yaklaşan saat
kuranda islam, kuran ışığında araştırmalar
  theapproachinghour, english website




kuranı anlamak için arapça


tasavvuf felsefesi, kuran islamı, radikalizm islam değil hastalıktır

YAKLAŞAN SAAT'TE BEKLENEN MEHDİ DEĞİL İSA'DIR, mehdiyet felsefesi

 

Dünyamız/ Canlılığın Hayati Özü: Su/ Hasta Değil Susuzsunuz!

HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ!

Tıp biliminde yeni bir çağın şafağında bulunuyoruz. "İnsan vücudunun çoğu hastalığını üreten vücuttaki kronik su sıkıntısıdır." İnsan vücudunun orijinal tasarımı düşünebileceğinizden daha mükemmeldir. Bugüne kadar, bu tasarımı nasıl koruyacağımızı bilemememiz bizim kendi hatamızdır. Eğer vücut ana olarak sudan ibaretse düzenli olarak su içmediğimizde vücudun suyla dolması nasıl mümkün olabilmektedir. "Hasta değilsiniz susuzsunuz!"

İnsan vücudunun, su sıkıntısı çektiğinde çeşitli sofistike göstergelerinin (su kaybı ve susuzluğa dair acil durum göstergeleri) olduğu keşfedildi. Vücudun, ağzın kuruması dışında başka birçok su sıkıntısı göstergesi de bulunmaktadır.

Tıp profesyonellerinin insan vücudunun su çağrılarını anlamamış olması, tıp tarihindeki en büyük trajedidir. Vücudun kronik su kaybıyla geleneksel olarak, kimyasallar ve "prosedürler" kullanarak ilgilenmek yoluna gitmişlerdir.

Tıbbın bu kadar karmaşık ve maliyetli hale gelmesinin aşikar nedenlerinden biri de ilaç araştırmaları ve üretiminin -ve son nokta olarak da hasta değerlendirmelerinin- aşırı pahalı hale gelmiş olmasıdır. Düzenli ve yoğun bir şekilde reklamı yapılan ürünlerin satışını artırmak için yüksek ücretler alan firma temsilcileri, bu ürünlerini doktorlara tanıtmakla kalmıyorlar, teklif ettikleri "ekstra gelirlerle" de doktorları ilaçların satışının artırılması işine ayartıyorlar. Hastalar ilaç kullanmaya devam ediyorlar çünkü sağlıklarına kavuşamıyorlar. Sağlıklarına kavuşmaları da beklenmiyor zaten! Onlar sadece tedavi görüyorlar. Tıpta ticaretçiliğin gelişmesi için en iyi yol budur. Ve tıpta aydınlatılmayı bekleyen utanç verici noktalar bununla da sınırlı değildir.

Hepsinden daha da kötü olan ise, ana-akım tıp topluluğunun her zamanki para kazanma yolundan ayrılmamayı ve iyi haberleri görmezden gelmeyi tercih etme biçimidir. Toplumumuzdaki yüksek sağlık hizmetleri maliyetinin temel nedeni, insan vücudunun su ihtiyacının belirtilerinin bilinmemesidir. Sağlık hizmetlerine ihtiyacı olanlara değil işletmecilere hizmet edecek şekilde tasarlanmış olan bugünkü sistemde, mevcut haliyle bir düzelme ümidine de yer yoktur.

Dünya'daki en ileri tıp araştırma merkezi olan Ulusal Sağlık Enstitüsü(NIH) toplumun güvenini daha da kötü bir şekilde boşa çıkarmıştır. Birincisi, neden suyun ilaç etkisini araştırmamıştır? Neden hapla birlikte alınan suyun olası pozitif etkisini "ilacın" etkisinden ayırmamıştır? Neden düzenli olarak su içmeyen birisinin başına neler geleceğini araştırmamıştır?

Birçok önemli hastalığın altında yatan neden; kronik su kaybıdır. Su kaybının semptomlarını, komplikasyonlarını belirleyecek olan tek tek kişilerin vücutlarının fizyolojik durumlarıdır. Semptom-üreten su kaybı durumlarının, geleneksel olarak birçok farklı rahatsızlık adı altında sınıflandırılması bu yüzdendir.

TIP HASTALIKLARI NEDEN İYİLEŞTİRMEZ

Bugünkü tıp profesyonelleri suyun insan vücudundaki hayati rollerini anlamıyorlar. İlaçlar semptom gidericilerdir(Palyatifdirler), insan vücudunda görülen dejeneratif (yozlaştırıcı) hastalıkları tedavi etmek için tasarlanmamışlardır. Basit gerçek şudur ki; vücudun su kaybetmesi hastalığa neden olabilmektedir. Su kaybının ürettiği hastalıkların önlenmesi ve tedavisinin yolu düzenli olarak su alımından geçmektedir.

Gelişmiş toplumlarda, çay, kahve, alkol ve imal edilen içeceklerin, her gün "stresli" olan vücudun ihtiyaç duyduğu katışıksız doğal suyun arzu duyulan ikameleri olduğunun düşünülmesi, temel ve felaketlere yol açan bir hatadır. Bu içeceklerin su ihtiva ettiği doğrudur ancak aynı zamanda vücutta su kaybına yol açan amilleri de içerirler. İçinde çözündükleri suya ek olarak vücudun su rezervlerinin bir kısmının da atılmasına yol açarlar! Günümüzde modern yaşam tarzı, insanları ticari olarak üretilen her çeşit içeceğe bağımlı hale getirmektedir. Çocuklara su içmeleri öğretilmemektedir; gazozlara ve meyve sularına bağımlı hale gelmektedirler. Genel olarak imal edilmiş içecekleri içerek vücudun su ihtiyacını tamamen karşılamak mümkün değildir. Ayrıca bu gazozların tadının aranan tat haline gelmesi, bu gazozlar olmadığında su içme isteğini de otomatik olarak azaltmaktadır.

Bugünkü durumda tıp pratisyenleri, suyun vücuttaki çok sayıdaki kimyasal rolünün farkında değillerdir. Vücuttaki su kaybı, sonunda bazı fonksiyonların kaybına neden olduğu için, vücudun su pay etme programı operatörlerinin ciddi ve uzun süreli su kayıpları sırasında verdiği çeşitli sofistike sinyaller, vücudun bilinmeyen hastalık hallerinin göstergeleri olarak yorumlanmıştır. Klinik tıbbın yoldan çıkmasına neden olan en temel hata budur.

Bu sinyallerin ortaya çıkmasıyla birlikte, pay etme sisteminin dağıtması için vücuda su sağlanması gerekir. Gelin görün ki tıp pratisyenleri bu sinyalleri kimyasal ürünlerle susturmak üzere eğitilmişlerdir. Ve tabi ki mazur görülemeyecek bu hatanın ne kadar ciddi bir hata olduğunu hiç mi hiç anlamamaktadırlar. Su distribütörleri tarafından üretilen bu çeşitli sinyaller, lokal susuzluğun ve vücudun susuz kalmasının göstergeleridir. Başladığında, daha fazla su alarak giderilebilirler ama ticari kimyasal ürünleri kullanmak suretiyle giderilmeye çalışıldıklarında, patoloji yerleşir ve hastalıklar meydana gelir. Bu hata, vücudun su kaybetmesinin neticesinde ortaya çıkan diğer semptomlar ve komplikasyonları tedavi etmek için daha da fazla kimyasal kullanılması kaçınılmaz hale gelene kadar devam ettirilir ve sonra da hasta ölür. İroni? Hastanın hastalıktan öldüğünü söylüyorlar. Böylece vicdanları rahat kalıyor!

Vücudun su sıkıntısının farklı sinyallerinin hatalı bir şekilde kimyasal ürünlerle susturulması, doğrudan tedavi edilen kimsenin vücut hücrelerine zarar verir. Sinyal-üreten yerleşmiş kronik su kaybının, o kişiden olan yeni nesiller üzerinde de kalıcı etkisi vardır.

TIPTA HATANIN KAYNAĞI

İnsan vücudu %25 katı madde (çözünen) ve %75 sudan (çözücü) oluşmaktadır. Beyin dokusunun ise %85'inin sudan oluştuğu söylenmektedir.

