Untitled Document
 
www.yaklasansaat.com




 

Dünyamız/ Küresel Isınma/Geo 4 Raporunun Özeti: "Ortak Geleceğimiz Tehlikede!"

GEO 4 RAPORUNUN ÖZETİ: "ORTAK GELECEĞİMİZ TEHLİKEDE!"

Yukarıdaki haritada, 100 binden fazla nüfuslu şehirlerde ve ulusal başkentlerde, yıllık ortalama PM10 yoğunluğu, görülmektedir(1999). (PM10: Havadaki, madde parçacıkları ve kirliliği göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü'nün klavuzunda; yıllık ortalama, 20 µg/m3 öngörülmüştür.)

BM Küresel Çevre Tahmini 4(Global Environment Outlook 4; GEO4), "Bizim Ortak Geleceğimiz" adlı raporunu yayınladı. Bu rapor, Dünya Komisyonu'nun, "Çevre ve Gelişme" ile ilgili raporundan, 20 yıl sonra yayınlandı. Bu ufuk açıcı nitelikteki rapor; Birleşmiş Milletler Çevre Programı(UNEP)’in, "küresel çevre"nin durumunu ortaya koyan, amiral gemisi denilebilecek son raporudur. Bu rapor, küresel atmosferin, karaların, suyun, biyolojik çeşitliliğin, bugünkü durumunu değerlendiriyor; son 20 yıl içinde nelerin değiştiğini açıklıyor. Rapor, Dünya’yı baskı altına alan çevre sorunlarından bazılarının, üstesinden gelebilmek için hazırlanmıştır. Ve gerçek bir küresel sürece işaret etmektedir. İnsanlığı tehdit eden bu meydan okuyuşun ölçeği, oldukça büyüktür.

ÇEVREMİZDEKİ TAHRİBAT: "ÇOK KÖTÜ İHMAL EDİLDİ"

Bu bölümde, çevremizde oluşan tahribatın, gelişmeyi nasıl zorlaştırdığı; hem bugün, hem de yakın gelecekte insanoğlunu, nasıl tehdit ettiği incelenmektedir. 1987’deki Komisyon'u yönetmiş olan Norveç’in eski Cumhurbaşkanlarından Gro Harlem Brundtland, 1995’te şunları yazmıştı:

"İnsanların acı çekmesi, kaynakların müsrifçe kullanımı ve çevresel bozulma yüzünden, ödenmesi gereken acı bedel, çok kötü bir şekilde ihmal edildi."

ÇEVRE KİRLENMESİ VE KİRLETİCİ ENERJİ

Yarısı çölde yaşayan Afrika ülkeleri, halkına verdiği temel hizmetlere yaptığı harcamalardan 3 kat daha fazla, borçlanıyor. Gittikçe artan küreselleşme, çevreyi de etkiliyor. Küreselleşen ticaret, yabancı ve işgalci bir takım canlı türlerinin yayılmasını kolaylaştırıyor. Çevre kirlenmesi, tüm hastalıkların dörtte birine neden oluyor. Yani sağlığı da etkiliyor. Ayrıca  solunum rahatsızlıkları, bazı kanser türleri, virüs taşıyan hastalıklar ve hayvan hastalıklarının insanlara taşınma oranını arttıran çevre kirliliği, beslenmeyi de etkiliyor.

Enerji hususunda ise  Dünya, çifte tehditle karşı karşıya kalmaktadır. Bunlar, yetersiz ve tehlikeli enerji kaynakları ve çok fazla enerji tüketiminden kaynaklanan çevresel zararlardır. Daha temiz enerji kaynaklarının kullanımı ise genelde minimal düzeyde kalmaktadır. İçinde bulunduğumuz bin yılda hedeflenen gelişmişliğe ulaşabilmek için, sağlıklı bir çevre, esas teşkil etmektedir. Aslında gelişmenin kendisi bile bizatihi, çevreye zarar vermeye yeterlidir. Çevresel değişimi; nüfus artışı, ekonomik aktivite ile bilimsel ve teknolojik buluşlar yönlendirmektedir.

