Untitled Document
 
www.yaklasansaat.com




 


Eski Kavimler/Kur'an'ın Işığında: İsrailoğulları/ "Altın Avcıları": "Gerçek Tur Dağı"nı Keşfetti

"ALTIN AVCILARI": "GERÇEK TUR DAĞI"NI KEŞFETTİ

Sina Dağı(Tur-i Sina)(*), Dünya üzerindeki en kutsal yerlerden birisidir. Bugün Mısır Sina Yarımadası'nda bulunan ve hiçbir inandırıcı kanıt taşımayan sözde Musa Dağı, turist tuzağı olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Putperest Doğu Roma, İsa'nın getirdiği hak din İslam'ı, Pavloscu Hıristiyanlığa dönüştürürken; hakimiyet alanlarında insanlığı etkilemek üzere, bir sürü "kutsal yer" ihdas etti.

Nitekim, Hıristiyanlığı, "kendi paganizmi"ne benzeterek kabul eden Doğu Roma(Bizans)'ın, vizyoncu imparatoru Konstantin, oğlunu ve karısını öldürdükten sonra annesini Orta Doğu'ya gönderir. Konstantin'in annesi Helene, oğlu Kostantin gibi şeytani vizyonlarla hareket eden bir "meczup"tur. Bu şeytani vizyonlarla, Orta Doğu'da birçok "kutsal yer" keşfeder. Cebeli Musa(Musa Dağı)'da bunlardan birisidir. Helene, kendi adıyla bu dağın eteğinde bir kilise yaptırır. Bu kilise, İmparator Jüstinyen zamanında, bugünkü Katerina Manastırı'na dönüştürülür. İşte o gün bugündür, bu "manastırlı sahte Musa Dağı", turizme hizmet eder.

Aşağıda vereceğimiz "Çıkışın Altını"(The Gold of Exodus) romanının özeti, doğru Sina(Tur-i Sina) dağının keşfiyle ilgili gerçek bir keşif macerasıdır. Romanın kahramanları ve yazarı Howard Blum, Amerikalı'dır.Gerçek Tur-i Sina(Musa'nın Dağı)'yla ilgili bu yürek hoplatan "gerçek hikaye", modern maceracıların başından geçen olayları anlatmaktadır.

Bu keşfin kahramanlarından birisi, Larry Williams; Amerikan Senatosu'nun Cumhuriyetçi Parti'den Montana adayı ve bir milyonerdir. Diğeri, onun arkadaşı Bob Cornuke; emekli polis ve SWAT timinin eski üyesidir. Onları, İsrailoğulları'nın kaçarken yanlarında götürdükleri "efsanevi çıkışın altını"nı bulma ümidi, Sina Dağı'nın, "gerçek yeri"ne götürmüştür.

Ancak altın avcısı bu iki Amerikalı maceracıdan önce; başka bir Amerikalı olan Ron Wyatt, dağı keşfetmişti. Ve altınları ele geçirme macerası, Suudi polisinin operasyonu ile başarısızlığa uğramıştı. Bu gerçek hayattan alınmış romanda, Ron Wyatt'ın macerası da yer almaktadır.

Tur Dağı'nın, Kuzey Batı Arabistan'ın Medyen coğrafyasında bulunduğunu, bu bölgede yaşayan Bedevi Araplar, elbette önceden biliyorlardı. Ancak Suudi Arabistan'ın, bu dağla ilgili arkeolojik araştırmaları yapıp, yapmadığını bilmiyoruz. Şayet yapmışsa da, bazı nedenlerden ötürü açıklamıyor. Yabancı arkeologların çalışmasına da izin vermiyor. Suud Krallığı, bu dağın çevresini, "arkeolojik sit alanı" ilan ederek; yabancı araştırmacılara ve ziyarete kapalı tutuyor. Harvard'da bulunan Pensilvanya Üniversitesi'ndeki Kitab-ı Mukaddes uzmanı öğretim üyeleri, gerçek Sina Dağı'nın, Kuzeybatı Arabistan'da bulunduğuna dair güçlü kanıtları tartışıyorlardı.

Sahte Tur Dağı ve eteğinde "Saint Catherine" Manastırı.

Bir tarafta bu tartışmalar sürerken; Altın avcısı Williams ile Cornuke, Suudi Arabistan'a girmeye ve bu Dağ'a gitmeye karar verirler. Ancak Suudi Arabistan'a gitmek için vize alamazlar. Arabistan'a gizlice sokulurlar. Ve onlar, Cebel al Lawz olarak bilinen Musa Dağı(Tur-i Sina)'yı, Ron Waytt'tan sonra bir kere daha keşfederek, şaşırtıcı delillere ulaşırlar.

Onlar, "Altın Sığır"a tapılan "sunak taşı"nın kalıntılarını bulurlar. Musa'nın dikilmesini emrettiği 12 sütuna, "Musa'nın uyuduğu mağara"ya; Allah'ın, Musa'ya vahyettiği Tur Dağ'ının "Allah'ın nuruyla kavrulmuş tepesi"ne ve İsrailoğulları'nın orada yaşadığına dair, daha birçok "arkeolojik kanıt"a ulaşırlar.

Aşağıda özetini bulacağınız romanda; "Çıkışın Altını" aşkına Amerikalılar'ın, tüm İlahi dinleri ve insanlığı ilgilendiren "kutsal bir mekan"ın "gerçek yeri"ni; yani "Gerçek Tur Dağı"nı nasıl keşfettiklerinin hikayesini bulacaksınız:

(*) Tur-i Sina= Tur Dağı= Sina Dağı= Musa Dağı= Cebel-i Musa= Cebel al Lawz= Horeb Dağı

"ÇIKIŞIN ALTINI- GERÇEK SİNA DAĞI'NIN KEŞFİ"
(THE GOLD OF EXODUS- THE DİSCOVERY OF THE TRUE MOUNT)

DOĞU BEYAZIT- TÜRKİYE - 1986

"Fasold'un, Suudi Arabistan'a gelme nedeni açgözlülüktü. O, Nuh'un Gemisi'nin kalıntılarını bulmak için katıldığı seferin bir parçası olarak, bir Türk kasabası olan Doğu Beyazıt'ta, baharın çamurunda, kağnılı bir gezi yaparak, melankolik bir gün geçirmişti. Derin denizde kurtarma işçisi ve maceracı olan Fasold, Türkiye'deki gezisi için ilişki kurduğu Hıristiyan arkeolojistlerden oluşan grubun içinde, yalnız adam olduğunu anladı. Onun içini asıl kemiren şey, birlikte seyahat ettiği inananların, bu kadar saf olmasıydı.

"Onlar cehennemi istedikleri için, İncil'in doğru olduğuna inanmaları gerekli" diye şikayetlendi.

Fasold, Nuh'un Gemisi'nin kalıntı delillerinin, Ararat Dağı'nda bulduğuna inanan, birçok araştırmacıyı, makinesiyle hayal kırıklığına uğratmış oldu.

Eğer Fasold'un alıcı aletlerinin, çubuklarını tuttuğu yerin yakınlarında gömülmüş bir metal varsa, Fasold, onu mutlaka bulurdu. Hatta daha iyi bir şekilde, gömülü objenin yaydığı akımın türünü bakarak; kurşun, teneke, alüminyum ve hatta altın ya da gümüş olduğunu anlıyordu.

Bununla beraber Fasold'un onlara katlanmasının, başka bir nedeni vardı. O her zaman macera peşinde koşardı. Fakat Türkiye'deki bir aydan sonra, yeterince macera yaşamıştı. Ancak Nashville'deki anestezi doktoru Ron Wyatt, Ankara'daki Kent Otel'in lobisinde, Fasold'u bir köşeye çekip, tatlı dille yeni bir macerayı fısıldıyordu.

Wyatt, Nuh'un Gemisi'ni bulmak için, Tanrı'dan bir misyonla görevlendirildiğini söylemeyi huy edinmişti. Hatta kendi alaycı inanmaz kişiliğine rağmen, bu mesihçi rolüne gerçekten inanıyordu. Öğlen güneşi, perdeden geçmeye çalışıp, parça parça odaya giriyordu ki, Wyatt, baştan çıkarıcı bir kadın provakatörlüğüyle, Fasold'u en çok heyecanlandıracak şeyin üstüne oynadı: Hazine. Suudi Arabistan'daki bir dağın eteklerinde gömülü bulunan bir hazine biliyordu. Wyatt şöyle diyordu:

"Senin makinenle hazineyi bulmamız çok kolay olacak." Fasold atıldı:

"Ron! Arabistan'a gitmeye vaktim yok."

Fasold hala homurdanıyordu. "Eve gitmem gerek. Suudi Arabistan'a hiçbir şekilde turist vizesi alamazsın. Onlar turist vizesini hediye etmiyorlar."

"İddiaya var mısın, ya hacılar?" diye diklendi Wyatt.

Cidde'den, Tebük'ün kuzeyine olan gece uçuşu, kısa bir atlamaydı. Ancak heyecanlı olan Fasold, geçmişte Lawrence ve John Philoy'u, Arabistan'a neyin çektiğini düşünmeden edemedi.

Ankara'dan ayrılmadan önce, soğuk algınlığı için aldığı yüksek dozajdaki ilacın yan etkilerinden dolayı, Fasold'un yanındaki Samran El Mutayni, derin bir şekilde uyuyordu. İşte bu Samran, karışık son 24 saat içinde Fasold'un ev sahibi ve dostluk gösteren arkadaşı olmuştu. Sadece birkaç gün önce, beklenmedik bir şekilde Nuh'un Gemisi araştırma çukurunda gözükmüş ve kendisini, Wyatt'ın arkadaşı olarak tanıtmıştı. Fasold, ilgi ve hayranlık karışımı bir duyguyla Samran'ın, Suudi Konsolosluğu'ndaki ilerleyişini seyretti. Ve birkaç saat sonra Suudi subayının bizzat kendisi(!), 3 tane vizeyi otelde onlara teslim etti.