Yüksek tansiyon genellikle iyileştirilmez; kişiye hayat boyu tedavi uygulanır. Astım iyileştirilmez; astım hastaları her daim yanlarında ağız spreyleri taşırlar. Peptik ülser iyileştirilmez; antiasitler her zaman hazır bulundurulur. Alerjiler iyileştirilmez; mağdur her zaman ilaca bağımlıdır. Eklem iltihabı (artrit) iyileştirilmez; sonunda insanı kötürüm eder... bunun gibi.

Suyun rolü hakkında bu ön varsayımı temel alarak "ağzın kurumasını" vücudun suya ihtiyacı olduğunun işareti ve hissi olarak görmek bir adet haline gelmiştir. Eğer ağzın kuruması hissi söz konusu değilse suyun iyi düzenlenmiş olduğu varsayılmaktadır, muhtemelen bedava olduğu ve bol miktarda bulunduğu için. Bu saçma bir şekilde yanlış ve tıpta karışıklıklara yol açan bir bakıştır ve bu kadar pahalı araştırmalara rağmen vücutta hastalıkların ortaya çıkmasının kalıcı bir şekilde önlenememesindeki başarısızlıktan tamamıyla bu bakış sorumludur.

3000'den fazla peptik ülser hastasını sadece su ile tedavi ettiğimde klinik gözlemlerimi bir rapor halinde yayınladım. Klinik olarak bu rahatsızlığın bir susuzluk "hastalığına" benzediği aşikar hale gelmişti. Aynı çevresel ve klinik koşullarda diğer "hastalık" hallerinin de yalnız başına suya yanıt verdiği görünüyordu. Kapsamlı araştırmalar, vücudun bir dizi çok sofistike susuzluk sinyallerine sahip olduğu yolundaki klinik gözlemlerimi kanıtlamıştı.

Klinik ve literatür araştırmalarım, eğer "hastalığı" ele geçirmek istiyorsak, şu ana değin tüm uygulamalı insan araştırmalarını yönlendirmiş olan paradigmanın değiştirilmek zorunda olduğunu gösteriyordu. Klinik tıp pratiğinin yanlış bir varsayıma ve doğru olmayan bir öncüle dayandığı açık hale gelmiştir. Yoksa su metabolizmasındaki bozulmaya dair bir sinyal sisteminin atlanması ya da bu kadar göze batacak şekilde ihmal edilmesi nasıl mümkün olabilir? Şu anda vücudun su kaybının tek kabul edilen işareti, "ağzın kurumasıdır". Bu sinyal had safhada su kaybının dışa vuran son işaretidir. Hasar, zorunlu olarak "ağzın kuruması" sinyali vermeyen alışkanlık haline gelmiş su kaybında meydana gelmektedir. Önceki araştırmacıların, vücudun geri kalan kısmı karşılaştırmalı olarak su kaybına uğrasa da yiyecekleri çiğnemek ve yutmasını kolaylaştırmak için tükürük ürettiğinin farkına varmış olması gerekir.

Tıptaki "bakış kayması" bugüne kadar önemsenmemiş olan iki temel noktayı ortaya çıkarır. Bir, yaşımız ilerledikçe vücut su kaybına uğrayabilir. Ve "ağzın kurumasını" vücut susuzluğunun yegane göstergesi olarak saymaz. İki, nörotransmiter histamin üretimi ve ona tabi su regülatörleri, vücudun değişik kısımlarında alerji, astım ve kronik ağrılar üretecek kadar fazla aktif hale geldiğinde bu ağrılar susuzluk sinyali -vücuttaki su sıkıntısına dair bir kriz sinyali türü- olarak yorumlanmalıdır.

Yeni bakış, vücudun kronik ve lokal su kaybının başlıca sinyalini "öldürmek" amacıyla ağrı kesici ilaçların uzun süreli kullanmanın vücut sağlığına zararlı olduğunu göstermektedir. Bu ağrı kesicilerin (analjezikler) kendi başlarına ölümcül yan etkileri de vardır. Bu ilaçlar çok sık sindirim sistemi kanamalarına neden olurlar. Her yıl birkaç bin insan sık analjezik alımının yol açtığı koplikasyonlar neticesinde ölmektedir. Artık anlaşılmıştır ki reçetesiz satılan ağrı kesiciler, bazı insanlarda karaciğer ve böbrekte hasara neden olmakta ve insanları öldürmektedir.

SUSUZLUK SİNYALLERİ

Dispeptik Ağrı

İnsan vücudunun yeni tanınan acil susuzluk sinyali; Dispeptik ağrı (sindirim güçlüğü ağrısı), insan vücudunun en önemli sinyalidir. Vücudun su kaybettiğini gösterir. Bu rahatsızlık, yaşlıların yanı sıra gençlerde de olabilmektedir. Gitgide artan kronik su kaybı, insan vücudunun günümüzde rastladığımız belli başlı hastalıklarının hemen hemen tümünün temel nedenidir.

Dispeptik ağrılar arasında yer alan gastrit, düodenit ve mide ekşimesi yalnızca alınan su miktarını arttırarak tedavi edilmelidir. Ülserleşme(ler) varsa ülserli bölgenin onarımını hızlandırmak için günlük diyete de dikkat etmek gerekir.

Su kaybının belirli bir eşiğinde, vücut acil olarak su istediğinde hiçbir şey suyun yerine geçemez. Sudan başka hiçbir ilaç etkili değildir. Vücut fizyolojisinin su kaybı sinyalleri ürettiği aşamada, kişinin ihtiyatlı davranması ve herhangi bir ilaç kullanmaktan uzak durması gerekir. Su, çok büyük bir olasılıkla, rahatlık verecek tek etkili maddedir. Unutulmamalıdır ki, vücudun isteği, ihtiyaç duyduğu ve çağrıda bulunduğu yalnız ve yalnız sudur.
Hangi durumda olursa olsun dispeptik ağrı vücudun su kaybının bir işaretidir, bir susuzluk sinyalidir. Bu ağrıyla ilgili ülser de olsa durum değişmez. Eğer uygun besin alımıyla birlikte su alındığında ağrınız diniyorsa ülser gereken zamanda kendini onaracaktır.

Alüminyum içeren antiasitler tehlikelidir. Su alımındaki artışa yanıt veren bir rahatsızlık için gelişigüzel bir şekilde alınmamalıdır. Dolaşımdaki aşırı alüminyumun, özellikle Alzheimer türü hastalıklarda hızlandırıcı faktör olduğu kesin bir şekilde belirtilmektedir.

Alzheimer hastalığının ana nedeni vücudun kronik su kaybıdır. Kanaatime göre, beyin hücresinin su kaybetmesi Alzheimer hastalığının ana nedenidir. Alüminyum toksisitesi, suyunda alüminyum bulunmayan yerlerde su kaybının ikincil bir komplikasyonudur. Dikkat! Teknik olarak ilerlemiş Batı toplumlarında şehirlerdeki şebeke suyunu arıtmak için bazen alüminyum sülfat kullanılmaktadır. Eğer ağrı gastrit ve düodenitten veya hatta peptik ülserleşmeden ileri geliyorsa günlük rutininizde düzenli su almanız mutlak bir zorunluluktur ve rahatsızlığınızın tedavisi için diyetinizi de ayarlamanız gerekir.

Kolit Ağrısı

Karnın sol alt kısmında hissedilir. İnsan vücudunun bir başka susuzluk sinyali olarak bakılmalıdır. Genellikle kabızlıkla ilişkilidir, kabızlığa da uzun süren su kaybı neden olur.

Yanlış Apandisit Ağrısı

Bazen sağ alt karın bölgesinde şiddetli bir ağrı oluşabilir. Apandisitin yangısını taklit edebilir ve erken apandisit ağrısıyla bazen benzerlikler gösterebilir. Başka ayırt edici bir özelliği görülmez; vücut sıcaklığında yükselme yoktur, karın duvarında kasılma ve hassasiyet ve de bulantı hissedilmez. Bir-iki bardak su, karnın sağ alt kısmında görülen bu ağrıyı geciktirecektir. Bu rahatsızlıkta bir bardak su bir teşhis yöntemi gibi vazife görecektir.