YER OZONU ARTARKEN, KORUYUCU OZON DELİNİYOR

Raporda; hava kirliliği, ozon tabakasının kaybı ve iklim değişikliği verilerden de söz edilmektedir. Son 20 yıl içinde atmosferi temizleme çabasıyla elde edilen sonuçlara değinen raporda; uygulamanın düzensiz ve yarım yamalak yapıldığı belirtiliyor. Bu nedenle, Dünya'da, kapalı mekanlardaki veya dışarıdaki hava kirliliğinden, 2 milyondan fazla insanın erken ölümü bekleniyor. Yer yüzeyindeki ozon kirliliği, Kuzey Yarımküre’de, insan sağlığını ve ürün hasadını, etkileyecek derecede artıyor. Bazı gelişmekte olan ülkelerin, temel ürünlerini de etkiliyor. Asit yağmuru, son 10 yılda yapılan başarılı çalışmalardan dolayı, Avrupa ve Kuzey Amerika için artık büyük bir sorun olmasa da; Asya’nın bazı bölgeleri için hala tehdit oluşturuyor.

Sürekli Organik kirleticiler (POPs) ve cıva, 1987’den itibaren önemli sorunlar arasında yer almaktadır. Ozonu delici maddelerin, aşamalı olarak azaltılmasındaki etkileyici başarıya rağmen; Antarktika üzerindeki delik, şimdi her zamankinden daha büyük. Ozondaki delik, artık çok daha zararlı ültraviyole radyasyonunun, Dünya’ya ulaşmasına izin veriyor. Bu, insan sağlığına, bitkilere ve denizde yaşayan organizmalara zarar verecek ve besin üretimini azaltacaktır. Bir diğer ciddi problem ise, havalandırma ve soğutma sistemlerinde kullanılan ozon delici maddelerin, kanun dışı ticaretinin yapılıyor olmasıdır.

ARTAN SICAKLIKLAR VE BUHARLAŞMA


 

 

 

 

 

 

 

1987'den beri fosil yakıtlarından kaynaklanan karbondioksit emilimi, global ölçekte yaklaşık 3 kat arttı. Petrol ve gaz, önümüzdeki 20 ila 30 yıl değişmeden, etkin enerji kaynakları olarak kullanılacaktır. Okyanusları, daha asidik hale getiren karbondioksitteki artış, mercanları ve denizde yaşayan yumuşakçaları, tehdit edecek seviyeye ulaştı. Artık iklim değişikliğinin, kanıtları gözlenebilir ve kesindir. İnsan aktivitelerinin, bu ısınmada etkisi, doğrulanmıştır. Ortalama küresel sıcaklık, 1906'tan beri yaklaşık 0,74°C arttı. Bu yüzyıl içinde öngörülen yükselme ise; 1,8°C ile 4°C arasındadır. 

Kutuplara yakın bölgelerdeki, donmuş toprak tabakasının (permafrost)’un erimesi ve buharlaşmanın artması gibi geri beslemeler, bu değerleri yükseltebilir. Bazı bilim adamları, 2°C'lik yükselmenin, büyük ve geri çevrilemez tahribat durumuna gelmezden önceki, eşik değer olduğuna inanıyorlar. Daha yüksek sıcaklıkların, ishal ve sıtma gibi salgın hastalıkların şiddetini arttıracağı ve küresel anlamda, besin üretimini azaltacağı düşünülmektedir. Bazı sera gazları, atmosferde 50,000 yıl süreyle kalabilir. Gelişmiş ülkeler, hâla, kişi başına fosil yakıt kullanımında öndedir. Havacılık Dairesi, 1990 ile 2003 arasında yapılan uçuşlarda; % 80’lik bir artma olduğunu saptadı. Aynı zamanda gemicilikte, 1990’da, 4 milyar ton olan yük miktarı, 2005 yılında, 7,1 milyar tona ulaştı. Her sektör, devasa ölçülerde ve gittikçe de artan enerji taleplerinde bulunuyor. Sadece "zorlayıcı ve şiddetli adımlar", taşıma alanında ve karada kullanılan enerji taleplerini azaltabilir.