Tur Dağı'nın, "mağara"nın bulunduğu ön kısmından bir görüntüsü. Arkada "yanık tepe" görünüyor.

Fasold'un bildiği ikinci şey ise, Tebük'e uçak biletlerinin, Samran tarafından alındığıydı. "Bana parayı ödeme" diyerek Arap zerafetini gösterdi. Ancak Fasold, bunun aklından en son geçen şey olduğunu söylememek için kendini zor tuttu. "Elbette siz, benim ülkemde benim misafirlerim olacaksınız. Benim evimde kalacaksınız." diye Samran devam etti. "Elbette" diyerek Fasold, dostça destekledi. Havaalanına gitmeden önce, yapmaları gereken son bir iş daha vardı. Samran ve Wyatt, Fasold'un imzalaması için bir kontrat hazırlamış gözüküyordu. Bu kontrat şöyleydi:

"Bay Fasold ve Bay Wyatt, özel mineral tanıma araçlarını sağlayacak ve Bay Samran El Muteyni'nin gösterdiği yerlerde inceleme yapacak. Ticari minerallerin bulunduğu yerlerde, bu incelemeler sürdürülecek. Bay Samran El Muteyni, kazancın % 75'ini alacak. Bay David Fasold ve Bay Wyatt, kazancın % 25'ini alacak."

Fasold, Samran ve Wyatt tarafından, çok aceleci bir şekilde kandırıldığını düşünmekten kendisini alamadı. Buna rağmen Suudi Arabistan'a bedava bir gezi kazanması, kolay elde edilebilecek bir şey değildi. Üstelik bir de hazine bulma ihtimali vardı. Eh, madem bu adamlar, bu konuda, bu kadar istekliydi, o zaman buna katlanabilirdi. İsminin yazılmış olduğu yerin hemen altına imzasını attı. Uçak da Tebük'e inmişti.

3 tane Mercedes Sedan, 1 tane Cadillac, en azından 2 tane Land Rover, 1 Toyota Scout ve 4x4 araba. Samran'ın 3 karısı, saygılı, hürmetkar. Fasold'un hesabına göre, 100 ya da daha fazla personel çalışmaktaydı. Taşıdıkları ağırlıklara rağmen, ilkokul öğrencilerinden daha yaşlı göstermeyen esmer mutfak kızları, bahçeden alınmış meyveleri, koyunun parçaları ya da dağ gibi pirinçlerle dolu büyük tabakları, uzun masaya taşıyorlardı. Samran:

"3 tane araç götüreceğiz, 1 tane de karavan. Biraz şansla, dağa, gün ortasında ulaşacağız." Sonra da Wyatt'a, pis bir sırıtmayla ekledi:

"Bu zaman içinde, seni temin ederim ki, ben yakınında olduğum sürece, oraya gitmek için hapishanede 78 gün geçirmek zorunda kalmayacaksın."

Hapishanede 78 gün! Ve buna ilaveten bir Suudi hapishanesinde! Yıllar sonra, Fasold, en soğukkanlı adamlardan biri olduğundan, en baştan hoşgörülü gülücüklerle karşılanıp, şimdi 78 günlük hapse kadar giden ifadelere karşı, kızgınlığını dizginlemeye çalıştı. Anladığı kadarıyla, Samran ve Wyatt'ın, onu kandırdığından şüphe yoktu.

Sonunda Fasold, sinirini belli edercesine konuştu. "Eğer siz bana doğruyu söylemezseniz, ben gelmiyorum. Nedir bu hazine? Neden hapishane ile sonuçlansın? Şimdi itiraf zamanı. Yoksa ben burada yokum."

Samran ve Wyatt, bakışlarını, yenilgi bakışlarına dönüştürdüler. Sonra da Wyatt, partnerlerinden sakladıkları efsane hakkında, birazcık şey daha söyledi. Bu meseleyi hafife alması, Fasold'un kendi aptallığındandı. Aptalca, krallığa vizesiz girmişti. Beraberindeki iki tane adamla, Ürdün sınırından, Suudi Arabistan'a yürümüştü. Şayet Wyatt, ona her şeyi anlatsaydı, mizaç olarak, etiyle tırnağıyla çalışmaya hazırdı.

"Nedir bu acele? Basitçe bekleyip, bir vize alıp yasal bir şekilde giremez miydiniz?" diye Wyatt'a diklendi.

Wyatt başladı, "Güzel de, biz denedik hem de nasıl denedik. Fakat Suudiler, turistlere izin verme konusunda çok isteksizler. Veya arkeolojistlere. Çok ilkel insanlar". Doğrulama için, Samran'a baktı, o da başını kuvvetlice sallayarak doğruladı. Fakat Fasold bastırmaya devam etti.

"Ben hala anlamadım. Nedir bu kadar önemli olan? Neyin peşindesiniz? Ülkeye gizlice girerken, yakalanmaktan daha büyük
risk ne olabilirdi?"

Wyatt, onun gözlerine çocuğunu koruyan bir annenin yorgun bakışlarıyla baktı. "Neden olacak, hazine için elbette, bana onu unuttuğunu söyleme!"

Fasold, ısrarlı bir şekilde tekrarladı:

"Belki de bu hazine hakkında bana daha fazla şey söylemelisin"

Wyatt gerçekten şaşkına dönmüştü. "Bizi çölde bekliyor", dedi, "hayal ötesi zenginlikler. Altın. Yakut. Safirler."

Sanki altının ağırlığını elinde hissediyormuş gibi, sanki kıymetli taşların parıltısını, gözleriyle görüyormuş gibi büyük bir eminlikle konuştu. "Bizi bekliyor" dedi ve devam etti:

"Alınmak için olgunlaşmış, İbraniler'in, Mısır'dan kaçarken yanlarında götürdükleri devasa hazine. Çıkışın Altını."

Fasold kesti. "Oha, yavaşla biraz. Neyin altını! Sen bana neden bahsediyorsun?"

Bir an için duraksadı Wyatt. Duraksadı, çünkü inanılmayacağından korkuyordu. Tamamen güvenemediği bir kimseye, bütün hikayeyi açığa vurma konusunda isteksizdi. Tam o sırada, nasılsa Samran'ın, Wyatt'a izin veren baş işaretini gördü. Sonunda, uzun süredir saklanmış bir sırrını paylaşan bir adam gururuyla Wyatt, fantastik hikayesini anlatmaya başladı:

"Yarın biz, dünyadaki en kutsal yerlerden birine gideceğiz. O, gerçek Sina Dağı'dır. Tanrı'nın inerek, Musa'ya 10 emri verdiği dağ. Emin ol, birçok insan, dağın, Sina Yarımadası'nda olduğunu sanıyor. Yalan efsane! Turist tuzağı! İncil'ine bak. Sina Dağı, eski Medyen'dir. Ve Medyen, Suudi Arabistan'dadır.  Gerçek bu. Asırlardır Bedeviler, Musa Dağı'nın gerçek yerini bilmektedirler. Ve Samran'ın büyük yardımıyla, oraya çarçabuk gitmeliyiz. Sonra da sen ve senin makinen, bize, 600.000 İsrailli'nin, Mısır'ı terkettikleri zaman yanlarına aldıkları hazinenin yerini gösterecek. Altın Sığır'ı inşa etmelerinin cezası olarak, Sina Dağı'nın eteğinde gömülen "Çıkışın Altını", bizi bekliyor."

Fasold, tek bir kelime bile etmedi. Öfkeli olarak anladığı kadarıyla, Wyatt'ın anlattıkları, kabul edilebilir bir şey değildi. Daha kötüsü, deli saçmasıydı. Kendini suçladı, ahiretçi Wyatt'ın, Suudi Arabistan'a götürmek için kendisiyle konuşmasına izin vermesi, kendi hatasıydı. Sükunetle öfkesini gizledi. Gül kokusu olan kasede, ellerini dikkatlice yıkadı. Sonra da hızlıca yürüyerek, meclis terketti.

Fasold, bu gece uyumakta zorluk çekiyordu. Kafasını, bir deve sırtında dinlendirerek, bahçeye doğru baktı, ve gözleriyle, çivilenmiş ve verniklenmiş çadır sırıklarının, çölün hafif rüzgarında sallanmasını takip etti. İçine düştüğü bu durumu, bir kez daha gözden geçirdi. Çok uzak yere gelmişti, ya hazine varsa? Musa'nın Dağı'nda yürüyebilirse?

Kızıldeniz'de bulunan 2. Ramses dönemine ait savaş arabası tekeri. Aynı yerde o döneme ait, "at başlığı" bulunmuştur.

5. BÖLÜM

Şafakta ayrıldılar, fakat gün rahatsız edici şekilde sıcaktı. Samran, söz verdiği üzere karavanı getirdi. Etkileyici siyah Mercedes jip öncülük ederken, iki tane Land Cruiser kazıcılar, hatta biri yemekle doldurulmuştu. Samran, direksiyonda, Wyatt onun yanında. Akşamdan kalan önceki şüphelerinden az da olsa kurtulmuş hevesli Fasold'da arkadaydı.

Fasold, Samran, sabahın köründe, Tebük'ün boş caddelerinde, yarış arabası sürücüsü gibi hızlanırken, camdan dışarıya baktı. Biraz sonra jip, şehrin dışına çıkmış, Hagl'ın kuzeyine doğru yol alıyordu. Samran, çölün derinlerine, pervasız bir şekilde gitmeye bir saat boyunca devam etti. Fasold, durmadan gözlem yapıyordu, ancak görülecek çok az şey vardı. Sadece arasıra siyah bir çadır, ya da yoldan sapmış bir deve, sonunda Samran bir tane daha keskin dönüş yaptı. 20-30 metre gitti, ve birden jip, yumuşak kuma yavaşça batmaya başladı. Samran, Wyatt'a dönerek yavaşça seslendi:

"Kayboldum."