Romatizmal Artrit Ağrıları

Romatizmal artritik eklemlere ve bunların ağrılarına, ilk başta, etkilenen eklem kıkırdak yüzeylerinde su eksikliğinin göstergeleri olarak bakılmalıdır. Artrit ağrısı, vücudun bölgesel susuzluk sinyallerinden birisidir. Bazı artrit ağrılarında, tuz sıkıntısı soruna katkıda bulunan bir faktör olabilir.

Bir eklemdeki kemiklerin kıkırdak yüzeyleri fazla su içerir. Bu "tutulan suyun" kayganlaştırıcı özelliği, kıkırdakta, eklem hareketi sırasında iki karşıt yüzeyin serbestçe bir diğeri üzerinde kaymasına izin verir. Kemik hücreleri kalsiyum tortularına batırılmışken, kıkırdak hücreleri çok su içeren bir matrise batırılmıştır. Kıkırdak yüzeyleri bir diğeri üzerinde kayarken etkilenen bazı hücreler ölürler ve soyulup giderler. Her iki tarafta kemik yüzeylerine ilişmiş durumdaki büyüyen uçlardan yeni hücreler bu ölen hücrelerin yerini alır. İyi su almış kıkırdakta sürtünme hasarı oranı en azdır. Susuz kalmış bir kıkırdakta ise "törpülemenin verdiği" hasar oranı artar. Kıkırdak hücrelerinin yenilenme hızının "törpülenmeye bağlı soyulma" hızına oranı, eklem verimliliği endeksini verir. 

Ağrı, başlangıçta eklemlerin tam olarak su alana kadar basınca dayanmak için tam hazır olmadığının bir belirtisidir. Bu tür bir ağrı düzenli su alımını arttırarak tedavi edilmelidir. Böylece kıkırdak tam olarak su alana ve baz eklentisinden kemiğe kadar tamir edilene dek bölgede dolaşan kanın sulanması sağlanır.

Vücudumuz susuzluk durumunu tanımakta güçlük çekiyorsa, bu daha az teyakkuzda olma halinin çocuklarımız tarafından miras alınması mümkündür. Hızla büyüyen bir çocukta su kaybının, eklemlerde hissedilen bir ağrıyla veya mide ekşimesiyle kendini göstermesi mümkündür. Susuzluğu gösteren sinyal üretim modu, doğal olarak gençlerde de yaşlılardaki gibi olabilir. Dolayısıyla çocuklarda görülen artritin de, günlük su alımının artırılarak tedavi edilmesi tavsiye olunur.

Bel Ağrısı

Su, bel kemiği omur eklemlerinde, sadece temas eden yüzeyler için kayganlaştırıcı vazifesi görmez, aynı zamanda omurgalar arası boşluk içerisindeki disk göbeğinde tutulur. Böylece vücudun üst kısmının basınç yapan ağırlığının % 75'i disk göbeğinde depolanan su hacmi tarafından desteklenir; % 25'i ise diskin etrafındaki lifli malzemeyle desteklenir. Tüm bu eklemlerin tasarımındaki ilke, suyun kayganlaştırıcı amil olarak hareket etmesi ve de ağırlığın eklem üzerinde yarattığı gerilimi kaldırmasıdır. Bu ikisi aynı tür kuvvettir.

Bu eklemlerin çoğunda, aralıklı bir vakumun bulunması, suyun sessiz bir şekilde ekleme akmasını destekler ve su dışarıya, sadece eklem hareketinin bir sonucu olarak ortaya çıkan basınçla çıkar. Kişi yeterli miktarda su içerek ve suyu disk boşluğuna çekecek aralıklı bir vakum yaratmak için de özel egzersizler yaparak sırt ağrısını önleyebilir. Bu egzersizler, çok sayıda insanda görülen bel kaslarındaki spazmı da azaltacaktır, bu spazm bel ağrısının ana nedenidir (tüm sırt ağrılarının %80'i böyledir). Ayrıca kişinin postürünün de doğru olması gerekir. Sırt ağrılarının suyla ilişkisi, oldukça önemli bir konudur.

Boyun Ağrısı

Kötü postür -yazı yazarken uzun süre kafayı eğik tutmak, alçak bir tezgahda çalışmak, bilgisayar karşısında saatlerce "donmuş pozisyonda" kalmak, kötü yastık ya da fazla sayıda yastık- boyun ağrısının ortaya çıkmasında ve hatta boyundaki omurlar arasındaki disklerin kaymasında payı olan faktörlerdir. Boyundaki disk boşlukları içerisinde yeterli sıvı dolaşımının sağlanması için boyun hareketi vazgeçilmezdir. Kafanın ağırlığı, suyun belirli bir sürede diskin dışına atılmasına yol açar. Aynı suyu geri getirmek için aynı disk boşluğu içerisinde vakum kuvvetinin yaratılması gerekir. Bu ancak kafa ve boyun yeteri kadar geriye hareket ettirildiğinde sağlanır.

Disk kaymasından kaynaklanan daha az ciddi boyun ağrısı vakalarında, kafayı ve boynu, yavaşça ve gidebildiği kadar geriye defalarca eğmek soruna basit bir çözüm oluşturabilir. Her seferinde kafayı bu vaziyette 30 saniye tutun. Bu uzun süreli duruş vakum kuvvetini artıracak ve suyu disk boşluklarına geri getirecektir. Aynı zamanda omurga liflerine önden bağlı olmaları nedeniyle tüm diskler omurlar arasındaki normal yerlerine geri çekilecekler ve boyundaki sinir köklerinden uzaklaşacaklardır.

Bu sorunu düzeltmenin bir diğer basit yolu da yatağın kenarına sırt üstü uzanıp kafayı geriye, aşağıya doğru sarkıtmaktır. Bu duruş, kafanın ağırlığını kaldırmayan boynu uzatacak ve geriye doğru eğecektir. Bütünüyle gevşemiş bir halde bu pozisyonda birkaç saniye kalmak boyundaki gerilimi düşürecektir. Bu, boyundaki disk boşluklarında bir tür vakum oluşturmak için iyi bir postürdür. Kafanızı yavaşça, yeri görecek şekilde, arkaya doğru eğdikten sonra ayağınızın ucundaki duvarı görmek için kafanızı tekrar kaldırın. Bu yöntem herhangi iki omur arasındaki omur boşluklarında aralıklı bir vakum yaratılmasında etkili olabilir. Vakum, suyu disk boşluklarının içine çeker ve bu suyu, boyun eklemlerinin tüm parçalarına yayar ve kayganlaştırarak onların hareketlerini kolaylaştırır. Disk göbeği, omurları kaldırarak birbirinden ayırmak suretiyle doğal büyüklüğüne yeniden gelene kadar bu suyu absorbe etmek durumundadır. Şimdi kafanızı bir yönden diğer yöne çevirebilirsiniz. Odanın duvarına ve zeminine bakmaya çalışın. Boyun "artritinden" ya da disk kaymasından yeni rahatsız olanlar, boyun eklemlerinin hareketliliğini artırmak için bu basit yöntemi denemek isteyebilirler.

Baş Ağrıları

Kendi tecrübelerime göre, migren baş ağrılarına su kaybı neden olmaktadır; vücudun uyku sırasında kendi ısısını ayarlamasına izin vermeyen fazla örtüler; hücre düzeyinde özellikle de beyinde su kaybı sürecini başlatan alkollü içkiler (içkinin yarattığı baş ağrıları); histamin salınmasını tetikleyen besinler veya alerjiler; su almadan fazla çevresel ısıya maruziyet. Esasen migren, "ısı stresi" yaşandığında kritik vücut sıcaklığı düzenlenmesinin bir göstergesi gibi görünmektedir. Su kaybı, migren baş ağrılarının gelişinin hızlandırılmasında önemli rol oynar.

Migrenle uğraşmanın en akıllı yolu düzenli su alarak hastalıktan korunmaktır. Tek başına yeteri kadar soğuk ya da buzlu su, vücudu (beyni de) içeriden soğutabilir ve vasküler sistemin her yerde kapanmasına yardımcı olabilir. Çevresel damarların fazla genişlemesi migren ağrılarının pekala ana nedeni olabilir.