TOPRAKLARIN DEJENERASYONU: BİR TEHDİTTİR

Nüfus artışı, ekonomik gelişme ve global ticaret, benzeri görülmemiş bir oranda, toprağın kullanımını değiştirmektedir. 1987’den bu yana tarım arazilerinin büyümesi yavaşladı, ancak toprağın kullanım yoğunluğu, "dramatik bir şekilde arttı". Daha önce 1 ton ürün hasat edebilen bir çiftçi, şimdi 1,4 ton üretim yapıyor. Bir hektarlık tarım alanı, 1,8 ton ürün verirken, şimdi 2,5 ton veriyor. Toprağın bu şekildeki kullanımı, iklim değişikliği kadar ciddi bir tehdittir. Çünkü hem verimin, hem de biyolojik çeşitliliğin azalmasına sebep olur. Bu durum, insan yaşamını; kirlilik, topraktaki erozyon, besin kaynaklarının azalması, su kıtlığı ya da toprağın tuzlanması ve biyolojik döngünün bozulması gibi unsurlar sayesinde, negatif yönde etkiler.

Özellikle kurak bölgelerde yaşayan fakir halklar; yaklaşık 2 milyar insan hayatını sürdürdükleri bölgelerde, toprak çok verimsiz olduğu için, zor durumdalar. Zarara uğramış topraklar, organik karbonu, serbest bırakıyorlar. Geçen 150 yıl içerisinde, toprak kullanımının değişmesi, atmosferik karbondioksitin, 3 kat artmasına neden oldu. Topraktaki besleyicilerin kaybı, tropikal ve astropikal bölgelerde, daha az üretim anlamına gelmekte; ayrıca besin güvenliğini de tehlikeye atmaktadır.

KİMYASAL KİRLENME: BÜYÜK BOYUTLARDA

Kimyasal kirlenme, birçok farklı formda devam ediyor ve daha da artacağa benziyor. 50.000 kimyasal bileşimden daha fazlası, ticari olarak kullanılıyor. Her yıl bunlara yüzlercesi ekleniyor. Küresel boyutta, kimyasal üretimin önümüzdeki 20 yıl içinde, %85 artacağı öne sürülüyor. Dünya'daki insanların, üçte ikisinin besin ihtiyacı, özellikle azot içeren gübrelere bağlıdır. Tarım alanlarında, besleyicilerin hızlı bir şekilde yok olması, yosun patlamasına neden olur. Bazen Meksika Körfezi ve Batlık Denizi'nde gözlendiği gibi tüm ekosistemi etkiler.   

Tarımda, değişik amaçlar için kullanılan çevre ve ürün terbiyesi, yeni bir teknolojidir. Örneğin, yabani otlara ve zararlılara karşı, dayanıklı bitkiler üretmek gibi bazı çözüm yolları bulunmuştur. Fakat genetiği değiştirilmiş ürünler, bazı ülkelerde tartışma konusudur. Bu çözüm yolları kullanıldığı zaman, çapraz gübreleme yüzünden, ortada genetik olarak değiştirilmemiş hiçbir ürün kalmamış oluyor.

Avrupa'nın Akdeniz kıyısındaki bölümünün üçte biri, çölleşmeye açık. Bu bölge, Amerika’nın otlak alanlarının, %85'i kadarına tekabül ediyor. Verim kaybı ve sefalet, birbirini tetiklemektedir. Kurak bölgelerde yer alan, gelişmekte olan ülkeler, duraklamaya mahkum olmuşlardır. Örneğin, bu ülkelerde bebek ölüm oranları, ortalama binde 54'tür. Bu oran, diğer gelişmekte olan ülkelerden, %23 daha fazladır. Sanayileşmiş ülkelerin ise 10 katıdır.

SU KITLIĞI: EKOSİSTEMİN ALTINI OYUYOR

Su kıtlığı, gelişmenin, sağlık ve ekosistemin altını oymaktadır. Sulama için akarsuların ve yeraltı sularının, % 70-80'ni kullanılmaktadır. Durum böyleyken, Milenyum Gelişme Amacı’nın açlık konulu toplantısında, 2050 yılında besin üretimini, 2 katına çıkarmak hedef alınmıştır. Bu da, ekinler tarafından kullanılan su tüketiminin, iki kat artması demek oluyor. Dünya'daki her 10 büyük nehirden bir tanesi, yılın belli bir bölümünde, sulama yüzünden denize dökülemiyor.