Samran'ın adamlarından bir bedevi sevinçle Wyatt'a ve Fasold'a seslendi: "İşte Musa Dağı!" Çölün üzerinden dağı işaret etti. Fasold, ileriye baktı ve kendini, sise rağmen uzaktaki, göğe karşı yükselen karanlık zirveyi gördüğüne ikna etmeye çalıştı. Onların, yeniden çölün üzerinde çok büyük bir hızla ilerlemeleri, uzun zaman almadı. Kum tanelerini fırlatarak hız yapan araba konvoyu, hızla ilerliyordu.

Gezegen üzerindeki en kutsal yerin önünde dururken, neler hissetmeliydi. Saygıyla karışık korku mu? Etkilenmiş mi? Saygılı mı? Fasold, Lawz Dağı'nın siyah zirvesindeki kayalık bir düzlükten aşağı doğru eğildiğinde, bunları düşünüyordu. Gerçekte, o yalnızca bitkinlik hissetmekteydi. Önlerinde bir duvar gibi yükselen dağa doğru uzanan, geniş vadide, bir Bedevi onlara yol gösteriyordu. Artık öğleden sonra bitmek üzereydi. Yaşadığı bunca duygusal korku ve karmaşadan sonra, Fasold'un düşünceli kafası, kutsallığa yer ayıramayacak kadar karışıktı. Kendisinin tek meselesi, güneş, batmadan, makinesinin okumalarından birkaç örnek almaktı.

Akım jeneratörünü, vadinin kenarından 10 metre kadar yükseğe kurdu. Yerin derinliklerini makinenin algılaması, çok az bir efor gerektirdi. Sonra, son iş olarak, bir avuç dolusu suyu, makinenin iyi algılama yapması için toprağa serpti. Arkasından, makinenin menzil ve akım kontrol ayarlarını yaparak çalıştırdı. Aniden bir düzine sinyal çizgisi, tekerlekten çıkan izler gibi kaydedilmiş bir şekilde belirdi. Bir şey yok gibi gözüküyordu, ancak onun, böyle durumlarda merakı daha da artardı. Bunun yanında, makinede çıkan şekiller tekti; o ise hiçbir zaman böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Bunun için her sinyali teker teker takip etmeye karar verdi. İlki 6 metre sürdü, ve onu çok dikkatli bir şekilde takip etti. Metot olarak ilk okumaların izini sürerken ve bir uzun çizgiden diğerine kaynak ararken, Samran ve Wyatt gözüktü.

"Şayet biz Hagl'a, akşam olmadan gitmek istiyorsak, iyisi mi şimdi gidelim" dedi SamranSamran, Dağ'ın tabanını şaşkına dönmüş Wyatt'la beraber inceliyordu. Fasold'un tahmin ettiği gibi Wyatt, spekülasyonlarını destekleyecek birçok kesin kanıt ele geçirmişti. "Yarın ilk iş olarak döneriz" diye, Samran'a seslendi Wyatt.

Arabalara doğru yürürlerken, Samran, sanki aklına yeni gelmiş gibi "Nasıl geçti? Bir şeyler çıktı mı?" diye sordu.
"Göreceğiz", dedi Fasold belirsizce.

Polis, şafakta onlar için geliyordu. Fasold haberi duyunca, cellatlar geliyor diye düşündü. O, haberi en son duyan olmuştu. İlk önce Samran duymuştu, şaşkın hizmetçiler tarafından, sabahın dördünde uyandırılmıştı. Onlar geceyi, Hagl'in eski liman şehrindeki turistik, geniş bir evde geçirmişlerdi. Bu ev, Samran'ın şu anda yurt dışında olan arkadaşına aitti. Giyinir giyinmez, pencereden dışarı baktı ve sakinleşti. Aslında onun gerçek sakinleşmesi, Wyatt'a gitmesinden sonraydı. Ateşli bir tartışmadan sonra, bir kaçış planı üzerine fikir birliği sağlandı. O uğursuz şafak vaktinde Wyatt, Fasold'un odasına gitti. Fasold, polisle ilgili kısmı duyar duymaz, yataktan fırladı. Hareket etmek için, biraz daha cesaretlenmeye ihtiyacı olur diye Wyatt, işaret ederek: "Samran bizi ambar kapısında bekliyor" dedi.

Siyah Mercedes jipi, Samran avluya çıkardı. Eğilmiş bir şekilde direksiyonda duruyordu. Plan, kesinlikle şehrin dışında yarışmaktı. Samran'ın düşüncesine göre, Hagl'ın dışına çıkıp, anayola geçebilirlerse, bir saat içinde Tebük'te olabilirlerdi. Orada, en azından kime rüşvet vereceğini biliyordu. Bu strateji, çalışacak gibi gözüküyordu. Samran, sevgili Mercedesini limite çıkarma yetkisine sahip olacağı için, çok neşelenmiş bir şekilde, sürekli hızlanıyordu.

Güneş yükseliyordu ve Fasold müezzinin, inananları namaza çağrısını duyabiliyordu.

"Hayya alas-selah.. hayya alal-felah..."

Bu anda, çılgınca hızlanmış mercedesin arka koltuğunda oturan Fasold, Suudi hapishanesi tehditi ihtimalini gözönüne alarak, dua etmenin en azından bir deneme olacağına karar verdi. Her şeye rağmen, Tebük'e giden ana yola çıkmak, 10 dakikadan fazla tutamazdı. Biraz şansla da onu yapabilirlerdi. Bunun için o, Tanrı'ya dua etti. Onun sessiz yalvarmaları, Samran'ın endişeli sesiyle kesildi.

"Düşünün ki yakalandık", diye neredeyse mırıldandı.

Fasold arka pencereye baktı ve cenaze arabasına benzeyen ama üzerinde bir anten dikili olduğu için, cenaze arabası olmadığı anlaşılan, siyah büyük bir araba gördü.

"Ne yapacağız?" diye Wyatt endişelendi. Korkunç ortama rağmen Fasold, çok kısa bir beklenmedik memnuniyet anı hissetti. Wyatt, bu rutin hızdan korkmaya başlamıştı. Samran'da ayağını pedala direkt bastırarak cevap verdi. Mercedes karşılık olarak kendine özgü bir gırtlak hırıltısı çıkardı ve hızlandı.

Wyatt, "Onlara yolumuzu kaybettirebilir miyiz?" diye sordu.

"Mutlaka", dedi Samran. Fakat aynasından hiç bakmamıştı, Fasold, polis arabasının, hemen sağda onların kuyruğunda olduğunu gördü. Samran, ani bir sağa dönüş denedi, araba da sağa döndü, şimdi Samran sola döndü, araba da aynısını yaptı. Artık Samran, kızgın bir şekilde Mercedesine küfrediyordu. Onlar geniş bir yola geldiklerinde, polis arabası, hiçbir büyük efor göstermeden onların yanından süzüldü ve ışıklarıyla işaret etti.

Şimdi önde gitme sırası polisteydi. Bu oyuna 3-4 kilometre devam etti, sonra da sürücüsü sıkılmışçasına işaret verdi. "Kenara çek." Arabanın yanıp sönen ışıkları emretti. Samran'ın itaat etmekten başka hiçbir seçeneği yoktu.
Araba, yolun kenarında durdu ve Samran'ın arabası da, onun arkasına park etti. Mercedesdeki hiç kimse konuşmadı, sadece bir şeylerin olmasını beklediler. Hiçbir şey olmayınca Samran, küçük yenilgi iç çekmesiyle dışarı çıktı ve polis arabasının yanına gitti. Arka kapı açıktı, bir dakikalık duraklamadan sonra Samran içeriye girdi.

Mercedese döndüğünde, yüzünde isteksiz bir gülümseme vardı. O, alışılmış güven verici sözleri söylemeye çalıştı, ancak bunun bir zorlama olduğu belliydi. "O küçük bir formalite" diye anlaşılmaz şekilde konuştu. "Henüz erken. Bizim bugün geri dönmek için yeterince vaktimiz olacak, uzun sürmez" diye de geveledi.

"Ne oldu Samran? Bize söyle" diye Fasold emretti. Sonunda Samran konuştu: "Bizim onları, polis istasyonuna kadar takip etmemizi istiyorlar."

Fasold, Samran'ın nerede olduğunu ya da ona ne olduğunu bilmiyordu. Polis istasyonuna gider gitmez, Samran özel olarak götürülmüştü. Samran'ın başının kesildiğine yavaş yavaş kendini ikna etmeye başlamıştı. Krallık içinde bunun yaygın yapılan bir uygulama olduğunu biliyordu. Ve Fasold, sıranın kendisine geldiğini düşünmeden edemiyordu. Siyahlar giymiş başucunda bekleyen muhafızı, kılıç kullanırken hayal etmek, hiç de zor değildi. Aniden Samran, omuzlara düşmüş bir şekilde, 3 tane bodur Suudi muhafızıyla, odanın içine doğru yürüdü. Muhafızlar: "Bizimle geliyorsunuz," diye emretti.

Arap muhafız, gönüllü bir şekilde güldüğü zaman, Fasold cesaretlendi. Bugün ikinci kez olarak küçük bir dua etti, sonra da sesini kontrol etmeye çalışarak, nereye gittiklerini sordu.

"Neden sordun? Yeniden dağa elbette." diye Arap neşeli bir şekilde cevap verdi. Geçen 2 saat içinde Fasold, arabın isminin Mehmet olduğunu ve Samran'ın otoritelere her şeyi anlattığını öğrendi.