Stres ve Depresyon

Depresyon durumunun, stresli duygusal bir sorunla karşılaşan beynin aynı anda dikkat isteyen başka eylemlerle uğraşmakta zorlandığında meydana geldiği söylenir. Bu olgu insanı hiçbir şey yapamayacak duruma getirecek kadar tüketici olabilir. Beyin faaliyetindeki bu stres dolu zayıflama, uzun dönemde, kişinin dışarıya karşı davranış kalıbına göre isimlendirilen farklı belirtiler üretebilir.

Herhangi bir kişinin gelişim ve ilerleme sürecinde bir şekilde depresyon yaşaması doğal bir olgudur. Bu tüketici beyinsel aktivite durumları içerisinde kişilikler gelişir ve irade sağlamlaşır. Doğal olarak, kişinin kendi negatif duygularının farklı yönleriyle uğraşması, sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Kişiyi negatif iç düşüncelerinin bir çözüme kavuşturulması yönünde dürtükleyecek aşk, ilgi ve empati olduğunda depresyon hali çoğu zaman geçici bir olgu olur.

Ne yazık ki bazı insanlar depresyonla bağlantılı olan korku, endişe ve öfkeyle baş edemeyecektir. Profesyonel yardım arayışı içerisinde olan bu kişilere ilaç verilmektedir. Depresyonun kimyasal tedavisinde kullanılan ilaçlar ilk önceleri daha az zararlıydı. Günümüzde bu ilaçlar çok güçlüdür ve bazen de tehlikelidir. Bunların bazı çeşitleri tedavi görenlerin, başkaları için olduğu kadar kendileri için de duygusal olarak bir şey hissetme yetilerini alıp götürmektedir. Bu ilaçların bazıları empatiyi yok etmekte ve özellikle hassas insanlarda negatif bir fikre sabitlenmeye yol açmaktadır. Bu insanlar anti-sosyal ve cinayete eğilimli oldukları gibi daha kolay intihar edebilmektedir.

"Toplumsal streslerle" -korku, endişe, güvensizlik, bitmek bilmeyen duygusal ve evlilik problemleri- ilişkili olarak görülen patoloji ve depresyonun yerleşmesi, beyin dokusunun etkileneceği derecede yaşanan bir su eksikliği sorununun sonuçlarıdır. Beyin, enerji-üreten pompaların su tahriki tarafından üretilen elektrik enerjisini kullanır. Su kaybında beyindeki enerji üretimi düzeyi düşer. Bu tür enerjiye bağımlı olan beyinin çok sayıdaki fonksiyonu verimsiz hale gelir. Fonksiyonlardaki bu yetersizliği tanır ve buna depresyon deriz. Su kaybının neden olduğu "depresif durum" kronik yorgunluk sendromuna da yol açabilir. Bu, stresle ilişkili olarak görülen bir dizi ileri psikolojik duruma verilen bir addır.

Eğer stres durumunda meydana gelen olayları anlarsak kronik yorgunluk sendromunu da anlarız. Her halukarda, su kaybının ve metabolik komplikasyonlarının belirli bir süre sonra düzeltilmesi, kronik yorgunluk sendromunu tanınmayacak ölçüde iyileştirecektir.

SU KAYBIYLA İLGİLİ BAŞLANGIÇTA SESSİZ OLAN DENGELEME MEKANİZMALARI

Su kaybettiğinde vücuda yerleşen fizyolojik prosesler, stresle uğraşırken ki fizyolojik proseslerle aynıdır. Su kaybı eşittir stres ve stres bir kere yerleştiğinde vücudun depolarındaki temel maddeler harekete geçer. Bu proses, vücudun su rezervlerinin bir kısmını "yutar". Sonuç olarak, su kaybı strese neden olur ve stres de ilave su kaybına neden olacaktır.

Streste çeşitli hormonal overritler devreye girer. Vücut bir kriz durumunu varsayar ve "kavga et ya da kaç" yanıtı için harekete geçmeye başlar. Vücut, insanların toplumsal dönüşümünü tanımıyor gibi görünmektedir. Tüm stres durumlarını, (bürodaki işle ilgili streslerde bile) sanki "kavga et ya da kaç" pozisyonunun korunması gerektiği gibi yorumlar. Çeşitli güçlü hormonlar salgılanır ve vücut stresli koşullardan çıkana kadar "tetiklenmiş" vaziyette kalır. Bu hormonlar ana olarak endorfinler, kortizon salma faktörü, prolaktin, vazopresin ve renin-anjiotensinden oluşmaktadır.

Endorfinler, Kortizon, Prolaktin ve Vazopresin

Endorfinler, vücudu, tehlikeyi atlatana kadar zorluklara ve yaralanmalara dayanması için hazırlar. Ağrı eşiğini de yükseltir. Düşük seviyede ağrıya neden olan bir yaralanmada "endorfinlerin" sağladığı "koruyucu şemsiye" sayesinde vücut görevine devam edebilir. Çocuk doğurmaları ve aylık olarak adet görmeleri nedeniyle kadınlar, bu hormona çok daha kolay erişiyor olsa gerek. Kadınların genellikle ağrıya ve strese karşı dayanma güçleri daha fazladır.

Kortizon, depolanan enerjilerin ve hammaddelerin yeniden harekete geçmesini başlatacaktır. Yağ, enerjiye çevrilecek olan yağ asitlerine parçalanır. Bazı proteinler, bir kez daha ekstra nörotransmiterlerin oluşumu için temel aminoasitlere, yeni proteinlere ve kaslar tarafından yakılacak olan bazı özel aminoasitlere parçalanırlar. Hamilelik sırasında ve emzirme zamanında, bu hormon ve "ilişkileri", çocuğun gelişmesi için temel maddelerin tekdüze bir akışını harekete geçirecektir. Eğer kortizonun hareketi uzun süre devam ederse, kısa süre içerisinde vücudun aminoasit rezervlerinde bazı selektif eksilmeler olacaktır.

Kortizonun etkisi altında vücut "kendisinden yemeye" devam edecektir. Kortizonun etkisi, en temel proteinleri nörotransmiterin üretimi için acil hammaddeleri sağlamak (vücudun "en zor dönemi atlatması") üzere tasarlanmıştır. Vücudun yapısal bütünlüğünün korunmasında kullanılan maddelerin parçalanmasının devam ettirilmesi için tasarlanmamıştır.

Renin Anjiotensin Sistem

Renin-anjiotensin(RA) sistem akitivitesi, beyindeki histamin aktivasyonuna tabi bir mekanizmadır. RA sisteminin böbreklerde çok güçlü bir şekilde aktif olduğu da bilinmektedir. Vücudun sıvı hacmi azaldığında bu sistem aktive olur. Su tutmak için aktive olur ve bunu yapmak için de daha fazla tuz soğurulmasını teşvik eder. Vücutta suyun ya da sodyumun eksildiği durumda RA sistemi çok aktif hale gelir.

Vücudun su ve sodyum içeriği önceden belirlenen düzeye ulaştığında RA sistemi kılcal damar yatağının ve vasküler sistemin sıkılmasına neden olur. Bunu yapması için tasarlanmış olduğundan dolaşım sisteminde "gevşek" ve boş yer kalmaz. Bu sıkma öyle bir seviyeye gelir ki artık onu ölçebiliriz ve buna da hipertansiyon deriz.

Kan damarlarının stres esnasında sıkılmasının nedenini anlamak kolay. Vücut oldukça entegre ve verimli çalışan karmaşık bir çoklu-sistemdir. Stres olduğunda mevcut suyun bir kısmı proteinler, nişasta(glikojen) ve yağ gibi depolanan maddelerin parçalanması için kullanılır. Kaybolan suyu telafi etmek ve sistemi sıkıştırmak için RA sistemi, vazopresin ve diğer hormonların çalışmasını da koordine eder. RA sistem aktivitesinin ana yeri böbreklerdir.

