azını öldürmüştü.

3-Farklı mevsimsellik: Kara ölüm Norveç'te kışın ortasında ve Akdeniz'de kuru sıcak yazların ortasında bile olmuşken; modern veba ancak 10 - 26 °C arasında bir sıcaklıkta görülelebilir ve yüksek oranda nem gerektirir.

4-Çok farklı ölüm oranları: Nüfusunun %75'den fazlasının ölmüş olduğu görülen çeşitli yerlerin (1348 yılında Floransa da dahil) tersine modern hıyarcıklı veba için en yüksek ölüm oranı 1903 yılında Mumbai'de %3 idi.

5-Enfeksiyonun trendi ve döngüsü, hastalıklar arasında çok farklıydı: İnsanlar modern hastalıklara karşı direnç geliştiremediler, ancak kara ölüme geliştirilen direnç ani bir yükseliş gösterdi. Öyle ki nihayetinde kara ölüm, başlıca çocukluk çağı hastalıklarından biri oldu.

Cohn, hastalığın vücutta hıyarcıklar(bubon) olduğu şeklinde tanımlanmasının, Boccaccio ve diğerlerinin açıklamalarına dayanmakta olduğu söylemektedir. Bu kişiler, hıyarcıkları; tüm vücutta apse, kızarıklık ve çıban şeklinde anlatmışlardır. Oysa modern hastalıkta, bir hıyarcıktan fazlası nadiren görülür, en yaygın olarak kasıklarda bulunur ve Baccaccio'nun anlattığı gibi apse, kızarıklık ve çıbanlarla karakterize edilmez!

Cohn'un argümanın özü, kara ölüme neden olan şeyin, hıyarcıklı veba olmadığıdır. (Aynı zamanda bakınız: Samuel K. Cohn 2002, "The Black Death: End of the Paradigm." and "The Black Death and the Transformation of the West" (European History Series) by David Herlihy and Samuel K., Jr. Cohn)

Kara ölüm konusu incelemeye başladığımızda karşımıza Montpellier çalışması çıkmaktadır. Bu çalışmada, Montpellier'de 14. yy'dan kalma bir veba mezarlığında bulunan diş pulpası dokusunun test edilmesi sonucunda, Yersinia pestis (hıyarcıklı veba) ile ilişkili moleküllerin pozitif çıktığı iddia edilmektedir. 2007 yılında, bununla ilgili Oxford Üniversitesi'nde bir çalışma rapor edildi. Bu çalışma, 14. yy toplu mezarlarında bulunan 66 iskeletten alınan 121 adet diş üzerinde gerçekleştirildi. Kalıntılarda, Yersinia pestis'in genetik izine rastlanmadı. Bu sebeple araştırmacılar, Montpellier çalışmasının kusurlu olduğundan şüphelenmektedirler.

AĞAÇ HALKALARI VE BUZ ÇEKİRDEKLERİ: KARA ÖLÜMÜ, KUYRUKLU YILDIZLARA BAĞLIYOR

Mike Baillie, geçmişte yaşanan çok büyük salgınlardaki kuyruklu yıldız etkilerini içeren bir kitap yazmayı amaçlamamıştı. Ancak bu tarihi büyük salgınlarla aynı zamana rastlamış olan, bazı garip ağaç halkası şekilleri fark etti. Buradan yola çıkarak; insan topluluklarını zayıflatan bir tür çevresel çöküşün; insanlığı geniş çapta öldürücü viral veya bakteriyel etkilere açık hale getirdiğini düşündü. Ancak, bulmuş olduğu önünde sallanan bir iplikti ve bir kez onu çekmeye başlayınca da, kara ölüm hakkında "kabul gören ilim" çözülmeye başladı. Bu onu, dudak ısırtıcı sonuçlara götüren bir araştırmaya yöneltti.

Yukarıda belirtildiği gibi, ilk ipucu ağaç halkalarıydı. Böyle olması, Baillie bir dentrokronolojist (ağaç halkalarına bakarak tarihlendirme yapan bilim adamı) olduğu için oldukça doğaldı. Baillie, ağaç halkalarını, tarihlendirilmiş buzdan çekirdek (ice-core) numuneleri ile kıyasladı. İlginç bir şekilde kara ölüm (veba ya da salgın) zamanlarında, ağaç halkaları ve buz çekirdeklerinin her ikisi de, tamamen aynı şeye işaret ediyordu.

Analiz edilen buzdan çekirdek numunelerinde çok garip bir şey daha keşfedilmişti: Amonyum. Amonyum tabakası son 1500 yılda gerçekleşen 4 olayda da vardı. Bilim adamları, Grönland buzundaki tarihlendirilmiş amonyum tabakaları ile "uzaydan gelen cisimler"in yüksek enerjili atmosferik etkileşimleri arasında direk bir bağlantı kurdular: 539, 626, 1014 yılları ve Tunguska olayının gerçekleştiği 1908. Kısacası, buz çekirdeklerinde bulunan amonyum ile Dünya'yı bombardımana tutan gök cisimleri arasında da ilginç bir ilişki vardı.