Musa'nın, Tur Dağı'ndan aşağı doğru inen vadide, yontulmamış taşlardan yaptığı sunak(kurban kesme yeri).

Mehmet: "Bize söyle Bay Davut" diyerek, dostça fakat sert bir yüz ifadesiyle sordu, "Sizin metal tanım aletiniz, nasıl çalışır? Bölgede altın buldunuz mu?"

"Bir dakika dur Mehmet, ben altın aramak için burada değilim, benim ilgim, tarihi değeri bulunan bir şeyler bulmak."

Mehmet, Fasold'un konuşmasını kesti:

"Fakat, Samran'la sizin kontratınız; sizin çıkarılanların % 25'ini alacağınızı söylüyor. Hasılatın paylaşımı hesaplandı, yoksa yanılıyor muyum?"

Bu sözden sonra Fasold, yalan söylemenin hiçbir işe yaramayacağını anladı. Hiçbir şey söylememek daha iyi olacaktı. Yalanından çarkederken yakalanmak istemedi. Ancak bildiği herşeyi de söylemek istemiyordu. Cebel-i Lawz'a ulaştıklarında, Fasold, aletlerini çalıştırırken yine çok dikkatli ve kontrollüydü. Bir yere kadar yardım aldı. Sonra da yanındakilere, Simpson 420-D'sinin çalıştığını gösterdi. Aynı zamanda birkaç tespit edilmiş noktanın üstüne, sularla baraj kurarak çamurluyordu. Fakat Araplar uyanıktı. Bütün sorgucular gibi, definecileri birbirlerinden ayırdılar. Böylece Fasold, Mehmet ve bir grup kazıcıyı, ümit verici işaretler çıkacağı belli olan bir düzlüğün üstündeki kayalığa doğru götürürken, başka bir yerde, Samran'ın başında bir grup adam vardı. Samran'ın yönlendirmesi altında vadiyi kazıyorlardı. Sadece birkaç gün önce, Fasold'un aynı özen ve dikkatle işaretlediği yeri kazıyorlardı. O anda olan oldu.

Samran'la çalışan bir kazıcı, etkileyici bir zafer çığlığı attı; ve sonra bölgedeki herkes, onun başının üstünde, en saf altın gibi parıldayan bir bileziği tutarken gördü. Bileziğin bulunmasıyla oluşan şamata, Mehmet'in, Fasold'a makinesini kapattırıp, arabaya dönmesini emretmesinden, hemen sonraydı. Fasold, itiraz etmeye çabaladığında, Mehmet kısa kesti:

"Bay Davut, size sadece söyleyebilirim ki, çok önemli bir keşif yapılmış bulunmaktadır. Sen ve Bay Ron Wyatt, tutuklusunuz."

Duruşma, Tebük'ün şerifi gelmeden önce başladı. Savunmacılar, kadife taklidi minderlerde oturup, kralın davacısı, davayı açarken, porselen kupalarda verilen bayat çaylarını içtiler. Davacının ismi, Ebu Kolet idi ve o şişman, küstahdı. Şiddetli bir şekilde bağırmasının sonucu, ince bir tükürük damlası, sık sık alt dudağından çıkıyordu. Fasold'un ifadesiyle, deve gibiydi ve bu lakap, gerçekten ona çok iyi uyuyordu. Suçlama; çevirmenin dediğine göre; onların, Suudi Arabistan'a "arkeolojik bir bölgeyi yağmalamak için geldikleriydi." Fasold'u asıl düşündüren şey ise, Ebu Kolet'in suçlamasının doğru olmasıydı. Duruşma yedinci güne uzadığı zaman, Wyatt, Tanrı'nın cennetleri ve Dünya'yı yaratmasının bile, altı günü aldığını söyleyerek şikayetlendi. Fasold, bunun Suudi Arabistan'da geçirebilecekleri hapisten 71 gün eksik olduğunu söyleyerek, Wyatt'ı çabukça sakinleştirdi. Şerif kararını bildirdi:

"Bölgeyle ilgili bütün fotoğraflara el konacak" diye başladı. "Bütün notlar, günlükler ve Wyatt veya Fasold'un yazdıkları bütün yazılar, artık Suudi Arabistan'ın malıdır. Onların yayınlaması ve hatta bu konu hakkında konuşma, yasaklanmıştır. Ve eğer Suudi Arabistan'a geri dönerlerse, Ebu Kolet'in hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın, onları hapse atmaya hakkı vardır. Eğer bunları kabul ettilerse, çabucak Cidde'ye ve oradan da, İstanbul'a uçmak üzere ayrılabilirler."

Hiçbir duraksama olmaksızın, Fasold ve Wyatt kabul ettiler. Ancak İstanbul'a olan uçuşta, Wyatt uyurken, Fasold yoğun bir şekilde çalıştı. Hafızası halen daha tazeyken, bölgenin bir haritasını çiziyordu. Bir hazine haritası. Cebel-el Lawz'a giden yolu kati şekilde gösteren harita. Çünkü onun, hala hiç kimseyle paylaşmadığı bir sırrı vardı.  Ne Wyatt'a, ne Samran'a, ne de Şerife söylememişti. Onunakım jeneratörü, dağı çevreleyen düzlüklerin tamamiyle altınla dolu olduğunu göstermişti. Çıkışın Altını.. Ebu Kolet'in hışmına uğramayı bir daha göze alamazdı, ancak bu işin içine hemen atlayacak bir adamı tanıdığından kesinlikle emindi.

6- GRANT, YENİ MEKSÎKA: 1986


Cumhuriyetçi Parti'nin sekreteri Larry Williams, bilgisayardan, "evrak çantası"nı çağırdı. Birkaç alışveriş yaptı, kahvesini yudumlarken, bakırdan kazandığı parayla platinyum aldı. Konsantrasyonu azalmaya başladığı zaman, bilgisayarı kapattı ve masasından ayrıldı.

O, en sonunda banyoya girecekti ki, 5 gün boyunca kalmış, karısı tarafından iğnelenmiş bir notu, okuma masasında gördü. Zarfları karıştırdı ve sonunda, en altta, el yazısıyla yazılmış bir zarf buldu. Gönderme adresinde David Fasold ismi yazılıydı. Williams, Fasold'un kendisinden, Nuh'un Gemisiyle ilgili bir dokümanı açığa çıkarmasını istediğini hatırladı.

Zarfı açtı, içinden sayfaları çıkardı. Her sayfa, arkalı önlü tamamen doldurulmuştu, kelimeler düzenli bir şekilde yazılmıştı. Fasold'un ilk cümlesini okudu: "Larry, sana anlatacak inanılmaz bir hikayem var." Williams, kuşkulanmış bir şekilde, yüksek arkalı sandalyesine yaslandı, lambayı açtı ve okumaya devam etti. Martinisi ve banyosu bekleyebilirdi.

Larry Williams, ilk saklı hazinesini, 10 yaşında buldu. İlk milyonunu kazanmak için, 19 yıl daha beklemesi gerekiyordu. Kesinlikle bu iki olay bağlantısız değildir.

O, şimdi Birleşik Devletler'in Cumhuriyetçi partiden, senatör adayıydı. Bob Dole, Gerald Ford ve Reagan, onu desteklemek için beraber Montana'ya gelmişti. Demokratlar hala, olayı ciddi bir şekilde ele almamıştı. Williams, acemi, yeni bir oyun oynamak isteyen, cani sıkılmış bir milyoner olarak tasvir ediliyordu. Ülke genelindeki seçimlerde Williams, sadece yüzde birkaç oyla öndeydi. Ancak bu, o Demokratik rakibi Max Baucus'a birebir karşı koyuncaya kadar böyle oldu. Bir saatlik televizyon tartışmasından sonra Demokratlar, mücadele ettikleri kişiyi bir daha gözden geçirdiler. Demokratlar, Williams'a karşı SEC Lisansı olayını gündeme getirmeye başladılar. Forbes Dergisi'nde, aleyhinde iki makaleyi yayınlattılar. Seçmenler sayıldığında, birinci dönem milletvekili Larry Williams, Birleşik Devletler Senatosu'ndaki koltuğunu, % 10'luk bir oyla kaybetti.

İnsanlar, böyle şeyleri nasıl hayal edebilir ki? Gerçek Sina Dağı? Çıkışın Altını? Williams, David Fasold'un mektubunun sonuna doğru yaklaştıkça, her şeyi anladığını zannediyordu. "Şüphe yok ki" diye, kendi kendisine söylendi.

Williams, sayfaları bir top halinde dürdü ve odanın öbür ucundaki hasır çöp kutusuna olan uzaklığını saptamak için konsantre oldu. Fakat sonra, tam nişan almıştı ki, aklı aniden Fasold'un mektubuna geri döndü. Williams'ın düşündüğü üzere, bu mektup, geziden sonra dahşete düşmüş bir Fasold tarafından, dürüstlükle yazılmıştı.

Fakat yine de Williams'ın da kabul ettiği üzere, mektupta kendisini çeken bir şey daha vardı. Çıkışın Altını.. Mısır'dan çıkarken İsrailoğulları'nın yanlarında alıp, çöle götürdükleri altının olma ihtimali, çok düşük olsa da, cazip bir durumdu. Fasold, mektubu, altınların parıltısını gördüğü anda yazmıştı sanki. Makinesinin verileri ise, çok daha fazla güvence veriyordu. Kıymetli parıltılı taşlar ve altından oluşan değeri biçilemeyecek "tarihi hazine", dağın eteğine gömülmüştü. Williams, kendini kitaplıktan aldığı atlası araştırıyor bir şekilde buldu. Atlası inceden inceye araştırıyordu. Sina doruğunu gösteren siyah noktayı görene kadar, uzun uzadıya inceledi. Noktanın üstünde, "Mt. Sinai" yazıyordu ve direkt altında çok küçük ama gözden kaçırılması imkansız bir soru işareti duruyordu. Aniden onun gerçek olduğunu anladı: "No one knew where Mount Sinai was located"(Hiç kimse, Sina Dağı'nın nerede bulunduğunu bilmemektedir.)