İdrar üretiminden ve fazla hidrojen, potasyum, sodyum ve atık maddelerin dışarı atılmasından böbrekler sorumludur. Bu fonksiyonların tümü, idrar yapmak için kullanılacak suyun yeterli miktarda bulunup bulunmamasıyla orantılı olarak yerine getirilir. Böbreklerin idrarı yoğunlaştırabildiği doğrudur. Ancak, bu her zaman son noktasına kadar kullanılmaz, aksi takdirde böbrekler hasar görür.

RA sistemi, vücuttaki su hacminin yerine konmasında çok önemli mekanizmadır. Su alımında histamin aktivitesine tabi mekanizmalardan birisi de RA sistemidir. Damar yatağını, dolaşım sisteminin sıvı içeriğine ayarlanması için düzenler. Daha fazla tuz ve damar yatağının sıvı kapasitesini dolduran daha fazla suyun mevcudiyeti, RA sisteminin aktivitesini düşürür. RA sistemi böbreklerde idrar üretme sistemindeki sıvı akışını ve süzme basıncını algılar. Eğer süzme basıncı, idrarın süzülmesi ve salgılanması için yeterli değilse RA sistemi bu organdaki kan damarlarını sıkar.

Böbrekler hasar gördüğünde ve idrar üretimi yetersiz olduğunda RA sistemi daha aktiftir. Daha fazla su alımını teşvik eder ve daha fazla susuzluğa neden olur. Böbrek hasarı, evvela RA sistem aktivitesini tetikleyen uzun süreli su kaybının ve tuz eksilmesinin sonucu olabilir. Ancak geçmişte damar daralmasını (asıl hipertanisyon) vücudun sıvı kaybının bir göstergesi olarak tanımadık. Artık vücuttaki yetersiz sıvı dengesi bazı böbrek hasarlarında -böbrek naklini gerektirecek kadar- birincil faktör olarak değerlendirilmelidir. RA sistemi bir kez tam olarak devreye girdiğinde doğal bir anahtarlama sistemi kapatana kadar hızını arttırmaya devam eder. Doğal OFF düğmesinin bileşenleri, ölçülebilir damar daralması normal bir aralığı gösterene kadar, evvela SU sonra da biraz TUZ'dur.

Tükürük bezleri, vücuttaki tuz sıkıntısını hissetme yeteneğine sahip gibi görünmektedir. Sodyum sıkıntısı olduğunda kinin denen maddeleri üretirler. Kininler, kan dolaşımının artmasını ve tükürük bezlerinde tükürük oluşumunun artmasını özendirir. Tükürük oluşumundaki bu artış (muhtemelen ağızdan salya akana kadar) iki amaca hizmet eder: Birincisi, vücudun su kaybettiği bir durumda yiyecek alımı sırasında ağzı sulandırır; ikincisi, alkali içermesi ve bol miktarda yağ gibi akışı, yiyeceklerin parçalanması ve sonunda da mideden boşaltılmasına yardım eder. İnsan vücudunun entegre sistemleri içerisinde tükürük bezinin kininleri, vücudun tüm parçalarını etkilemeye başlayacak olan RA sisteminin aktivasyonunu da tetikliyor gibi görünmektedir.

Dolayısıyla, vücuttaki sodyum (tuz) sıkıntısı (hücrelerin dışındaki mahvedici su sıkıntısına da katkıda bulunacaktır) nihai olarak insanlarda asıl hipertansiyonu ve kronik ağrıları üretecek olaylar dizisini başlatabilir. Sodyum eksikliğine bağlı olarak tükürük kininleri (tuz eksikliği vücut suyu içeriği kaybına neden olur) ile bol tükürük üretimi arasında ilişki (vücut epey su kaybına uğramış olsa da) insan vücudunun doğal tasarımından gelen bir paradokstur. Bu, insanlardaki su sıkıntısının tek göstergesinin "ağzının kuruması" olarak değerlendirilmesinin ne kadar büyük bir hata olduğunu göstermektedir. Bu çok basit hata yüzünden tıp ve bilimsel araştırma pratiği uzun zamandan beri yoldan çıkmış durumdadır.

Su Yerine Çay, Kahve İçilirse Ne Olur?

Kahve ve çayda doğal uyarıcı olarak çok miktarda kafein ve daha az miktarda da theofilin (theafilin) bulunmaktadır. Bunlar merkezi sinir sistem uyarıcılarıdır; aynı zamanda böbrekler üzerinde idrar söktürücü etkilerinden dolayı su kaybettirici amillerdir. Bir fincan kahve yaklaşık 85 miligram kafein içermektedir. Bir fincan çay ise yaklaşık yaklaşık 50 miligram kafein içerir. Kolalı içecekler ise yaklaşık 50 miligram kafein içermektedir.

Bu merkezi sinir sistemi uyarıcıları, ATP depolama havuzlarındaki enerjiyi serbest bırakır ve ATP'yi, yanmış aşaması olan hücrelerdeki halkalı AMP'ye dönüştürür -bu da belirli seviyelerde güçlü bir bastırıcı amildir. Bu uyarıcılar, kalsiyumun hücrelerdeki depolanmış biçiminden kurtulmasından gelen enerjiyi de serbest bırakırlar. Dolayısıyla kafein vücutta, enerjiyi serbest bırakma yetkisine sahip olarak hareket eder.

Kafeinin etkisi zaman zaman istenir bir şey olarak değerlendirilebilir ama sürekli olarak suyun yerine kafein içeren içeceklerle ikame etmek, vücudu hidroelektrik enerji oluşturmadaki tam kapasitesinden mahrum edecektir. Fazla kafein, vücuttaki ve beyindeki ATP (depolanan) enerjiyi de eksiltecektir, bu da kola tüketen daha genç kuşaktaki dikkatini daha kısa süreli yönetebilme rahatsızlığına ya da fazla kahve tüketimi neticesinde hayatının daha ileriki evrelerinde kronik yorgunluk sendromuna katkıda bulunabilecek bir faktördür. Fazla kafein alımı, aşırı uyarılmadan dolayı sonunda kalp kasını da yoracaktır.

Son zamanlarda, bazı deneysel modellerde, kafeinin öğrenme ve hafıza geliştirme sürecine katılan çok önemli bir enzim sistemini -PDE (phospho-di-esterase)- engellediği gösterilmiştir. Raporu yayınlanan deneylerde kafein, deneyde yer alan türlerde görmeyi ve öğrenme yeteneğinin hafıza bileşenlerini zaafa uğratmıştır. Alzheimer hastalarının ve öğrenme bozukluğu olan çocukların neden sudan başka bir şey içmemeleri gerektiğini şimdi anlamış olmalısınız. Kafein-içeren içeceklerin kesinlikle tüketilmemesi gerekir.

YÜKSEK KAN BASINCI

Su kaybına adaptasyona dair işletim mekanizması (damar daralmasıyla doruğuna ulaşır) stres için belirtilenle aynıdır. Yani, vazopresin ve RA sisteminin devam eden eylemleri, susuzluğa gereken adaptasyonun tesis edilmesinden sorumludur. Damar yatağındaki açık kalmış bazı kılcal damarları kapatır ve diğerlerinde ise, suyu zardan "öncelikli organlardaki" hücrelere sıkması için basıncı artırır. Unutmayın: Su kaybı, insan vücudu ya da herhangi bir canlı varlık için bir numaralı stresördür.

Yüksek kan basıncı(asıl hipertansiyon) vücudun bütünündeki su eksikliğine uyum sürecinin sonucudur.
Vücuttaki damarlar, kan hacmindeki iniş-çıkışlar ve farklı damarların açılıp kapanması, doku gereksinimlerinin üstesinden gelmek üzere tasarlanmışlardır. Vücuttaki toplam sıvı hacmi azaldığında ana damarlar açıklıklarını azaltmak (lümenlerini kapatmak) zorundadırlar; aksi takdirde o vücudun tasarımında kan hacmine tahsis edilmiş olan boşluğun tümünü doldurmak için yeterli sıvı olmayacaktır. Kan damarları, kapasitesini, "su hacmine" göre ayarlamakta başarısız olduğunda gazlar kandan ayrılarak boşluğu dolduracak ve "gaz kitlenmelerine" neden olacaktır. Sıvı dolaşımı için lümen düzenlemesinin bu özelliği, hidrolik ilkesi içerisinde en gelişmiş olan bir tasarımdır ve vücuttaki kan dolaşımı bunu model alır.