Aslında, buz çekirdeklerindeki amonyum işareti, 25 Ocak 1348 tarihinde gerçekleşen bir depremle de doğrudan ilişkiliydi. Bu arada Baillie, vebanın, depremle gelen "atmosferik bozulma" olduğunu yazan 14. yüzyılda yaşamış bazı yazarların varlığını da farketmişti.

KUYRUKLU YILDIZLAR: DEPREMLERİ TETİKLİYOR

Baillie'nin açıklamasına göre; biz her zaman depremlerin, tektonik hareketlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını bilmiyoruz. Atmosferdeki kuyrukluyıldız patlamaları veya yerin yüzeyine etkileri de depremlere neden olabilir.

Ay ve Gezegen Laboratuvarı'nda, NASA Arizona Üniversitesi Uzay Mühendisliği Araştırma Merkezi'nin yönetici yardımcısı ve Arizona Eyalet Uzay Komisyonu'nda delege olan Profesör John Lewis'in, "Rain of Iron and Ice" (Demir ve Buz Yağmuru) adlı kitabında; Dünya'ya, düzenli bir şekilde dünya dışı cisimlerin çarptığını ifade ediyor. Çarpan kütlelerin çoğunun Tunguska'da olduğu gibi atmosferdeyken patladığını ve hiçbir krater veya uzun süreli görünür bir kanıt bırakmadığını anlatmaktadır.

Ancak uzun süreli bir kanıt yok demek; bu gezegen veya gezegen sakinleri üzerinde önemli etkileri yoktur anlamına gelmez! Dünya'nın %75'i sudur. Böyle bir olaya şahit olacak yakın bir görgü tanığının büyük ihtimalle ölmüş olacağı göz önüne alınınca; çarpmalar veya atmosferik patlamaların fark edilmesi mümkün değildir. Sonuçta deprem veya tsunamiler de bu etkilerle ortaya çıkabilir. Sonuç olarak gezegenimizdeki tüm depremlerin, tektonik olup olmadığını bilmemiz mümkün değildir. Lewis bu durumu şöyle açıklıyor:

"Ortalama bir yılda, 100 kilo ton veya daha fazla bir verimle, bir atmosferik patlama yaşanmaktadır. Bu patlamaların büyük bir çoğunluğu, uzak alanlarda veya atmosferin gözlem yapılamayan oldukça yüksek yerlerinde gerçekleşmektedir. Gözlense bile, görgü tanıkları, sadece uzaktan bir ışık parlaması görebilirler veya açık okyanuslardan gelen uzak bir gök gürlemesi duyabilirler. Bu nedenle, bunlar gözlense bile ne olduğu anlaşılamayacaktır." (Lewis, Rain of Iron and Ice)

Baillie şöyle yazıyor:

"Lewis'in açıkladığı gibi, zamanla çarpmanın derecesinin ne olduğunu, kapsamlı birçok kanıttan biliyoruz. Çarpmaların tarihi kayıtlarda olmaması gerçeği (veya bu tarihçiler veya arkeologlar tarafından kabul edilmemiş veya tartışılmamış olabilir), hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez. Neticede, geçen birkaç milenyumda Estonya, Polonya, Almanya ve İtalya'da, tarihi kayıtlarda bulunmayan, iyi açıklanmamış krater alanları bulunmaktadır. Eklenmesi gereken şey, bir parça sezgisel düşüncedir."

TUNGUSKA VE FERGANA OLAYLARI: İLGİNÇ ÖRNEKLER

Tunguska'da bir orman görüntüsü.

İşte Baillie'nin, Lewis'in D Senaryosu'ndan yaptığı bir alıntı:

"(Bu senaryoya göre) 1946 yılında, 25.000 metrik tonluk akondritik (bir tür gökkumu içermeyen meteorit) ateş topu, Özbekistan'da Fergana'nın yukarısında 11 km'lik bir yükseklikte yerel saatle sabah 4.00'de patladı. Bir megatonluk patlama, birkaç kilometre çapındaki alanda binalara zarar verdi, yoğun ısı ile alanı yalazladı ve binlerce yangına neden oldu. Yangın kontrolden çıktı ve 4.146 kişi hayatını kaybetti. İkamet eden 20.000'den fazla kişi, parlak ışıklarla ve şehirlerini alevler içinde bulmalarına neden olan ısı ile uyandı. Hayatta kalanlar, bir "deprem" rapor etti. Birkaç metrik tondaki meteorit parçaları, yanmış ve çökmüş 2.000 binanın molozları ile karışmıştı. Binanın kavrulmuş, kararmış kaya ve tuğla parçalarından ayırt edilemiyorlardı."