İsrailoğulları'nın Kızıldeniz'i geçmeden önce toplandıkları yer; Nüveyba.

Williams, tutkusuna rağmen, kendini sınırlayarak; yapması gereken işlem sırasını belirledi. Kendisini, dünyanın öbür ucundaki çöle götürmek için, Fasold'un akım jeneratöründeki şekillerden daha fazla şey gerekliydi. Biraz araştırma yapmaya ihtiyacı vardı. İncil'le başlayabilirdi-evde bir kopyası olmalıydı.

Fasold'un mektubuna dikkatli bir şekilde baktığı günden beri, risklere atılma arzusundan kendini alamadı. Fasold, ona göre samimiydi. Fasold, altın bir horoz sarkıtmıştı, fakat elinde bir de uyarı sopası tutuyordu. Bu uyarı da, Williams'ın üzerinde büyük bir ağırlık etkisi yapıyordu. Cebel- al- Lawz'a gitmek, girişilmesi zor bir hareketti. Çölden, dağa giden yolu, Fasold'un jeneratörünün gösterdiği noktayı bulsa ve hazine çıkartmayı başarsa bile, ülkeden çıkarmak gerçekten çok zor olacaktı.

Mektupta yazdığına göre Ron Wyatt, Suudi hapishanesinde 78 gün kalmıştı. Fasold'da üzücü bir hafta geçirmişti. Sonra bir Suudi mahkemesinin temyiz edilemez kararıyla; hiçbir zaman dağ hakkında konuşmayacak ve geri dönme olmayacaktı.

Bir Suudi hapishanesinin hayali, Williams'ın durumunun kötülüğünü somutlaştırıyordu ve bu hayal, çok zalim bir şekle dönüşerek endişe veriyordu. Hapishane ona; soğuk, bulanık zindanlar, karanlık, nemli, pis kokulu deliği hatırlatıyordu. Williams'ın başka bir korku geldi aklına, Suudlar, insanların kafalarını kesiyordu. Eğer ona 2 seçenek verilirse, bir Arap hapishanesi ya da cellatın kılıcı diye, o hangi eceli seçeceğini merak etmekten başka hiçbir şey yapamazdı.

Wlliams korkmuştu. O aynı zamanda korkularını, hayatı boyunca en mükemmel şekilde yaşamış bir adamdı. O, onları tanıyordu, hatta onlara saygı duyuyordu ve aynı zamanda, onları yenmekten zevk alıyordu. Her mağaraya giden küçük adım, büyük tatlı bir zaferdi ve hayatını özel yapan bir şeydi. Bunun için Williams, vazgeçmemeye kararlıydı. Planın ilk adımlarını atmaya karar verirken, bir arkadaşa ihtiyacı olduğunu düşündü. Ve sonunda Williams, işlerini hızlıca planladı. Tevrattaki "Çıkış"ı okumadan ve Fasold'un mektubunu, diğer İncil bilginleriyle paylaşmadan önce, kendisine Suudi Arabistan'a kadar eşlik edecek birilerini bulmaya ihtiyacı vardı. Williams, tanıdığı kimselerden bir liste oluşturdu. Daha sonra da sıkı bir elemeye tabi tutarak, emekli polis ve SWAT timinin eski üyesi, arkadaşı Bob Cornuke'da karar kıldı.

Cornuke ve Williams, asla Tanrı'nın Dağı'nın geniş bir askeri kaleye dönüştürüleceği ihtimalini düşünememişlerdi. Williams'ın dürbününü kullanarak, uzaktaki doruğa dikkatlice baktılar. Hala kararsız olmalarına rağmen, neye karar verilmesi gerektiğinin farkındaydılar.

Dikenli telle çevrilmiş çitin dışında bekleyebilirler ve dağı daha uzun süre seyredebilirlerdi. Ya da karanlığın örtüsü altında, Tanrı'nın Musa'ya emirlerini verdiği dağın tepesine tırmanarak, tarih yazabilirlerdi.

Derin çanak şeklinde, ağır yağmurlarla açılmış vadiye geldiklerinde: vadi, çölden geçen bir devin, yumuşak kumda yaptığı ayak izleri gibi göründü. Williams, mola için kamyonu vadiye getirdi. Onlar, kamplarını, kumlu çanağın tam merkezinde kurdular. Binlerce yıldız, onların üzerinde parladığında, kurutulmuş yiyeceklerini yediler. Uzun, korkutucu çöl gecelerinde, sanki başka bir gezegende, ıssız bırakılmışlar gibi, kendilerini yalnız hissettiler. İki seçenekten birinin seçilmesi gereken zor durumu tartışıyorladı. Durumu soğuk bir mantıkla analiz ettiler ve bu analizlerin, onları çok uzaklara götürdüğünü anladıklarında, daha romantik tarzda, arzulu düşüncelere dalmaya çalıştılar. Bir karara varamamışlardı. Cornuke kontrolü ele aldı. Sorunun tartışmaya açık olup olmadığını önermeden, konuşulması gereken konuların bir listesini duyurdu ve sonunda, dağın çevresindeki alana dönmeye, fakat çite yaklaşmayarak, mesafelerini korumaya karar verdiler.

"Koruma evinden gelen ilk sesle, bizler kamyonda olacağız ve son hızla, Tebuk'a geri döneceğiz. Daha keşfedeceğimiz çok şey var" diye, Cornuke ısrar etti. Eğer Jabal al Lawz, Sina Dağı ise, Kutsal Kitap(Tevrat), dağın yanında bulunan ipuçlarıyla dolu olmalıydı. Cornuk:

"Eğer şanslıysak, askerlerin kulakları ve dikkatli gözlerinden uzakta, çevresi dikenli telle çevrilmiş çitte, bir deliğe ve oradan da kapıya doğru sürünerek ilerleyebiliriz" dedi.

Williams, makineyi monte etmeye başladığında, Kutsal Kitap'tan bir bölümü hatırlattı: Kutsal Kitap şöyle diyordu:

"Sina çevresindeki vadide, bir milyon kadar İsrailli kamp yapmıştı."

"Orada gömülü birşeyler olmalı, bir parça seramik, belki birkaç metal para, belki de lanetli mezarlar", dedi Williams.

Öyle ki, onlar, artan korkuları karşısında, sakin olmaya ve şüpheleri konusunda sinirlenmemeye çalıştılar. Böylece, sabah uygulanacak orijinal planı uygulmaya ve dağa yönelmeye karar verdiler. Bir şey farkettirmeden yapmaları gereken tek seçenek buydu. Bunun yanında Cornuke dedi ki: "Biz kamyona geri döndüğümüzde, metal dedektörün çalışması moralimizi düzeltecek." Orada bir çit vardı ve askerler, hazineyi onlardan korumak istiyordu. "Belki de sen haklısın" dedi Williams. "Eğer biz makineyi, çitin dışında kullansaydık, makine dikkatlerini çekebilirdi" diye devam ederek kamyonu sürdü. Dün park etmiş oldukları tepenin rotasını takip ederek, sürmeye devam etti. Kamyondan indiler ve açık araziye doğru yürümeye başladılar. Ve şimdi, diğer bilinmeyen parçalar yerine oturuyordu.

Dağ, onlarda çok güçlü ve belirgin duygular uyandırdı. Dağ, gökyüzüne varan koyu ve güçlü doruğuyla, açık sabah ışığında büyük ve güçlü olarak duruyordu.

"Üçüncü günde, gün doğduğunda, borunun gürültülü sesi, dağın üzerinde yoğun bir bulut, yıldırım ve gök gürlemesi vardı. Kamp yerindeki bütün insanlar titrediler. Musa, insanları kamp yerinden çıkardı ve dağın en alt bölümüne yerleştirdi."

Cornuke, şimdi tekrar Kutsal Kitab'ı okumayı bitirdiği zaman öğrenmişti. O bölümde, bazı gerçekler açığa vurulmuştu. İlki, şu Refidim, yani savaş alanı, Sina Dağı'na çok yakın. O, bu sonucu çıkardı ve bunu Williams'a söyledi. Çünkü kabileler, Refidim'de ilk kamp yaptıkları zaman; İsrailoğulları, içecek su olmamasından dolayı homurdandılar. Bunun üzerine Tanrı, Musa'ya, yapması gerekeni emretti. "Etrafına bak ki, sen, Horeb'teki kayalıkların üzerinde olmadan önce ben orada olacağım; sen, taşa vur ve ondan, insanların içebileceği bir su çıkacaktır."

Tur Dağı'nın Batı tarafı: Horeb. Musa'nın, kavmine su çıkardığı yarılmış kaya ve muhtemelen, Musa'nın, Rabbi ile konuştuğu "Yanan Çalı". Kur'an'da ki "Tuva vadisi".

Cornuke devam etti: Horeb, Kutsal Kitap'ta Sina Dağı'nın Batı tarafındadır. Dağın eteklerinde, Musa sürüsünü güden bir çoban iken; bu kayalıklar, Tanrı'nın, Musa ile ilk kez konuştuğu kayalıklardı. Onun için, eğer savaş alanı, suyun mucizevi bir şekilde fışkırdığı kayalıkların yakınındaysa, bu yer, dağın diğer yüzündedir.

Keşfe devam ettiler ve bu keşif onları daha da cesaretlendirdi. Şimdi dağa, dikkatsizce daha çok yaklaştılar. Askeri koruma evi, şimdi görüş alanına girmişti, fakat onlar, fazlada ihtiyatlı davranmadılar. Kafalarında başka şeyler vardı. Ve çabasızca, bir dedektif çalışması tasarlamadan, bilmecenin daha çok parçası yerine oturmaya başlamıştı bile.