Kan dolaşımının yerini değiştirmesi normal bir rutindir. Yemek yediğimizde dolaşımın çoğu, başka yerlerdeki kılcal damar dolaşımının kapanması suretiyle sindirim yoluna yönlendirilir. Sindirim eylemi meydana geldiğinde ve mide-bağırsak bölgesinde daha az kana ihtiyaç olduğunda, diğer bölgelere olan dolaşım daha kolay açılacaktır. Çok dolaylı bir anlatım yolu olsa da, yemek yedikten hemen sonra kendimizi daha az aktif ve ancak bir süre geçtikten sonra kendimizi hazır hissetmemizin nedeni budur. Kısaca, kanın herhangi bir bölgeye doğru dolaşımının sağlanmasıyla ilgili -bazı kılcal damarlar açık diğerleri ise kapalı- önceliğin saptanması için bir mekanizma vardır. Öncelik sırası, fonksiyonun önem skalasına göre önceden belirlenir. Beyin, akciğerler, karaciğerler, böbrekler ve bezlerin, kan dolaşımında kaslar, kemikler ve deriye göre bir önceliği vardır. Eğer vücudun herhangi bir kısmında devamlı bir talep, örneğin düzenli egzersizlerle kas gelişimi, bölgeye kan dolaşımının boyutunu etkilerse farklı bir öncelik sıralaması sistemde düzenlenir.

Su Sıkıntısı: Hipertansiyon için Potansiyeller

Vücudun tüm ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli suyu içmediğimizde bazı hücreler su kaybına uğrayacak ve sularının bir kısmını dolaşıma vereceklerdir. Atıl kalan kapasitenin bir kısmı, bazı bölgelerdeki kılcal damar yataklarının kapatılması suretiyle ayarlanacaktır. Su sıkıntısı ve vücut susuzluğu durumunda, % 66 normal olarak hücrelerin içinde tutulan su hacminden alınır; %26 hücrelerin dışında tutulan hacimden alınır. Kan damarlarının, kan hacmindeki kaybın üstesinden gelebilmesi için lümenlerini kapatmaktan başka alternatifi yoktur. Proses(süreç) daha az aktif bölgelerdeki bazı kılcal damarların kapatılmasıyla başlar. Aksi halde, bu kılcal damarları açık tutmak için gerekli olan miktar nereden gelecektir? Eksik miktar ya dışarıdan gelmek ya da vücudun başka bir kısmından alınmak zorundadır.

Dolaşan kan hacmini nihai olarak belirleyecek olan vücudun her yerindeki kılcal damar yatak aktivitesinin büyüklüğüdür. Kaslar daha fazla çalıştığında, kılcal damarları da daha fazla açılacak ve dolaşım rezervleri içerisinde daha büyük hacimde kan tutacaktır. Egzersizin, hipertansiyon rahatsızlığı çekenlerin yapması gereken fizyolojik ayarlamaların çok önemli bir bileşeni olmasının nedeni budur. Hipertansiyon fizyolojisinin bir yönü budur. Kılcal damar yatağı açık ve dolu kalmalı ve kan dolaşımına direnç göstermemelidir. Kılcal damar yatağı kapalı olduğunda ve direnç gösterdiğinde, yalnızca dolaşan kanın arkasındaki artırılmış bir güç bazı sıvıların sistemden geçişini sağlayabilecektir.

Kılcal damar yatağının selektif olarak kapalı hale gelebilmesinin bir diğer nedeni vücuttaki su sıkıntısıdır. Esas itibariyle, içtiğimiz su nihai olarak hücrelerin içine gitmek zorundadır. -Su bir hücrenin hacmini içeriden düzenler. Tuz hücrenin dışından tutulan su miktarını -hücrenin etrafındaki okyanus- düzenler. Vücudun tasarımında, vücuttaki bazı hücrelerin su içeriğini artırıp-azaltma pahasına kanın bileşimini koruması bakımından çok ince bir dengeleme süreci vardır. Bir su sıkıntısı olduğunda bazı hücreler normal ihtiyaçları için gereken bölümü alamayacak, diğer bazıları ise fonksiyonlarını sürdürmek için kendilerine pay edilmiş olan önceden belirlenen miktarı alacaklardır (yukarıda açıklandığı üzere, mekanizmada, suyun hücre zarından süzülmesi de vardır). Ama kan, normal olarak, bileşiminin tutarlılığını koruyacaktır. Hayati merkezlere ulaşan elementlerin normal bileşimini korumak için bunu yapmak zorundadır.

"Çözünenler paradigmasının" yeterli kaldığı ve yanlış yaptığı nokta budur. Bu paradigmanın, vücut fonksiyonları hakkındaki tüm değerlendirmeleri kanın katı içeriğini temel alır. Vücudun diğer bazı bölgelerinin göreceli su kaybını kabul etmez. Tüm kan testleri normal görünebilir ama kalbin ve beynin bazı küçük kılcal damarları kapalı olabilir ve uzun dönemde, bu organların bazı hücrelerinin, artan su kaybından dolayı, aşama aşama hasar görmesine neden olabilir.

Susuzluk hissimizi kaybettiğimizde (veya su kaybının diğer sinyallerini tanımadığımızda) ve günlük ihtiyacımızdan daha az su içtiğimizde, diğer kan damarlarını dolu tutmak için tek doğal alternatif bazı damar yataklarının kapanmasıdır. Soru şu, ne kadar süre böyle devam edebiliriz? Cevap, ağır hasta olmaya ve ölmeye yetecek kadar uzun bir süre. Paradigma kaymasını anlamaya ve profesyonel olarak ve genel olarak insan vücudunu su metabolizmasındaki bozulmalarla ilişkili problemleri ve çeşitli susuzluk sinyallerini tanımaya başladığımız sürece kronik su kaybının cezasını bedenlerimiz ödemeye devam edecektir!

Asıl hipertansiyon, esas olarak, günlük su alımında artışla tedavi edilmelidir. Bugün hipertansiyonun tedavi edilme biçimi yanlış olup bilimsel absürtlük noktasına varmıştır. Vücut su hacmini korumaya çalışıyor ancak biz şunu söylüyoruz: "Hayır anlamıyorsun; idrar söktürücü almalısın ve sudan kurtulmalısın!" Yeterli su içmediğimizde olacak olan budur, vücuda, su temin etmek için yapacak tek bir şey kalıyor: Sodyum tutmak. RA sistemi doğrudan işin içindedir. Suyun hücre dışındaki sıvı bölmesinde kalması için sodyumun tutulması gerekir.

Vücutta sodyum tutulmasıyla ilgili vücudun tasarımından gelen bir duyarlılık vardır. Bunu hipertansiyonun nedeni olarak düşünmek doğru değildir, bu yanılgı insan vücudundaki su düzenleme mekanizmaları hakkında yetersiz bilgiden kaynaklanmaktadır. Sodyumdan kurtulmak için idrar söktürücü verildiğinde vücut daha fazla su kaybına uğrar. Su kaybı, "ağzın kuruması" düzeyine ulaşır ve telafi etmek için biraz su alınır. İdrar söktürücü kullanımı, vücuttaki su yönetiminin büyüyen bir açığı esas alması demektir. Bunlar hipertansiyonu iyileştirmez; vücudu tuz ve su emilimi için daha kararlı hale getirir -bununla beraber, hiçbir zaman sorunu düzeltmek için yeterli değildir. Bir süre sonra idrar söktürücülerin yeterli gelmemesi ve hastanın takviye edici ilaçlar almaya mecbur edilmesi bundandır.

Hipertansiyon değerlendirmesinde bir başka problem de tansiyonun nasıl ölçüldüğüdür. Hipertansiyonla bağlantılı olarak ortaya çıkan endişe otomatik olarak hastayı muayene esnasında etkiler. Aletlerin gösterdiği değerler, doğru, doğal ve normal kan basıncını yansıtmayabilir. Deneyimsiz ya da acele eden bir tıp pratisyeni hastanın hipertansiyonu olduğunu düşünür, halbuki kişinin anlık olarak yalnızca "klinik heyecanı" olabilir, dolayısıyla alet değerleri daha yüksek çıkabilir.