Su, odak noktasıdır. İklim değişikliği, su ve su ekosistemlerinin, insanlar tarafından kullanımı; gereğinden fazla balık avının ısrarla devam etmesi; Dünya’nın su kaynaklarını ve suda yaşayan canlıları etkiliyor. İklimin ana düzenleyicisi, okyanuslardır. Çok büyük miktarlarda, sera gazı emerler. Ancak şu an meydana gelen değişiklikler yüzünden, Arktik (kutup) ve buzul sıcaklıkları, küresel ortalamanın 2,5 katı arttı. Okyanus tuzluluk oranı, kuraklık, yağışlar-sel ve hortum gibi ekstrem hava olayları, değişime uğradı. 

Kuraklık, Akdeniz havzasında, Güney Afrika'da ve Güney Asya'nın bazı bölgelerinde, artık daha şiddetli ve uzun periyotlu olarak gözlenmektedir. Büyük Sahra çölünün güneyindeki yağış miktarındaki azalma, okyanus yüzeyi sıcaklık değişimlerine bağlanıyor. Son birkaç on yıldır, Grönland buz tabakası, yeniden buz oluşması için gereken süreden daha hızlı eriyor. Donmuş toprak tabakası(permafrost) daha hızlı çözülüyor. Kuzey Kutbu'ndaki nehirler, artık kışın daha kısa süre donmuş halde kalabiliyorlar.

Küresel ısınmadan kaynaklanan deniz seviyesindeki yükselme, insanlar için yakın gelecekte, büyük sonuçlar doğuracak potansiyele sahip. Dünya nüfusunun %60'dan fazlası, kıyı bölgelerde yaşıyor. Ancak milyonlarca insan, başka bir yere taşınmak zorunda kalacak. Artan karbon dioksit oranının, sonuçlarından biri olan okyanus asitleşmesi; büyük ihtimalle denizlerdeki besin ağını değiştirecek ve küresel anlamda gıda emniyetini etkileyecek.

"TATLI SU KAYNAKLARI" HIZLA AZALIYOR

Tatlı su kaynakları azalıyor. Bu nedenle 2025 yılı itibarıyla, 1,8 milyar insanın mutlak anlamda bir su kıtlığı çekmeleri bekleniyor. Bunun dışında, su miktarındaki azalmanın, gelişmekte olan ülkelerde, %50 ve gelişmiş ülkelerde ise %18 oranında olması tahmin ediliyor. GEO-4’ün yorumu:

"Artan su ihtiyacı ,su kıtlığı çeken ülkelerde tahammül edilemez boyutlara ulaşacak."

Su ekosistemlertatlı su, besin ve başka yararlılıkları sağlayamayacak duruma gelecekler. İnsan faaliyetleri, patojen(hastalık yapıcı) mikrobik canlılar ve besin artıkları yoluyla, su kalitesinin düşmesine sebep oluyor. Su ekosistemler açısından, kişisel bakım ürünleri, ağrı kesiciler ve antibiyotiklerin potansiyel etkileri de oldukça kaygı verici.

Gelişmekte olan ülkelerde, bir yılda, çoğu 5 yaşın altında olan 3 milyon insan, su kaynaklı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor. Tahminlere göre, bugün, 2,6 milyar insan için sağlık hizmetleri yetersiz kalıyor. Tüm Dünya’da, kirli sular, insan hastalıkları ve ölümlerinin en önemli nedeni.Tatlı sularda yaşayan omurgalı hayvanlar, 1987'den 2003'e kadar, ortalama olarak yaklaşık; %50 oranında azaldı. Bu canlılar, kara veya denizde yaşayanlardan, çok  daha hızlı bir şekilde tükeniyorlar.