"Şimdi Musa, kayınpederi, Midian'ın kahini Jethro'nun sürüsünü tuttu ve o sürüyü arkaya veya Dağ'ın batı tarafına doğru götürdü ve Tanrı'nın dağı Horeb veya Sina'ya geldi." Sırtındaki bitkilerle, koyunların otladığı bir dağ oradaydı işte. O dağ, Jethro'nun yaşadığı Elim Mağaralarından uzak değildi.

Tur Dağı'nın eteklerinde, "buzağıyı ilah edinenler"in yaptığı "Altın Buzağı Sunağı".

Çitin üstü maviydi, İngilizce ve Arapça olarak yazılmış, beyaz bir yazı vardı. İngilizce yazı şöyle diyordu: "Burası arkeolojik alandır, girmeyin" ve bu çitin dışında, gerçekten iki geniş kayalık vardı. O kayaların üzeri, farklı sığır çizimleriyle boyanmıştı. Koyun değil, çölün yerli hayvanlarından değil, sadece sığır. Sığır bulunmayan bir toprakta sığır. Ve bunlar geniş, zarif boynuzlu sığır çizimleriydiler. Ve Williams'ın eğitilmemiş gözü bile, Mısır'lı adamı gördü ve onda, kitaplarda gördüğü Apıs ve Hather boğalarının figürü vardı. Ama daha yakından baktığında farkına vardı ki, daha fazlası vardı. Kalıntılardaki çubuksu figürler avlanmıyordu. Onlar bir ineği, ona tapınıyormuş gibi, başlarının üzerinde tutuyorlardı.

İki gün önce, Bedevinin, onlara Jabal al Lawz'ı ilk gösterdiğinde, uzaktan gördükleri uzun kayalığa ulaşmışlardı. Cornuke'un sinyaliyle, sığınaklarını terkedip, dağın önüne yayılmış açık vadiye gideceklerdi. Cornuke, omuzunun gerisinde tuttuğu elini, aşağıya indirdiği son fırsat anı geldiği zaman; Williams, hamle yapmaya hazır olarak, yarı çömelmiş halde kıvrıldı. Sessizlik bir kuraldı, öyle ki Cornuke, önce Dağ'ı ve sonra Williams'ın boynundaki gece dürbününü işaret ederek gösterdi. Williams bunu anladı ve harekete geçti. Ve dağın diğer tarafını gözden geçirmeye başladı. Bedevi askerin elindeki, sallanan sigarayı görebiliyordu.

"Altın Buzağı Sunağı"nda, taşlar üzerine çizilmiş birkaç "buzağı heykeli"nden birisi.

Nöbetçiler, koruma evinde toplandı. İki adam, dağın uzak tarafındaki düzlüğe doğru, planladıkları gibi etrafını çevirerek gireceklerdi. Onlar, koruma evindeki askerlerin, onları duyamayacak bir noktada, çite doğru koşuşturdular. Nöbetçilerin onları görme şansı yoktu. Her iki adam da, taktiklerin birbirinden farklı olmadığının farkındaydılar.

Williams, Cornuke'un sessiz sinyaliyle, eğilerek dağın önündeki açık düzlüğe doğru koştu. Dolunay, sanki direk kendi üzerine odaklaştırılmış spot ışığı gibiydi. Daha kötüsü, gizlenecek hiçbir yer yoktu. Düzlük, sanki bir okyanus gibi gözüktü. O kafasını eğdi, çünkü yanlış yapmaktan dolayı endişelendiği için, bakmaktan korkuyordu. İlk önce neyin geleceğini merak ediyordu. Eğer silah sesi duyarsa veya sırtına saplanmış bir kurşun hisseder ve hayatta kalabilirse, kendi kendine fizik öğrenmeye söz verdi. Her ikisinin de, kayalardan hareket etmek için, istek ve enerji bulma şansları çok azdı. Ama daha hiçbir şey söylememişken, Cornuke oradan ayrılmıştı.

O, ne kadar süredir gitmişti? Williams, Suudi çölünde bir kayanın arkasına çömelerek, hayal ettiğinden daha da yalnız olarak, kalbi heyecanlıca çarparak zamanı ölçüyordu. Yuvarlak bir hesapla, Cornuke gittiğinden beri 15 dk geçmiş  olmalıydı. Williams, onun yakalanmış olacağına inanmaya başlamıştı. Bunun başka bir açıklaması olamazdı.
Fakat ne askerler ilerlemiş, ne de Cornuke'a silah doğrultulmuştu..  Ve o anda, dağ tamamen onun dikkatini çekti. O, Jabal al Lawz'dı.

Williams, manzaraya öyle kapılmıştı ki, Cornuke'un geldiğini bile duymadı. Bir an bile dinlenmeden, Cornuke, ona, "harekete geçme zamanı, beni takip et" diye fısıldadı. Bir dakika sonra Williams, kendini çölde karşıya doğru koşarken buldu. Ama bu sefer o, bütünüyle istekli ve gayretliydi.

Artık tırmanmaya ve delik açmaya gerek yoktu. Cornuke, çitin bulunduğu yerde, bir nokta buldu. Önce bıçağını kullanarak, sonra da elleriyle, en az 10 inç derinliğinde bir çukur kazdı. O kolay bir işti ve kum yumuşaktı. O, dağdan aşağıya doğru bükülerek akan, kurumuş, eski bir nehrin koluydu. Musa demişti ki: "Ben, sizin günahınızı aldım, yapmış olduğunuz buzağıyı ateş ile yaktım ve toz olana kadar onu küçük parçalara bölerek parçaladım. Ve parçaları dağdan gelen derenin içine döktüm."

Cornuke, her iki eliyle çiti kavrayarak, yukarıya doğru çekti Ve Williams, altında sallanıyordu. Birden bire her iki adam da, kendilerini bölgenin içinde buldular. Tanrı'nın dağı tarafından oluşturulan, derin mavi gölgelikler içinde saklanmak için koşuyorlardı.

Cornuke, tepeciğe ulaştığı zaman, Williams'dan dürbünü istedi. Şimdi köpeklerin havlamaları durmuş ve tasmalarından çekilmesi, onların sesini kesmişti. Sessizlik, Williams'a biraz huzur vermişti. Cornuke, profesyonelliğini bir tarafa bırakarak, kaya tepeciklerinde bir heykel gibi durdu ve uzaklıkları araştırdı. Dürbünü indirdiğinde "Anladım" dedi. "Onlar dağın önüne doğru gidiyor gözüküyorlar."

'Tanrı, Musa'ya İsrailoğullarını, Sina Dağı'ndan uzak tutacak bir şeyler yap ve yukarıya gel diye emretti", dedi Cornuke.
Jabal al Lawz'a giden patikayı bulmakta bir sorun yaşamadılar. Problem, hangi yolu seçeceklerine karar vermekti. Bir ağacın gövdesinden ayrılan dallar gibi, bu birleşme yerinden de farklı üç yol ayrılıyordu. Onların tamamen keyfi olarak seçtikleri yol, onları Dağın doruğuna, veya koruma evine veya da dolaşan devriyelere götürebilirdi.

Cornuke, sonunda dağa çıkan yolu tutarak, işini şansa bırakmamıştı. Bir süre için tırmanmak kolaydı. Eğim azar azar düzgünce yükseliyordu. Gezmeye çıkan bir çift gibi, yanyana aynı hizada yürüyorlardı. Cornuke, 80 yaşındaki Musa'yı hayal ettiğinde, hiçbir problemi yoktu. Kutsal Kitap der ki:

"O, Sina Dağı'nın tepesine olan son yolculuğunu yaparken, oraya tırmanarak çıkıyordu."

Başından beri zahmetsiz geçen yarım saatten sonra, bazı şeyler yok olmaya başlamıştı. İlk giden şey ışıktı. Bir an ışıklandırılmış sahneden geçiyorlar, bir sonraki anda ise, zifiri karanlıkla kaplanmış bir odada bulunuyorlardı sanki. Bulut katmanlarının geçip geçmediğini veya ayın, karanlık gecede ışığının tükenip tükenmediğini bilmiyorlardı. Onların bildiği tek şey, patika darlaşmaya başladığı zaman, hava uğursuz bir biçimde kararıyordu. Gece dürbünü olmadan devam etmek çok zor olurdu. Dikkatsiz bir adımla, kenardan aşağıya düşebilirlerdi. Daha yükseğe tırmandıkları zaman, değişken çöl rüzgarı da esmeye başlamıştı. Sanki rüzgar, onların yüzlerine sertçe çarparak onları dövüyor ve inliyordu. Cornuke bunu, dünyanın sonunun geldiğini belirten, eşsiz bir boru sesi gibi düşündü. Dağ yolunu yarılamışlardı ve patikaları doğruca onları sağlam yüksek kayalıklara iletmişti.

Cornuke başa geçti ve Williams'da arkasında kalarak yola devam etti. Gece uzun sürecekti. Bu yol, onları, dağın daha yükseğine iletiyordu. Zirveye doğru tırmandıklarında, rüzgar sakinleşmeye başlamıştı. Soğuktan kendilerini kutuplarda gibi hissetmişlerdi. Gitmeye devam ediyorlardı, ancak dağın eteklerine göre ne tarafta olduklarından; koruma evinin doğusunda mı yoksa batısında mı bulunduklarından emin değillerdi. Emin oldukları tek şey, Jabal al Lawz'ın ikiz doruklarına gittikçe yaklaşmış olmalarıydı. Dürbün kullanmadan dorukları görebiliyorlardı. Onlar, bir kömür kadar siyah gözüküyordu.