Kan basıncının okunması mekanizmasıyla ilgili daha az bilinen ama çok önemli olan bir diğer konu da, manşetin sistolik değerlerin çok ötesinde şişirilmesi ve daha sonra da nabız duyulana kadar havanın dışarı verilmesidir. Her büyük artere (ve muhtemelen küçüklere de) eşlik eden bir sinir vardır, bu sinirin vazifesi kanın damardan akışını izlemektir. Çok yüksek düzeylerde şişirilen manşetin basıncının düşürülmesiyle birlikte, arterlerdeki engellemenin "basınç ile" birlikte açılması prosesi tetiklenecektir. Manşetin içerisindeki basınç, nabız atış seviyesini okumak için düşürülene kadar suni olarak neden olunan daha yüksek kan basıncının kaydı kaçınılmaz hale gelecektir.

Su tek başına en iyi doğal idrar söktürücüdür. Eğer hipertansiyonu olanlar, tabi ki yeterli miktarda idrar üretiyorlarsa, günlük su alımını artırırlarsa herhangi bir idrar söktürücü almaya ihtiyaçları kalmaz. Eğer uzun süreli "hipertansiyon üreten su kaybı" kalp yetmezliği komplikasyonlarına da neden oluyorsa, su alımının yavaş yavaş artırılması gerekir. Böylece kişi, vücutta toplanan sıvının aşırı olmadığı ve yönetilebilir olduğundan emin olabilir.
Bu kişilerde sodyum tutma mekanizması "beşinci viteste" çalışmaktadır. Su alımı yavaş yavaş arttırıldığında ve daha fazla idrar üretilmeye başlandığında, toksik maddelerle dolu olan ödem sıvısı temizlenecek ve kalp yeniden gücüne kavuşacaktır.

YÜKSEK KAN KOLESTEROLÜ

Yüksek kan kolesterolü, vücudun hücrelerinin, hücre zarlarından suyu dışarı çekmeye devam eden kanın ozmotik gücüne karşı bir savunma mekanizması geliştirmesinin; ya da yoğunlaşmış kanın, hücre zarından geçecek yeterli suyu salamaması ve normal hücre fonksiyonlarını sürdürememesinin bir işaretidir. Kolesterol, hücre zarının aralıklarına akıtıldığında hücre duvarını suyun geçişine izin vermeyecek hale getiren doğal bir "kildir". Fazla üretilmesi ve hücre zarında tortulanması, canlı hücrelerin su kaybına karşı korunması için doğal tasarımın bir parçasıdır. Kolesterol, bir çekirdeğe sahip canlı hücrelerde, hücre zarının su geçirgenliğini düzenleyen amildir. Bir çekirdeğe sahip olmayan canlı hücrelerde ise hücre zarının üretiminde kullanılan yağ asitleri bileşimi ona su kaybını ve susuzluğu atlatabilme gücü verir. Hücre zarındaki kolesterol üretimi, hücrenin hayatta kalma sisteminin bir parçasıdır. Kolesterol, zaruri bir maddedir. Fazlası su kaybını gösterir.

Normalde, sürekli yinelemek suretiyle ivedi bir şekilde yapışkan yapraklar oluşturan ve hidrokarbon tuğlaları birbirine bağlayan sudur. Su kaybeden bir zarda suyun bu özelliği kaybolur. Bir yandan, su, zarın katı yapısını bir arada tutarken diğer yandan da aralıklardan hücrelerin içine yayılır.

Farz edin ki bir masada oturuyorsunuz ve size yiyecek getiriliyor. Eğer yiyeceği yemeden önce su içmezseniz yiyeceklerin sindirilmesi süreci vücudun hücrelerine bunun bedelini ödetir. Proteinin parçalanması ve aminoasitlerine ayrışması için yiyeceklerin üzerine su dökülmesi gerekecektir. Bağırsakta ise yiyeceğin bileşimindeki maddeleri işlemek ve sonra da onları karaciğere göndermek için daha fazla suya ihtiyaç olacaktır.
Dejeneratif hastalıkların asıl nedeni bilinmemektedir çünkü yanlış bir paradigma izlenmektedir. Eğer suyun yiyeceklerin sindirimi süreci için en önemli madde olduğunu teslim edebilirsek, muharebenin büyük bir bölümü kazanılmış olacaktır. Eğer yemek yemeden önce vücuda gerekli olan suyu verirsek, kan damarlarındaki kolesterol oluşumuna karşı bütün savaş kazanılmış olacaktır.

Günlük su alımının düzenlendiği ve hücrelerin tam olarak sulandığı uzun bir süreden sonra, suyun hücre duvarından serbest geçişine karşı kolesterol savunma sistemine yavaş yavaş daha az ihtiyaç olacak ve üretimi düşecektir. Vücudun hormona-duyarlı, yağ-yakan enzimlerinin bir saatlik yürümeden sonra aktif hale geldiği gösterilmiştir. Bu enzimler 12 saat boyunca aktif kalırlar. Kan kolesterolünün düşürülmesi ve "yağ yakıcı" aktiviteyi meydana getirmek için yürünmesi ile birlikte, biriken kolesterol parçalanır ve bloke olmuş arterlerden kan akışı mümkün hale gelir.

12 saatte bir olmak üzere günde iki kez yürünmesi, hormonlara karşı duyarlı olan yağ yakıcı enzimin (hormona duyarlı lipaz) aktivitesinin tam gün boyunca (gece ve gündüz) sürmesine neden olacak ve arterlerdeki fazla lipit (yağlı madde) tortularından kurtulunmasına yardımcı olacaktır.

Bir şeyi açıklığa kavuşturmamız gerekir: Fazla kolesterol oluşumu su kaybının sonucudur. Çok sayıda değişik hastalığa yol açan su kaybıdır, dolaşan kandaki kolesterol düzeyi değildir. Dolayısıyla, ne yediğimizden ziyade günlük olarak aldığımız su miktarına daha fazla dikkat etmek daha akıllıca olacaktır. Uygun enzim aktivitesiyle, kolesterol içeriği de dahil olmak üzere her yiyecek sindirilebilir.   

STRES VE SU KAYBININ BAZI METABOLİK YÖNLERİ

İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabetler

Ana olarak iki tür diyabet (şeker hastalığı) vardır. Birincisinin tedavisi için insülin gereklidir çünkü pankreas artık insülin üretmemektedir. Bu tip diyabete, insüline bağımlı diyabet denmektedir. Diğerinin tedavisi için ise pankreastan yavaş yavaş insülin salabilecek bazı kimyasallara ihtiyaç duyulur, böylece diyabetli klinik semptomları kontrol edebilir. Bu tür diyabete, insüline bağımlı olmayan diyabet denir; pankreas hala insülin üretme yeteneğine sahiptir.

Yaşlılarda görülen ve "tablet" biçimindeki ilaçların alımıyla düzenlenebilen, insüline bağımlı olmayan diyabetler, çok büyük bir ihtimalle, nörotransmiter sistemlerin -özellikle serotonerjik sistem- etkileneceği kadar bir beyin su-eksikliğinin sonucudur. Beynin fizyolojisi, kendi hacmini korumak ve enerji ihtiyaçlarını bulundurmak için otomatik olarak glikoz eşiğini yukarı çıkarmaya başlayacak şekilde tasarlanmıştır. Beyin, enerji değeri için suya metabolik dönüşümü için glikoza ihtiyaç duyar. Bu konudaki yaygın olan görüş, beyindeki enerji ihtiyacının büyük kısmının tek başına şeker tarafından sağlandığı yolundadır. Benim kişisel görüşüm, bu durumun yalnızca vücutta su ve tuz sıkıntısı olduğunda yaşandığıdır. Su ve tuz, hidroelektrik enerjinin üretilmesi, özellikle de nörotransmisyon mekanizmaları için mutlak olarak gereklidir.