OKYANUSLAR: "TİCARİ OLARAK TALAN EDİLİYOR"

Artık balık avı, kıyıdan daha açıkta ve daha derinde yapılıyor. Derinde avlanma, bazı türleri, çok hızlı bir biçimde yok etmekte ve besin zincirini etkilemektedir. Devlet tarafından verilen hibe krediler, balıkçılığın, aşırı oranlarda artmasına sebep oldu. Okyanuslardan ihtiyaç duyulanın %250 fazlası ürün çıkarılıyor. Batı Afrika'ya ait balıkların, Rusya, Asya ve Avrupa Birliği filoları tarafından sömürülmesi, 1960'dan 1990'a kadar 6 kat arttı. Afrika ülkelerine, bu sömürü için ödenen ruhsat ücreti ise, balıkların değerinin sadece %7,5'u kadardır. Bu aşırı istismar yüzünden, geçim sıkıntısı çeken pek çok Batı Afrikalı balıkçılar, kendilerini sömüren bu ülkelere göç etmektedirler.

BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK HIZLA YOK OLUYOR

Biyolojik çeşitlilik, sadece besin, giyeceklerimiz için iplik, ve ilaç demek değildir. Biyolojik çeşitlilik, pek çok hayati önem taşıyan hizmetlerin, devamını sağlar. Mesela, bakteri ve mikroplar, atıkları, kullanılabilir ürünlere çevirirler, hava ve sudaki kirleticileri, filtre ederler. Böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlarlar. Mercan kayalıkları ve mangrov ormanları, tıpkı bitkilerin, toprağı bir arada tutarak erozyonu engellemesi gibi, kıyı şeridini muhafaza ederler. İnsanların ve diğer tüm canlı türlerinin hayatı, sağlıklı ekosistemlere bağlıdır.

Ancak zamanımızda biyolojik çeşitlilikte meydana gelen değişimler, insanlık tarihinde, görülmemiş bir hızda gerçekleşiyor. Ekosistem hizmetlerinin %60'ı ya kayba uğradı, ya da devam edemeyecek şekilde tahrip edildi.

Canlı türler; toprak kullanımındaki değişiklikler, doğal ortamın kaybı, kaynakların aşırı derecede sömürülmesi, kirlilik ve yabancı istilacı(zararlı) türlerin yayılması sebebiyle; fosil kayıtlarından tespit edilen orandan, 100 kez daha hızlı bir yok olma sürecine girmiş bulunuyor. Büyük omurgalı hayvan gruplarından, Amfibilerin (hem kara ve hem de denizde yaşayabilen canlılar) %30'undan daha fazlası; memelilerin %23'ü; kuşların %12'si,tehdit altında bulunmaktadır.

"ALTINCI BÜYÜK YOK OLUŞ SÜRECİ BAŞLADI"

Altıncı büyük yok oluş süreci başladı. Bu süreci, doğal felaketler değil de, insan kaynaklı "büyüme ve tüketim düzeni" doğurmuştur. Vahşi yaşam gittikçe yok oluyor ve genetik çeşitliliğin azalacağına inanılıyor. Yabancı ve egzotik türlerin ortaya çıkması, büyüyen bir sorun.

1982 yılında, Amerika’nın Atlantik kıyısından gelen gemiler, bir yanlışlık sonucu; Taraklı hayvanlar grubundan, bir tür deniz hıyarını, Karadeniz’e getirmiş. Ancak bu deniz hıyarı, bütün deniz canlı ekosistemine yayılmış ve 1992 yılında, 26 ticari balıkçılık bölgesini yok etmiştir.

Tarım, nerede yapılırsa yapılsın, biyolojik çeşitliliğe bağımlıdır. Buna rağmen bugün tarım, genetik erozyonun, tür kayıplarının ve doğal yaşam alanlarının değişmesinin en büyük nedenidir. Kıyı ve deniz ekosistemleri, daha fazla zarar görüyor. Diğer taraftan, özellikle denizin dibinde yapılan araştırmalara göre; derin okyanusların, biyolojik açıdan zenginlikleri de tehlikededir. 2030 yılından itibaren de, gelişmekte olan ülkelerin insanlarının, besin ihtiyaçlarını karşılamak için; 120 milyon hektar fazla araziye ihtiyaç duyacağı anlaşılıyor.