"Bu senaryoda, şiddetli bir depremin tersine, olan felaketin tam olarak bir çarpma olup olmadığını görüntülemenin hemen hemen bir yolu yoktur. Sonuç olarak; yüzyıllar boyu, çok sayıda kuyruklu yıldız çarpması gerçekleşmesine karşın, hiç kimse uzaydan gelen bu gerçek tehlikeden şüphelenmiyor olabilir."

Baillie'nin açıkladığı gibi, tarihte kayda alınmış çok sayıda deprem var ancak hiçbir kuyruklu yıldız çarpmasının kaydı yok! Buna karşın, çarpmaların olduğuna dair, yerin üstünde ve buz çekirdeklerinin içinde kanıtlar var. Ve kanıt olarak Tunguska var.

Tunguska olayı raporları, bize yaklaşık 900 km'lik bir yarıçap içindeki patlama bölgesinde yerin sarsıldığını söylemektedir. Böyle bir olaydan canını kurtarmış kişiler, sadece parlayan bir ışık görmüş, bir sarsıntı hissetmiş ve yüksek gürültüde bir ses işitmiş olabilirler. Eğer parlak ışık görmekten çok uzaktaysalar, ya da iç mekanlarda iseler, sadece bir depremi rapor edebilirlerdi. Kısacası, Lewis'in ortaya koyduğu bir gerçek; tarihte iyi bilinen bazı depremlere, kuyruklu yıldızların sebep olduğudur.

BÜYÜK ANTİOCH DEPREMİNDE: ZANLI "KUYRUKLU YILDIZ"

M.S 526'da gerçekleşen büyük Antioch depremi, John Malalas tarafından şöyle anlatılmaktadır:

"Binaların altındaki toprakta yanan bu şeyler, tamamen yanıp kül oldular. Havada ateş kıvılcımları göründü ve bu kıvılcımlar, yıldırım çarpmış gibi herkesi yaktı. Yerin yüzeyi kaynadı ve binaların temellerine, bu depremle ortaya çıkan beklenmedik olaylar isabet etti ve bu binaların temellerini, ateş yakarak küle çevirdiBu ateşin yağmur gibi yağması, muazzam ve inanılmaz mucizeydi. Devasa bir fırından yağan yağmur, alevler sağanak gibi boşanıyordu…Sonuç olarak Antioch ıssız ve harap hale gelmişti…Bu terörde, yaklaşık 250.000 kişi hayatını kaybetti." (Jeffreys, E., Jeffreys, M. and Scott, R. 1986, The Chronicle of John Malalas, Byzantina Australiensia, Australian Assoc. Byzantine Studies 4, Melbourne.)
                                                                                    
Baillie, İÖ 12. yüzyılda Doğu Akdeniz'deki Bronz çağının sonundan beri süre gelen olayları, bu tarz bir dizi çarpma veya yerin üstünde meydana gelen patlamaların daha iyi açıkladığını da belirtmektedir. O zamanlarda da, birçok büyük yerleşim yeri yok oldu ve tamamen yandı. Tüm bu olaylardan şu süper doğa-üstü "deniz insanları" sorumlu tutuldu. Eğer durum buysa, eğer bu bir kuşatma ve bir fetih ise, en azından bunun için bir kanıt olmalıydı.

"GÖKTAŞI TEHDİDİ"Nİ CİDDİYE ALMAMAK: İNSANLIK İÇİN BÜYÜK FELAKET!

Baillie, kitabında, geçmişte meydana gelmiş; yeterince bilinmeyen birçok felaketin, çarpan kuyruklu yıldızlarla ilintili olabileceğini söylüyor. Bunu ciddiye almamanın, insanlık için çok tehlikeli sonuçlar doğuran bir yanılgı olabileceğini ilave ediyor.

Baillie'nin sorduğu ve cevaplayamadığı soru ise şu: "İnsanlığın tarihi şuur-altında olan geleneksel ve kökleşmiş bir kuyruklu yıldız korkusu"nu, niçin insanlar sorgulamıyor? Evet, belli başlı akademik çevrelerin dışında bu soruları soran kişiler var. Ancak tüm iyi ortak kanıya karşılık, niçin bu konu, bu kadar geniş çapta ve sistematik bir şekilde görmezden geliniyor, dışlanıyor ve alaya alınıyor?