Karanlıkta iki adam, karınları üzerine uzandılar. Sesler daha uzakta, yukarıdaki yoldan geliyordu. Williams, yumuşak Arapça konuşan iki adamın konuşmalarını duydu. Orada yalnızca iki adam olsaydı, onlarla dövüşme şansları olurdu.

Cornuke, yavaşça ayağa kalktı. Dürbünle baktığında, üç bedevi vardı ve hepsi de silahlanmışlardı. Gece yarısında patikada yürürken, adamlarda devriye geziyorlardı. Ancak Cornuke'un, Williams'a söylediği tek şey: "Şanslıyız, bizden uzaklaşıyorlar."

Her iki adam da, Araplar'ın sesleri kesilene kadar, yerde uzanmaya devam etti. Sonunda ayağa kalktıkları zaman, Cornuke, zirveye giden başka bir yol bulmaları gerektiğini söyledi. Williams, onun fikrine katıldı. Eğer onlar, bu patikayla gitmeye devam etselerdi, tekrar Araplarla karşılaşabilirlerdi veya daha kötüsü, Araplar onların peşine takılabilirdi.

Tırmandıkları yer, ucu mızrak gibi dağdan dışarı çıkan sivri bir burundu. Cornuke'un öncülüğünde, Williams onu takip etti. Sonunun geleceğinden korkarak, yaptığı her harekette ona uydu. Fakat onlar sebat göstermişti. Yoğunlaştırılmış güçlü enerji patlamasıyla Cornuke, kendisini dağın zirvesine doğru attı ve daha sonra elini uzatarak, arkadaşını kendine doğru çekti. Bir anda Williams'ı yanında buldu. Tanrı'nın Dağı'nın zirvesinde duruyorlardı.

Şimdi onlar, çölden yaklaşık 2000 metre yüksekliğindeydiler ve gökyüzüne çok yakındılar. Çok güçlü duygular hissettiler. Yer ayaklarının altında, akılları ise sanki başka bir dünyadaydı.

Teneffüs ettikleri hava, bastıkları toprak, hissettikleri güzel koku, tamamen eşsizdi. Onlar, kutsal toprak üzerindeydiler. Hala hiçbir zafer duygusu hissetmemişlerdi. Aslında onlar korkmuşlardı. Sina Dağı'nın zirvesinde durduklarında, tek bir Tanrı'nın var olduğunu;  göğü, yeri ve tüm evreni yarattığını anlamışlardı. Daha önce hissetmedikleri derin duygularla, buna kesin olarak inanmışlardı. Orada korkudan dona kalmış ve hareketsiz bir biçimde ayakta duruyorlardı.

Yaşamış oldukları tecrübeler, onları henüz kavramaya başladıkları gerçeğin içine sokmuştu. Tekrar araştırmaya başladılar. Çevrelerine baktıklarında, kısa düz burunlu iki doruğu gördüler. O, dünyanın zirvesindeki, doğal bir açık hava tiyatrosuydu. Onlar biliyorlardı ki, dünya tarihinde oynanmış en önemli dram, bu dağda sahnelenmişti.

"Ve Lord(Tanrı), Sina Dağı'na, dağın tepesine geldi. Ve Lord(Tanrı), Musa'yı, dağın tepesine çağırdı ve Musa da gitti... Ve Tanrı, şu kelimeleri konuştu: Ben, seni Mısır topraklarından getiren Tanrın Lordum."

Cornuke ve Williams, bütün tepeyi önce bir yönde, sonra da diğer yönde, profesyonelce yürüyerek araştırdılar. Onlar, her ayak izini takip ederek, tecrübe edinmek istediler.

Doğal olmayan, koyu siyahla renklenmiş zeminde yürüdüler. Dağa çıkarak, çöl kumuna benzer, daha koyu bir toprakta yürüdüler. Fakat Jabal al Lawz'ın doruğundaki toprak simsiyahtı. Kayalar, kömür yığını gibiydi. Tanrı şöyle söylemedikçe, buna bir sebep yoktu:

"Sina Dağı dumanlarla örtüldü, çünkü dağa, Tanrı ateş(nur) ile tecelli etti... ve sen karanlığın ortasında bir ses duyduğun zaman dağ yanıyordu."

Ayak bastıkları toprak, kutsal alevlerle kararmıştı. O, Tanrı tarafından yakılmıştı. Dağın zirvesine doğru yol aldıkları zaman, ne bulacaklarını ve hatta tamamen ne aradıklarını bilmiyorlardı. Bu belirsizlik, her dakikanın heyecanını arttırıyordu.  Olayları önceden görme yetenekleri birden ortaya çıktı. Onlar, tarih yazıyorlardı. Cornuke, dağın zirvesinin altındaki V şeklinde birleşmiş iki dev kayayı gördüğü zaman, kayalar arasındaki yarığın bir adamın gizlenmesi için yeterince geniş olduğunu anladı.

Cornuke, dürbünü alıp baktığı zaman, kendini düzlüğün ötesinde, dağın Batı tarafında, Kızıl Deniz'e giden bütün yolları görebilmiş gibi hissetti. Sanki Çıkış Kitabı bütünüyle önüne serilmiş gibiydi. Fakat Williams'ın düşünceleri, onu başka bir tarafa götürmüştü. Onu, Suudi Arabistan'a ve bu dağa neyin getirdiği üzerinde odaklaştı. O, "Çıkışın Altını"ydı ve onu nasıl elde edeceğini düşünüyordu. Bu hararetli geçen uzun gecede, zaten kurnazlıkla Suudi askerlerini yenmişti. Sürünerek çiti geçmiş, dağa tırmanmış ve devriyelerden kaçmıştı. O, bu gece bir kez daha onlara meydan okuyabilirdi. Dağın eteğinde gömülü bir hazine vardı. Kararını vermişti, payını almadan çölü terketmeyecekti.

Bu düşünceler, birden korkutucu bir kelimenin fısıldanması sonucu kesildi. Cornuke "Dinle" diye uyardı. Williams dinlediğinde, o da sesleri duyabildi. Adamlar, Arapça konuşuyorlardı ve sayıları fazlaydı. Fakat bir şey kesindi ki, dağın zirvesine giden yolda yavaşça yürüyorlardı. Williams da, Cornuke da, birbirlerine bakarak kapana düştüklerini düşündüler. Gizlenecek hiçbir yer yoktu.

İsrailoğullarının peygamberlerinden İlya(İlyas)'ın da saklandığı, Tur Dağı'ndaki "Musa'nın mağarası". "Ashab-ı Kehf"in de aynı mağarada saklandığı tahmin ediliyor. Üzerinde "eski bir mabed"in kalıntıları görünüyor.

Yanyolda kayalığa tırmanırken, birden göz yanılgısı gibi, bir mağara girişi gördüğünü düşündü. O yalnızca bir anlık bir bakıştı. Zirveye yaklaştıkça, her iki adam da karşılarına neyin çıkacağını bilemedikleri bir yoldaydılar.
            
"O Elijah(İlya) Peygamber kalktı ve yedi, içti. Daha sonra 40 gün, 40 gece yetecek yiyecekle Horeb'e (Sina olarak bilinen yere), Tanrı'nın Dağı'na gitmişti. Orada, o bir mağaraya girdi ve Tanrı'nın kelimesinin ona geldiğini gördü. Elijah, sesi duyduğu zaman, yüzünü bir bez parçasıyla örttü ve daha sonra mağaranın dışına çıktı."

Cornuke onun bir mağara olduğuna karar verdi. Çıkış Kitabı da, Musa'nın dağda bir mağara bulduğunu söylüyordu.

Jabal al Lawz'ın zirvesine varmış olan devriyeden az aşağıda, dar kaya çıkıntısıyla, zirve arasında bir yerde bulunuyorlardı. Cornuke ve Williams, onları görmedi, ancak onlar öyle yakındaydılar ki, askerlerden biri kibrit çaktığında, kibritin sesini duyabildiler. Aşağıya indiklerinde, adım atarken ayaklarının çıkardığı sesi kontrol etmek için bütün dikkatlerini toplamışlardı. Geriye ne kadar enerjileri kalmışsa, onu da dua etmeye ayırmışlardı:

"Lütfen, bu yoldan gelmelerine izin verme, ipi görmelerine izin verme, bu tarafa bakmalarına izin verme."

Fakat Cornuke, 12 yarddan daha uzak olmayan, dar kayalık boyundaki kısa geçidi işaret ediyordu. Williams, her şeyi bin bir zorlukla ancak görebildi.

Havada yükselen ince dumanlar gibi yuvarlık sisli gölgeler, görüşünü kapatıyordu. Fakat dürbünü alıp dikkatlice baktığında, onun bir mağara olduğundan emindi.

Kaya çıkıntısı, geniş bir kitaplıktan daha geniş değildi. Öyle ki, yolda tek sıra halinde yürümek zorundalardı. Vadiden binlerce metre yukarıdaydılar. Aşağıya doğru bir bakış onlara, eğer düşerlerse kesin öleceklerini söylüyordu. Fakat acele etmek için nedenleri vardı. Hala yukarıdakilerin seslerini duyabiliyorlardı. Herhangi bir anda, Araplar'dan biri aşağıya bakmaya karar verebilirdi. Başka bir tehlike daha vardı. Takip ettikleri karanlık patika gittikçe darlaşıyordu. Cornuke öndeydi ve ipte yürüyen bir adam gibi, bir ayağını diğer ayağının önüne koymak zorundaydı.

Yolda dura dura sonunda mağaranın girişine vardılar. Ama şimdi başka bir problem vardı. Williams, içeriye adım atmayı reddediyordu. Sonunda çok korktuğu ortaya çıkmıştı.