Pankreas -mide ile düodenum arasında bulunan çok kompleks bir bez- insülin üretiminin yeri olması dışında bikarbonat içeren sulu çözeltinin bol miktarda üretimiyle de uğraşır. Bu bikarbonat çözeltisi, mideden gelen asidi nötralize etmek için düodenuma boşaltılır. Mideden gelen asit bu şekilde nötralize edilir.

İnsülin, potasyumun ve şekerin vücut hücrelerine doğru hareketini teşvik eder. Bazı aminoasitlerin hücrelere girişini de teşvik eder. Şeker, potasyum ve aminoasitlerin geçişine eşlik eden su, insülinin uyardığı hücrenin içine geçer. Böylesi bir hareket, otomatik olarak hücrenin dışındaki daha kolay erişebilir durumda olan suyu azaltır. Su kaybı durumunda, insülin hareketinin ters etkisi olacaktır.

Ne tesadüf ki insülin salgılanması bastırıldığında, vücut metabolizması, beyin hariç olmak üzere ciddi derecede bozulur. Su kaybı halinde beyin, insülinin bastırılmasından fayda sağlar. Beyin hücresi, kendi fonksiyonları için insüline bağımlı değildir, oysa vücudun diğer bölgelerinin çoğundaki hücreler normal fonksiyonları için tamamen insülinin özelliklerine bağımlıdır. Eğer biraz düşünürsek, ciddi kronik su kaybının nihai olarak insüline bağımlı olmayan diyabetle sonuçlanmasında doğal bir mantık olduğunu anlarız. Neden buna insülinden bağımsız diyabetler denmektedir? Çünkü vücut hala insülin üretebilmektedir, gerçi salgılanmasını teşvik etmek için bazı kimyasal amillerin etkisine de ihtiyaç duymaktadır.

Su kaybında insülinin bastırılması olgusu, pankreatik bezin birincil fonksiyonunun, yiyeceklerin sindirimi için su temini olmaya başladığını gösterir. İnsülinin bastırılması, bezin vücuttaki su kaybına bir adaptasyon sürecidir.

Triptofan ve Diyabetler

Su kaybı, insan vücudundaki en temel aminoasit olan triptofanın beyinde ciddi boyutta eksilmesine neden olur. Beyinde yeterli miktarda triptofan olduğunda, diğer etkilerinin yanı sıra ağrı eşiği de yüksektir. Kişi ağrıya daha iyi dayanır. Triptofan, vücuttaki su emilimi için doğal beyin düzenleyicisidir.

Az-tuzlu bir diyet, diyabetlinin yüksek kan şekerinin düzelmesine yol açmaz. Yürümek eylemiyle beyin triptofan rezervlerinin oluşması arasında doğrudan bir ilişki vardır. Beynin triptofan içeriği ve onun çeşitli yan ürünleri olan nörotransmiter sistemler, "vücudun homeostatik dengesinin" korunmasından sorumludur. Beyindeki normal triptofan seviyeleri vücudun tüm fonksiyonlarında iyi-düzenlenmiş bir dengeyi korur (homeostaz). Beyne triptofan arzındaki bir düşüşle birlikte vücudun tüm fonksiyonlarının verimliliğinde de bununla orantılı bir düşüş olur.
Araştırmam, su alımıyla (kanın sulanması), triptofanın beyne geçişini sağlayan taşıma sisteminin fonksiyonel verimliliği arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermiştir. Su sıkıntısı ve bununla orantılı histamin salımı, triptofanın karaciğerde parçalanma hızında bir artış meydana getirir. Görünen o ki yeterli su alımı vücuttaki yükseltilmiş ve verimsiz triptofan metabolizmasını durdurmaktadır. Kronik su kaybı, triptofanın, vücutta tutulan değişik aminoasitler havuzundan eksilmesine neden olur. Triptofan vücutta üretilemez; yiyecek alımı yoluyla dışarıdan alınması gerekir. Triptofan, temel aminoasitlerden biridir. Vücudun su kazanması, egzersiz ve doğru yiyeceklerin alınması, beyin triptofan rezervlerinin yenilenmesine yardımcı olur.

TIPTAKİ EN BASİT TEDAVİ

Vücudumuz günde koşulsuz minimum altı ila sekiz bardak suya ihtiyaç duyar. Alkol, çay, kafein içeren içecekler su yerine geçmez.

Su içmek için en iyi saatler (peptik ülser hastalığında klinik olarak gözlemlenmiştir); yemek yemeden yarım saat önce -kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği- bir bardak ve her yemekten iki buçuk saat sonra yine aynı miktarda su. Bu vücudunuzun ihtiyaç duyduğu minimum miktardaki sudur. Vücudunuzu az suya alıştırmamak için en ağır öğün sularında ya da yatağa girmeden önce iki bardak daha su alınmalıdır.

Susuzluk her zaman giderilmelidir. Su alımının artmasıyla birlikte susuzluk mekanizması daha verimli olmaya başlar. Bu durumda, vücudunuz sizden minimumdan daha fazla su içmenizi talep edebilir.

Tuz: Temel Madde

Tuz vücut için en temel maddelerden biridir. İnsan vücudunun hayatiyetini sürdürebilmesi için en temel elementler, önem sırasına göre; oksijen, su, tuz ve potasyumdur. Vücudun tuz içeriğinin %27 kadarı kemiklerde kristal formda depolanır. Tuz kristallerinin kemikleri sertleştirmek için doğal olarak kullanıldığı söylenir. Dolayısıyla vücuttaki tuz eksikliği osteoporozun gelişmesinden de sorumlu olabilir. Kandaki hayati normal seviyelerini korumak için kemiklerden tuz alınacaktır.

Düşük tuz alımı bazı hücrelerde asidite artışına katkıda bulunacaktır. Hücrelerdeki yüksek asidite DNA yapısında hasara yol açabilir ve bazı hücrelerde kanser oluşumu için başlatıcı bir mekanizma olabilir. Deneyler, azımsanmayacak sayıda kanser hastasının vücutlarındaki tuz seviyesinin düşük olduğunu göstermiştir.

Su alımı artırıldığında eğer tuz alımı artırılmazsa vücudun tuz kaybedeceğini sakın unutmayın. Günde altı, sekiz ya da on bardak su içmeye başladıktan birkaç gün sonra diyetinize bir miktar tuz ilave etmeyi düşünmeye başlamanız gerekir. Eğer geceleri kaslarınızda kramp hissetmeye başlıyorsanız bilin ki vücudunuzda tuz eksilmeye başlıyordur. Egzersiz yapmayan kaslardaki kramp genellikle vücutta tuz eksikliği anlamına gelmektedir. Ayrıca baş dönmesi ve bayılacak gibi olmak da vücuttaki su ve tuz eksikliğinin göstergeleri olabilir.

Her on bardak su için (yaklaşık 2 litre) kişi diyetine günde yarım çay kaşığı rafine edilmemiş deniz tuzu eklemelidir. (3 gram tuz) Tabi ki böbreklerin idrar üretip üretmediğinden emin olunması gerekir. Aksi taktirde vücut şişecektir. Eğer cildinizin ve ayak bileğinizi şişmeye başladığını hissediyorsanız panik olmayın. Birkaç gün tuz alımınızı azaltın ama su alımınızı da bacaklarda şişlik geçene kadar artırın. Aynı zamanda daha fazla hareket etmeniz gerekir. Egzersiz: Kasların hareketi fazla sıvıyı kan dolaşımına çekecek ve bir kısım tuz, ter ve idrar yoluyla kaybedilecektir. Aynı pozisyonda uzun süre oturmayın ve ayakta durmayın.

Derleyen: Sare Ağyürek
yaklasansaat.com

06/07/2019

Kaynak: Dr. F. Batmanghelidj, Vücudunuz Sizden Su İstiyor, Türkçesi: Orhan Akalın, Domino Yy. İstanbul, 2005.


ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.

Yaklaşan Saat'in resmi twitter adresi aşağıdadır. Bu hesabın dışındaki diğer hesaplarla Yaklaşan Saat'in bir ilgisi yoktur: @yaklasansaat