Apophis göktaşı

Garip olanı, birçok üst seviyedeki bilim adamı ve devlet kurumları, tüm bunları ciddiye aldığını açıklamasına rağmen (örneğin Lewis), "bu konu", hala görmezden geliniyor, dışlanıyor ve alaya alınıyor! Baillie, kitabında şöyle devam ediyor:

"Okurların bu tehlikeyi abartılı bulma ihtimaline karşı, gelecekte olacak bir olayı anlatmak için burası iyi bir yer: 13 Nisan 2029'da Apophis adı verilen bir asteroit, 50.000 km'den daha az mesafeyle Dünya'nın yakınından geçecek. Eğer bu tarihte hala hayattaysanız ve gökyüzü bulutlu değilse, çıplak gözle bu asteroitin geçisini görebileceksiniz. Apophis'in çapı, 300 m'den daha büyüktür. Eğer o Dünya'nın yakınından geçtiği zaman, uzayda sadece belirli dar bir pencereye yolu düşürse; daha sonra, 2036 yılında geri dönecek ve Dünya'ya çarpacak (bu dar pencere, Dünya'nın yerçekiminin Apophis'in yörüngesini saptırdığı bir noktadır ve bu da asteroitin 2036'da Dünya'ya çarpmasını kesinleştirmektedir). 

"Eğer Apophis, Dünya'ya çarparsa, bu çarpışmanın etkisi 3000 megaton kadar olacaktır. Gezegenin herhangi bir yerinde gerçekleşecek böyle bir çarpmanın şu anki medeniyetimizi çökerteceği ve hayatta kalanları da, mecazen konuşursak; Karanlık çağlara geri döndüreceğini belirtmek tamamen akla uygundur, (böyle bir olayın, birbirine bağlı para, ticaret ve ulaşım sistemlerinin tamamını vurarak, finans ve sigorta piyasası gibi küreselleşmiş kurumları çökerteceği düşünülmektedir). Uzaydan bir çarpma, kurgu değildir ve son birkaç milenyumda bir dizi çarpma gerçekleştiği kuvvetle muhtemeldir. Fakat yine de, bazı nedenlerden dolayı, geçmişi araştıran çoğu insanın, kaçındıkları veya görmezden geldikleri bir meseledir."

MODERN KANITLAR: KUYRUKLU YILDIZ DEPREMLERİNE VE SALGINLARINA IŞIK TUTUYOR

Bilim çevrelerinin yeterince bu meselenin önemini kavrayamaması bir yana; Baillie, modern kanıtlardan bahsediyor. Bu kanıtların bazıları, 14. yy.'da Dünya'nın uzaydan bombardıman edildiğini gösteren, dünya çapında bir mitle ilişkilendirilmektedir. Ve bu sadece 25 Ocak 1348'deki depremin nedeni değil, aynı zamanda "kara ölüm"ün de nedeni olabilir. Baillie, aşağıda Ziegler'ın çalışmasında yer alan modern kayıtlardan alıntı yapmaktadır:

"Kuraklık, seller, depremler, çekirgeler, yer altı gürlemesi, hiç duyulmamış fırtınalar, yıldırımlar, ateş tabakaları, olağanüstü büyüklükteki dolu taneleri, gökten ateş, kötü kokan duman, bozulmuş atmosfer, muazzam ateş yağmuru, duman kütlesi."

"Salgının ortaya çıkmasından önce görülen siyah bir kuyruklu yıldızla ilgili tüm kayıtları derleyen Ziegler; ağır sis ve bulutlar, kayan yıldızlar, sıcak hava dalgası, ateşten bir sütun, şiddetli bir yer sarsıntısı, İtalya'da vebanın takip ettiği depremlerin de dahil olduğu gittikçe artan bir faciayla karşılaştı."

1340 yılında, bu olay olurken, bir dizi depremler meydana geldi. Baillie'nin alıntı yaptığı, Rosemary Horrox'un kitabı; "Kara Ölüm"de; Padualı çağdaş bir yazarın, 25 Ocak 1348 yılında sadece büyük bir deprem olmadığını anlattığını görüyoruz:

"Empero Lewis'in 31. yılında, Aziz Pavlos'un Din Değiştirmesi Bayramı (25 Ocak) zamanı, Carinthia ve Carniola boyunca herkesin kendi yaşamı için korktuğu çok şiddetli bir deprem gerçekleşti. Artçı şoklar gerçekleşiyordu. Bir gecede yer 20 kez sallandı. 16 şehir yerle bir oldu. Bu şehirlerde oturanlar öldüler… 36 dağ kalesi ve içlerinde yaşayanlar yerle bir oldu. Hesaplara göre 40.000'den daha fazla insan yer tarafından yutuldu." Yazar Rosemary Horrox, aldığı bir mektuba dayanarak şunları söyler:

"Aynı mektupta, bu yıl(1348) gökten yağan ateşin 16 gün boyunca Türkler'in topraklarını küle çevirdiğinden, birkaç gündür, gökten kurbağa ve yılan yağdığından, bununla birçok kişinin öldüğünden, salgın bir hastalığın (veba-taun) Dünya'nın birçok yerine yayıldığından bahseder."