Genetik çeşitliliğin kaybı, besin güvenliğini tehdit ediyor. İnsanların, bioyakıtlar gibi, enerji arayışları ve kullanımları, canlı çeşitliliğinin kaybının hızlanmasında kilit rol oynuyor. Bunun neticesinde, hastalıklar, şekil değiştirecek ve ortaya çıkan hastalıklara, bağışık olmayan insan sağlığı, ciddi biçimde etkilenecek.  

BÖLGESEL TEHDİTLER

İklim  değişikliğinin, 7 bölge üzerindeki potansiyel etkilerini, vurgulayan ilk GEO raporu budur. Avrupa Birliği; iklim değişikliğinin etkilerini, idare edilebilir seviyelere çekmeyi ve sıcaklık seviyesinin  2 °C üstüne çıkmaması gerektiğini, öne sürmektedir. Bu hedefin gerçekleşmesi için, gelişmiş ülkelerde emilimin; 2050 yılında, % 60-80 arası azalması gerekiyor. Özellikle Afrika‘da en önemli çevresel tehdit, toprağın verimsizliği ve çölleşmedir.

Kutup Bölgeleri, küresel iklim değişikliği etkilerinin yer aldığı döngünün bir parçasıdır. Kuzey Kutbu'ndaki ısınma, Dünya ortalamasının 2 katıdır. Yerli halkın sağlığı ve besin güvenliği, çevredeki civa ve doğada uzun süreler kalan organik kirleticiler yüzünden tehlikededir. Bunun yanında, ozon tabakasında en çok incelme, Kutup Bölgeleri’nde gözleniyor. Ozon tabakasının, kendisini yeniden onarmasının, 50 yıldan daha fazla süreceği sanılıyor.

Dünya'nın bütün bölgeleri için ortak gerçek şudur: Dünya nüfusu, öyle bir noktaya gelmiştir ki, kaynak ihtiyacı, karşılanması, neredeyse imkansız boyutlardadır. Günümüzde dahi insanlığın kapsama alanı, kişi başına 21,9 hektar iken; yeryüzünün biyolojik kapasitesi, ortalama kişi başına 15,7 hektardır.  

SONUÇ

Çevre ve insanlar arasındaki ilişki; "GEO’nun en temel meselesidir". Dünya küçülüyor ve artık ortada, paylaşacak daha  az miktarda kaynak var. Kişi başına düşen toprak parçası, bir önceki yüzyılın % 25’i kadardır. 2050 yıllarında, bu oranın % 20’lere düşmesi bekleniyor. Tüketim, dengesiz bir şekilde, nüfustan fazla artıyor. Zengin ülkelerde yaşayan, yaklaşık bir milyar insanın ortalama yıllık geliri, fakir ülkelerde yaşayan 2,3 milyar insandan, 15 kat daha fazla.

Çevreye verilen zarar, en çok fakirleri etkiliyor. Hem tüketim hem de sefalet, çevreye zarar veriyor. Canlı çeşitliliğindeki azalma ve iklim değişikliğinin geri çevrilemez sonuçları olacaktır. Ekosistem hizmetlerinin  % 60’ı, ya bozuldu, yada işlevini yerine getiremiyor. Doğa olayları, bir zincirin halkaları gibi birbirlerine bağlıdır. Geri besleme mekanizmasını da kapsayan bu durum,  iklim değişikliğini de şiddetlendirmektedir. Mesela, yansıtıcı özelliği olan  kutup buzulları kaybolursa; yerini ısıyı absorbe eden karanlık sular alır ve küresel ısınma, daha da hızlanır.

Topraktaki bozulma, normal olmayan hava koşullarıyla birleşerek, baş edilmez bir soruna dönüşüyor. Mezopotamya gibi eski toplumların çökme nedeninin, "çevresel bozulma" olduğu bugün bilinmektedir. Bugün Dünya'daki değişimin boyutları, daha büyük ölçekte ve küreseldir.

Kaynak: United Nations Environment Programme web site, UNEP News release 2007/34, Nairobi, Kenya, çev. Furkan Kargıoğlu, yaklasansaat.com, 25/10/2007.

 

Untitled Document
ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.