Sağ tarafında bulunan Cornuke, "Haydi içeriye gel" diye seslendi. Her zaman akılcı bir adam olan Williams, şüphelerinin nedenlerini bulmaya çalışıyordu. Gördüğü sadece gölgelerdi. Gün doğmak üzereydi ve ilk ışıklar, mağaranın oval ağzına vuruyordu. Hayatının hiçbir anında cesur olmadığı kadar cesur bir şekilde ileriye doğru bir adım attı.
Mağaranın girişine vuran, mat ve yumuşak ışığın arasından mağaraya doğru yürüdü. Aynı anda mağaranın derinliklerinden bir ses duydu. O arı vızıltısı kadar yüksek perdeli sesti, rahatsız edici değildi. Ama Williams mağaradan dışarı çıkmadıkça kesileceği yoktu.

O, Cornuke'a, mağaranın içine geri dönmek istemediğini söyledi. Kutsal bir yere girerek saygısızlık yapmak istemedi. Hava henüz ağarmadan önce, Cornuke, ayrılmaları gerektiğine karar verdi. Dağdan, ya henüz hava ağarmadan, bekçi kulübesindeki askerler sabah duası için çıkmadan ve gece görüşlü dürbünden yararlanarak ineceklerdi. Ya da gün boyunca Elijah Mağarası'nda saklanıp, kaçmak için yeni bir geceyi ve şansı bekleyeceklerdi. Cornuke'a göre, henüz şansları varken şimdi gitmeliydiler. Öte yandan, bu çok riskliydi.

"No Problem" dedi Williams, alay dolu bir ses tonuyla. Fakat aynı zamanda gitme konusunda sabırsızdı(istekliydi). Mağaradayken bir şeyler hesap eden tek kişi Cornuke değildi. Williams, çıkışın altını hakkında düşünüyordu ve bir planı vardı.

Dağın eteklerinin yanında, gruplar halindeki kayalardan aşağıya kısa bir mesafe vardı. Bir kayanın arkasına sindiler ve dikenli telli çite doğru baktılar. Önlerinde uzanan ve hiçbir ağacın olmadığı arazi düzdü. Cornuke, henüz havanın ağarmadığını ve bir hamle yaparlarsa, başarabileceklerini düşünüyordu. Cornuke, "Seninle kamyonda görüşürüz", dedi Williams'a. Arkasından,"Yapacak işlerim var." diye ilave etti.

Williams ona, hazineden bir parça almadan dönmeyeceğini söyledi. Metal dedektörüne ihtiyacı yoktu. Bunu hesaplamıştı bile. Fasold'un ekibi, dağın tabanında bulunan bazı sütunların yanında, işaretledikleri yerleri kazdıklarında altın bulmuşlardı. Williams'ın planı, bu sütunları bulmaktı. Bekçi kulübesine yakın bir yerde olmadığına şükrediyordu ve yumuşak kumun altındakini görmeye can atıyordu.

Dağın eteğinde bulunan ve İsrailoğullarından kalma "sütun parçaları".

Cornuke, "Askerleri ne yapacaksın?" dedi.

"Gece boyunca onlardan kaçındım."

Cornuke, "Fakat hava aydınlanıyor" diye uyardı.

"Bu nedenle acele etmek zorundayım."

Cornuke, "Biz demek istedin sanıyorum" diye düzeltti.

Arkadaşını geride bırakması söz konusu olamazdı, Cornuke'un. Williams'ın, sütunları bulmak istemesi de anlaşılır bir durumdu.

Dağ'ın tabanda bulunan yüksek kayalar, onlar için bir korunma ve bir avantajdı. Eğilerek yürüyor ve hızlı hareket ediyorlardı. Hala altından sürünerek geçtikleri çitin bulunduğu alandan uzaktaydılar ve aynı zamanda bekçi kulübesine gittikçe yaklaşıyorlardı. Zaman, diğer bir sorundu ve geriye fazla zaman kalmamıştı. Çöllerde, Güneş'in ilk ışıklarının tüm hızı ile çarpmasına karşı uyarılmışlardı. Ve bu olduğu zaman, korunmayı unutmalıydılar. Siyahlar giymişlerdi ve kumlardan çite doğru yapılacak bir hamle, bir intihar olabilirdi. Fakat Williams kararlıydı. Gözlerini, Fasold'un sütunlarına benzer bir şeyler var mıdır diye, çevrelerindeki geniş araziye çevirdi.

Yolun yarısına geldiklerinde Williams, kendisinin durmasına neden olan bir şeyler gördü. Gördüğü şey; herbiri belki 18 metre uzunlukta ve bir V oluşturacak şekilde ayrılmış iki kocaman kayaydı. Uç noktası dağa yönelmiş ve ortasında her koldan eşit aralıklarla, sanki kasten yapılmış gibi düz bir taş vardı. Bunu Cornuke'a gösterdi. Öyle ki Cornuke, bunun ne olduğunu hemen anladı.

Ve Musa, Lord'un(Tanrı'nın) bütün sözlerini yazdı. Sabah erken kalktı ve dağın altında bir sunak yaptı...
"Bu sütunlarla her an karşılaşabiliriz" dedi Williams. "Bunlardan 12 tane olmalıydı"... ve 12 sütun, İsrail'in on iki boyuna karşılık.

Williams, bunların nerede olduğunu sormak için çok heyecanlıydı. Ayağa kalkıp, araziyi dürbünle taradığında, onları da buldu. Hepsi kumdan dışarı çıkmış ve bir sıradaydılar. Her birinin çapı, belki 5.5 metre vardı ve birbirlerinden 1.5 metre mesafelerle ayrılmışlardı. Hepsi de, bekçi kulübesinin yakınındaydı. Az da olsa bir şansları vardı; bulundukları yere paralel bir şekilde uzanan, bir futbol sahası büyüklüğünde, derin ve uzun bir vadi vardı.

Olacakları düşünmeye zamanı yoktu, bu nedenle içgüdüsel hareket ediyordu. Cornuke'a bir şey söylemeden, kayaların üzerinden koşmaya başladı. Planı bu çılgınca koşuda şekillenmeye başlamıştı. Vadiye girecek, onun yüksek ve kumlu tepeleri tarafından korunacaktı. Özellikle bekçi kulübesinden ve onun yakınındaki kayanın üzerine yerleştirilmiş üç bekçiden en uzak olan sütuna, gövdesi üzerinde sürünerek saklanacaktı.

Kumda kalbi çarpa çarpa yürürken ve yolun da yarısına geldiğinde, beklenmedik şekilde durdu. Şimdi daha yakındı ve orasının bir vadi olmadığını göründü. O çok derin bir çukurdu. Ve içinde kazı malzemeleri vardı.

Aynı zamanda, üç silahlı bekçinin neden dağın kenarına yerleştirildiklerini anlamıştı. Onlar, burada uyuyan askerleri korumak için bulunmuyorlardı. Aksine çukurun dibinde yatan hazineyi korumak için bulunuyorlardı.

Bir "hazine avcısı"nın en büyük korkusu, birisinin altını onun elinden almasıdır. Bir an zaten kazılmış olan çukura bakmak için yaklaşmayı düşündü. Fakat bu, geri dönmek için bir umudu olmayan büyük bir risk olurdu. Eğer kazıya yaklaşsaydı, bekçiler kesinlikle onu farkederlerdi. Eve asla dönemezdi. Ve bu umutsuz gerçeği kavramasıyla, yüz seksen derecelik dönüş yaptı ve kendinden geçmiş bir halde, güvenli kayalara geri koştu.

Ayrılma zamanıydı. Güneş henüz doğmaya başladığı zaman, suyu çekilmiş nehir kolu yatağıyla, çitin birleştiği noktaya geri dönmek için yola koyuldular. Bekçi kulübesindeki insanların hareketliliğini işitebiliyorlardı, fakat biraz uzaktaydılar ve uzun, unutulmuş geceden sonra dikkate almak için tükenmişlerdi.

İsrailoğulları, vadiden gelen suyu topladıkları barajın kenarlarına susuz bir zamanda kullanmak için kuyular(wells) inşa etmişlerdi. Arkada Suudi Arabistan'ın muhafız kulübesi görülüyor.

Cornuke "üçte" dedi.

Fakat Williams sözünü kesti ve "Kaç tane vardı? Sayabildin mi?" dedi. Cornuke ilk önce anlayamadı, sonra da "On iki tane vardı. On iki sütun, bir sırada, tıpkı Tevrat'ın söylediği gibi" dedi.

Williams samimi ve şaşırmış bir vaziyette, "Burası gerçekten Sina Dağı" dedi. Fakat bunu hissettiği sırada, bir taraftan da acı bir şekilde hayal kırıklığına uğramıştı. Yenilmişti. Hazineden bir parça alamadan ayrılmak zorunda kalmıştı. Hem de o kadar yaklaşmışken.

Artık oyalanmak için hiçbir neden yoktu. Diğer bir deyişle, koşmaya başlamışlardı. Bu yaşamlarının yarışıydı. Bütün mesele, çite varmak ve altından geçmekti. Ve bunu yaptılar. Dakikalar sonra çitin öbür tarafındaydılar ve çitten, askerlerden ve dağdan uzaklaşıyorlardı.

Deredeki kampa geri dönüşleri, uzun ve sıcaktı. İkisi de yorulmuştu. Fakat, Williams için iyi hissetmek imkansızdı. Kamyonetleri bıraktıkları yerdeydi ve hala battaniyeleri yataklarının üzerinde seriliydi. Williams, Tebuk'a geri dönmeyi ve uzun, sıcak bir banyo yapmayı ve görüp-hissettiklerini göz önüne getirip, bir anlam çıkarmayı düşünüyordu. Cornuke ise, büyük bir ihtiyatla arkadaşını kutlamak için elini uzattı."

Kaynak: Howard Blum, The Gold of Exodus, The Discovery of The True Mount Sinai, çev. yaklasansaat.com, New York, 1998.

 


Untitled Document
ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.