Samuel Cohn kitabında:

"Kudüs'de, Saint George'daki gibi bir ejder, yoluna çıkanların hepsini yiyip tüketti… Gökten yumruk büyüklüğünde, 8 bacaklı çok miktarda kurt yağması ile 40.000 nüfuslu bir şehir tamamen yok oldu. İnsanlar onların kötü kokusu ve zehirli buharı ile öldüler." Samuel Cohn, Dominikli bir keşişin hikâyesine yer verir:

"Çin'in bazı yerlerindeki şiddetli kurt ve yılan yağmurları çok fazla sayıda insanı yiyip bitirdi. Ayrıca, kar şeklinde (kül) gökten yağan bazı ateş parçaları, dağları, toprakları ve insanları yaktı. Ve bu ateşten, veba getiren bir duman ortaya çıktı ki; bu dumanı koklayan herkes ve aynı zamanda sadece görenler de 12 saat içinde öldüler." Cohn, şöyle devam ediyor:

"Louis Sanctus, veba(plague) ile ilgili titiz raporunu vermeden önce… Hindistan boyunca, eylül ayındaki kurbağa ve yılan sellerinin, ocak ayında Cenevizliler'in gemileri ile vebayı, Avrupa'ya getirişinin bir işareti olduğunu iddia ediyordu."

İngiliz tarihçi Henry Knighton ise şöyle diyordu: "Napoli'de tüm şehir deprem ve şiddetli fırtına ile yerle bir olmuştu."

Neticede pek çok tarihçi, dünya çapında gerçekleşen depremlerin, eşi benzeri görülmemiş veba salgınlarının habercisi olduğunu rapor etmişlerdir.

Birçok şehri, kasabayı, kiliseyi, manastırı, kuleyi insan ve yük hayvanları ile birlikte yerle bir eden bu depremlerin en kötüsü, Avusturya'nın güneyindeki Villach'ı vurmuştu. İtalya, Almanya, Avusturya, Slovenya ve Polanya'daki tarihçiler, Villach'ın bir depremle battığını, sadece 10 kişinin hayatta kaldığı söylemişlerdir.

KUYRUKLU YILDIZ PATLAMA RÜZGARLARI: "KARA ÖLÜM-VEBA" MI GETİRİYOR?

Horrox, yayınladığı Almanca bilimsel bir eserde şunları yazar:

"Ölüm oranları, doğal felaketlere bağlı olduğu kadar; Dünya'nın çeşitli bölgelerinde enfekte olmuş, kokuşmuş ve zehirli havayı solumaya da bağlıdır… Ben, onun Aziz Pavlos gününde (1348) gerçekleşen depremde, su buharı ile açığa çıkmış olan kokuşmuş hava olduğunu söylüyorum. Diğer deprem ve patlamalarda açığa çıkan bu kokuşmuş hava, yerin üstündeki havayı enfekte etmiş ve Dünya'nın çeşitli yerlerinde insanları öldürmüştür."

Baillie'nin belirttiği gibi, eğer sık sık bahsedilen bu depremler, gerçekte kuyruklu yıldız çarpmalarının bir sonucu ise, sonrasında açığa çıkan bozulmuş hava, bir veya iki nedenden kaynaklanabilir: atmosferdeki yüksek enerjili kimyasal bir dönüşüm veya Dünya'nın gazını boşaltması. Alman tarihçi Hecker, bu konuda şunları yazar:

"Kıbrıs adasında, Doğu'dan gelen bir veba, ortaya çıkmıştı; bir deprem adanın temellerini sarstığı zaman ve bu depreme korkunç bir kasırga eşlik ettiğinde, ada sakinleri dehşet içinde kaçtılar… Deniz taştı.. Depremden önce, hastalık taşıyan bir rüzgâr, çok zehirli bir koku yaydı. Öyle ki birçok kişi bundan çok etkilendiler ve birdenbire yere yığılıp kaldılar, korkunç bir acı içinde son nefeslerini verdiler... Gerçekte ise, rapor edilen korkunç bir meteorun, Doğu'da Dünya'ya çarptığı ve etrafındaki havayı enfekte ederek, 100 fersahtan daha fazla bir alanla birlikte her şeyi yerle bir ettiğiydi."

Jon Arrizabalaga, eğitimli insanların kara ölüm gerçekleşiyorken, kara ölüm hakkında ne söylediklerini anlamak için yazılardan bir seçme derledi. Doktorların ve diğer tıp insanlarının, 1348 yılında vebayı tanımlamak için kullandığı terimler hakkında şunları yazdı:

"Bunlardan biri olan Jacme d'Agramaont, kara ölümü bir 'epidemi veya salgın(veba) ve insanları öldüren şey' manasında kullandı. Agramaont, salgın(epidemia) terimi ile ilgili hiçbir endişe verici şeyin olmadığını söyledi, ancak öldürücü salgın hastalık (pestilencia) ile kastetdiği şeyi kapsamlı şekilde açıkladı. Isidore tarafından Etymologiae eserinde ortaya konulan bir bilgiye göre; Agramaont, bu ikinci terime (pestilencia), çok özel bir etimoloji kazandırdı. Etymologiae eseri, Orta Çağ'da; Avrupa çapında yaygın kabul gören bir eserdi. 'Pestilencia' kelimesini hecelerine ayırdı ve her bir hecenin belirli bir anlamı vardı: Pes=tempesta: fırtına, bora; te=temps: zaman; lencia= chardat: parlaklık, ışık. Bundan dolayı Agramaont, 'pestilencia'(Türkçesi: veba, taun, ölümcül salgın hastalık) kelimesinin; 'yıldızlardan gelen bir ışığın neden olduğu, şiddetli fırtına zamanı' olduğu çıkarımını yaptı."

Bu olurken, Seville'li Isidore, aynı zamanda ağaç halkaları ve buz çekirdeği çalışmalarında da ortaya çıkan; Avrupa üzerindeki bir diğer kuyruklu yıldızın bombardıman devrinden sonra uzun yaşamadı.

BÜYÜK İMPARATORLUKLARI YIKAN: KUYRUKLU YILDIZLAR MI?

17 Ağustos 1999'da "The Knight Ridder Washington Bürosu", Robert S. Boyd, tarafından yazılan bir makaleyi yayınladı. Makalenin başlığı şuydu: "Kuyruklu yıldızlar dünyanın en büyük imparatorluklarının yıkılma nedeni olabilir." Söz konusu makale aşağıdaki bilgileri veriyordu:

"Ağaç halkalarının analizi, Dünya'nın değişik bölgelerinde MS 540 yılında iklim değişikliği yaşandığını göstermektedir.  Kuzey Avrupa, Sibirya, Kuzey Amerika'nın batısı, Güney Amerika'nın güneyinde sıcaklık, ağaçların büyümesini engelleyecek kadar düştü. Tarihi kayıtlar ve mitolojik hikâyelerle ilgili bir araştırmanın, aynı zaman periyodunda; gökten gelen korkunç bir felaketi işaret ettiği iddia ediliyor. 540-541 yıllarında Gaul'deki tüm gökyüzünü ateşler içinde yakan çok büyük bir kuyruklu yıldıza atıf yapılıyor. Efsaneye göre, Kral Arthur, aşağı yukarı bu zamanda öldü ve Kral Arthur ile ilişkilendirilen Kelt mitolojisi, parlak gök tanrıları ve ateş yıldırımlarına imada bulunmaktadır.

"530'lu yıllarda, sıra dışı bir meteor yağmuru, hem Akdenizli hem de Çinli gözlemciler tarafından kayıt altına alındı. Meteorlar, atmosferde yanan kuyruklu yıldızın ince tozlarından kaynaklanmaktadır. Buna ek olarak, Kuzey İrlanda'daki Armagh Gözlemevi'nden bir grup astronom, 1990 yılında, MS 400 ve 600 yılları arasında Dünya'nın kuyruklu yıldız bombardımanı riski altında olmuş olduğunu söyleyen bir araştırma yayınladı. Ürün yokluğunu takip eden kıtlık ve hemen ardından gelen ve 6. yy. ortalarında tüm Avrupa'yı etkisi altına alan hıyarcıklı veba.

"Bu zamanda, Roma İmparatoru Jüstinyen, bozulmaya başlayan Roma İmparatorluğu'nu yenilemeye çalışıyordu. Ancak planı, 540 yılında başarısızlığa uğradı ve bunu Roma için karanlık çağlar ve ardından İslam'ın yükselişi izledi."

Sürekli olarak "bozulmuş bir atmosfer", "nefes al ve öl" durumuna işaret eden bu devirden kalma geniş bir materyal yığını vardır. Bir şekilde okyanuslar, depremlerin yanı sıra kuyruklu yıldız ve gökteki ateş toplarına da ev sahipliği yapmaktaydı. Paris Tıp Fakültesi'nin 1348 yılında hazırladığı bir rapor, şunu söylemektedir:

"Bozulmanın muhtemel bir diğer nedeni, depremlerin neticesinde Dünya'nın merkezinde kapana sıkışmış çürüme sızıntısıdır ki; bu gerçekten yakınlarda olmuş olan önemli bir şeydir.

Kısacası Fransızlar, bu zamanda kuyruklu yıldız çarpmalarından kaynaklanan bir seri depremin farkındaydılar. Bu dönemdeki bir rapor; bir depremin altı gün sürdüğünden ve on gün sürdüğü iddia edilen bir diğerinden bahsetmektedir. Böyle olaylar, öldürücü olabilen, her tür hoş olmayan kimyasalları üretip ortaya çıkarabilirler.

YAKIN ZAMANIN BİR FELAKETİ: NYOS GÖLÜ GAZ PATLAMASI

Nyos gölünün, mavi renkteki suları, gaz çıkışından sonra derinden yüzeye çıkan demirden zengin suyunun, hava ile okside olmasından dolayı koyu kırmızıya dönmüş hali.

Nyos Gölü Gaz Patlaması, Kamerun 1986:

"1984'de Monoun Gölü'nde ani bir CO2 çıkışı gerçekleşmiş ve yerel halktan 37 kişi ölmüştü. Nyos Gölü'nde benzer bir tehlike beklenmiyordu. Ancak, 21 Ağustos 1984 yılında, Nyos Gölü'nde, yaklaşık 1,6 milyon tonluk ani bir CO2 çıkışını başlatan bir patlama gerçekleşti. Gaz yakınlardaki vadiye doğru ilerledi, hava ile yer değiştirerek gölün etrafında; çoğunluğu kırsalda yaşayan köylüler olmak üzere 1.800 kişi ile bunun yanında 3.500 ahır hayvanının boğulmasına neden oldu. Orada ikamet eden 4.000 kişi alandan kaçtılar ve gaz nedeni ile bu kişilerin çoğunda solunum yolları problemleri, yanma ve felç gelişti. Bu felaket boyutlarındaki gaz kaçışını neyin başlattığı bilinmiyor. Çoğu jeolog bir göçükten şüpheleniyor, ancak bazıları, göl yatağında gerçekleşen küçük bir volkanik patlama olduğuna inanıyorlar.

Bir kilometre küp gazın açığa çıktığına inanılıyor. Çünkü CO2 havadan daha yoğundur. Gaz, Nyos Gölü'nün dayandığı dağlık alana ve iki vadinin birleştiği yere doğru onlarca metre derinlikteki bir tabakanın içine aktı. Akarken hava ile yer değiştirdi ve yok olmadan önce tüm insan ve hayvanları boğdu. Normalde gölün mavi renkteki suları, gaz çıkışından sonra derinden yüzeye çıkan demirden zengin suyun hava ile okside olmasından dolayı koyu kırmızıya döndü. Gölün seviyesi, gaz çıkışıyla bir metre kadar düştü. Gaz çıkışı muhtemelen gölün sularının taşmasına da neden oldu. Gölün yakınındaki ağaçlar yıkıldı.

BAİLLİE'NİN YAKALADIĞI İŞARETLER DOĞRU: ANCAK ÇÖZÜM YOK!

Baillie, bizi rakamlar ve grafiklerle bilime götürüyor ve kara ölüm konusunda deneyimli kişiler tarafından açıkça anlatılan bu verileri bize gösteriyor. Ancak bazı nedenlerden dolayı; modern tarihçilerin hepsi, ateş yağmurları, ölüm ve öldürücü hava gibi işaretlerin hepsinin, korkunç bir felaket için sadece bir metafor(mecazi) olduğunu düşünüyorlar. Ancak, kuyruklu yıldız, tsunami, karbondioksit, buz çekirdekleri ve ağaç halkaları konusunda bağımsız çalışanlar, Dünya'daki insan topluluklarının büyük bir kısmını yok eden "kara ölüm" dönemlerinde; dünya çapında çok garip şeylerin olduğuna dair bazı veriler elde etmişlerdir. Baillie, yakaladığı işaretlerin önemini aşağıdaki sınıflandırmayla şöyle vurguluyor:

"Entellektüel olarak, bu konuda, dünyanın giderek ikiye ayrıldığı aşikardır. Tarih ve arkeoloji alanlarında çalışan bazı kimseler, uzaydan bir çarpma sonucu etkilenen insan toplumlarının bulunduğuna dair bir kanıt göremediler. Ancak bu bakış açısını doğru bulmayan ve Dünya ile çarpışan objelerin varlığı konusunda uzman olan bilim insanlarının görüşleri, bu konuda farklıdır. Bu ikinci grubun ciddi bazı üyeleri, son beş milenyumda çok sayıda yıkıcı çarpışmanın olduğu konusunda hiçbir şüphe taşımamaktadırlar. Ancak maalesef hiç kimse henüz bu konuda konuşmuyor."

Baillie'nin kitabında, "kara ölüm"ün Debris kuyruklu yıldızının çarpmasına bağlı olarak ortaya çıktığı teorisini destekleyen oldukça yeterli kanıt bulunmaktadır. Debris kuyruklu yıldızının çarpması, 1994 yılında Shoemaker-Levy kuyruklu yıldızının parçalarının Jüpiter'e çarpmasına benzemektedir. Bu ölümlerin tam olarak nasıl olduğu meselesine bakacak olursak; bu konu elbette çok sayıda faktörler içermektedir: depremler, seller, tsunami, ateş yağmurları, yüksek enerjili patlamalarla ortaya çıkan amonyum ve hidrojen siyanür kimyasalları ve hatta kuyruklu yıldızların doğurduğu hastalık patojenleri.

Bu konunun önemli uzmanlarından Baillie'nin, araştırmalarından çıkardığı önemli sonuç; çok da uzak olmayan bir gelecekte Dünya, beklenmedik şekilde bir kuyruklu yıldız bombardımanı ile karşılaşabilir. Bunun sonucunda ortaya çıkacak yaygın salgın hastalıklar; yahut tarihsel adıyla kara ölüm-veba ile yüz yüze gelebilir. Yine Baillie'nin ifadesinden anlaşılacağı gibi; maalesef bu konuda ne bilim dünyası ne de toplumlar, gerekli bir bilince sahip olmaktan çok uzaktır.

SONUÇ

Baillie'nin endişe ve uyarılarına aynen katıldığımızı söylemekle beraber; bizim tespitlerimiz sadece "tarihsel ve bilimsel veriler"e dayanmıyor. Geçmişin ve geleceğin haberlerini en kesin bir şekilde bilen; her şeyden haberdar; her şeyin kaderi, rızkı, yönetimi, eceli, rahmeti ve cezası elinde olan Yüce Allah; Kitabı Kur'an'da, bu konuda bizi hem bilgilendiriyor, hem uyarıyor, hem de tehdit ediyor. Sitemizde de "Eski Kavimler" diye nitelendirdiğimiz; tarih olmuş kavimlerin aynı zamanda kendi mezarları olan yurtları, kalıntılarıyla gerçeğe şahitlik ediyor. Sonsuz akıl-ilim ve hikmet sahibi olan Yüce Rabbimiz bize; Kur'an'da bakın ne diyor: "Gezin, görün, bakın geçmiş kavimlerin akibeti nasıl olmuş?"

Kur'an; kendilerine rahmet elçileri gönderilmiş eski milletlerin; bu elçilerin uyarılarına karşı; tehdit ve alayla karşılık verdiklerini; hatta "doğru sözlü iseniz o vadettiğiniz azabı getirin" diyerek meydan okuduklarını; kurtuluşlarını isteyen rahmet elçilerini ölümle tehdit ettiklerini bize bildiriyor. Yine Kur'an, bize bildiriyor ki; "eski kavimlerin helakı" genellikle "kuyruklu yıldızların ilahi top atışları"yla gerçekleşmiştir.

Bu "ateş topları"; o kavimlerin yurtları üzerinde patlayarak; İblis'in tuzağına düşmüş bu milletlerin trajik akibetlerini simgelemektedirler. İşte, Kur'an'ın, bu elim yok oluşlarla ilgili beyanları... İşte kuyruklu yıldızlarla gelen ve eski milletlerin helaklarını karakterize eden anahtar kavramlar:

"Nuhas"(yakıcı manyetik rüzgar); "sayha"(öldürücü ses etkisi); "saika"(yere vuran çarpılış); "taş-dolu kasırgası"(kuyruklu yıldız parçaları); "gökten indirilen ve neredeyse ışığı gözleri kör edecek olan buz dağı"(kuyruklu yıldız vurması); "gölge günün azabı"(yaklaşan kuyruklu yıldızla oluşan bulut-gölge); "gökten indirilen sarsıcı bir kütle"(göktaşı-kuyruklu yıldız); "sarsıcı ve takipçi"(kuyruklu yıldız ve kuyruğu); "Şira"(kuyruklu yıldızıyla) Nuh, Ad, Semud, Medyen, Lut kavimlerini helak ettik". "Rihen sarsaran"(şiddetli dondurucu(kavurucu) rüzgar); "Rih el-akim"(her şeyi, çürümüş, süprüntü haline getiren, kökünü kesen rüzgar); "nefha"(koku-gaz-duman); "o zalimlerin üzerine gökten ricz(azap-veba) indirdik".

İşte hiçbir şüpheye yer vermeyecek açıklık ve şiddette; eski kavimlerin akibetini ve ibret alınmazsa, bugünkü insanlığın geleceğinin ne olacağını ortaya koyan anahtar kavramlar. İşte, dünyayı ve insanlığı ele geçirmek için sinsice "kadim planlar" işleten "İblis'in kölelerine ve yandaşları"na karşı, Yüce Allah'ın uyarısı ve tehdidi...İbret alan yok mudur?

Hilal Nevruzoğlu
Kader Demirpehlivan
yaklasansaat.com

02/2010

Kaynaklar:

1) sott.net/articles/show/145683-New-Light-on-the-Black-Death-The-Cosmic-Connection 
(New Light on the Black Death: The Cosmic Connection, Mike Baillie, Dendrokronolojist, Quenn's University, Belfast, İrlanda, Tempust tarafından basıldı, 2006.
2) cosmology.net/Nörofizyolojist Dr. Rhawn Joseph'in makalesi
3) news.nationalgeographic.com


Untitled Document
ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.