Untitled Document
 
www.yaklasansaat.com




 

Dünyamız/ Genom: "Şifrelenmiş Kitap"/ Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar(GDO)

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR(GDO)

GDO Aracılığı ile "Dünya'nın Ürünleri" Sömürülüyor
GDO'lar: İnsan ve Hayvan Sağlığını Nasıl Etkiliyor?
Genetiği Değiştirilmiş Proteinler ve Sağlık Riskleri

Moleküler Boyutta: Genlerle Oynamanın Sonuçları

Gdo: Çağdaş Esaret













Her canlının, kendine özgü gen dizilişlerinin oluşturduğu bir kalıtsal yapısı vardır. Canlı yaşamına ait bütün bilgiler, genler şeklinde dizilerek; DNA yapısında yer almaktadır. Biyoteknolojik yöntemlerle, kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak, belirli özellikleri değiştirilen bitki- hayvan ya da mikroorganizmalara, "transgenik" ya da "genetiği değiştirilmiş organizma"(GDO) adı verilmektedir.

Gen teknolojisi ile DNA içine, bir yabancı gen yerleştirilir. Yerleştirilen bu gen dizilimi, ilgisi olmayan başka tür bir bitkiden hatta hayvan veya mikroorganizmadan gelir. Aktarılan gen parçasına, transgen adı verilmektedir. Bu teknoloji de; "gen teknolojisi" veya "biyoteknoloji", bazen de "rekombinant DNA teknolojisi" veya "genetik mühendisliği" olarak adlandırılmaktadır.

Güney Kore, Gyeongsang Ulusal Üniversitesi'nde yapılan araştırmada, Red Fluorescence Protein, "RFP" aktarılan kediler ultraviyole ışıkta parladılar.

Genetik mühendisliği, farklı organizmalardaki genleri izole etmek, değiştirmek, çaprazlamak ve rekombine etmek için uygulanan teknikler kümesidir. Farklı âlemlerin doğada asla çiftleşmeyecek olan farklı türleri arasında, gen transferine olanak sağlamaktadır.

Örneğin; bir balık veya domuza ait gen, domatese; insan genleri, bir koyuna veya E.coli bakterisine; bir bakteri veya virüse ait bir gen de, mısıra transfer edilebilmektedir. Soya, mısır, patates gibi ürünleri, böcek ve yaban otlarına karşı korumak için, zehir salgılayan genler yerleştirilmektedir.

En çok genetiği ile oynanmış canlılar, bitkilerdir. Ancak günümüz teknolojisi, hemen hemen tüm yaşam formlarına bu teknolojiyi uygulamaktadır. Bu teknoloji ile UV ışık altında parlayan ev hayvanları, HIV virüsünü bloke eden bakteriler, ıspanak genleri taşıyan domuzlar, örümcek ağı üreten keçiler de üretilmektedir.

NEDEN GENLERLE OYNANIYOR?

GDO'ların Hayatımıza Girişi

20. yüzyılda, bitkisel üretimde verim artışı gerekçesiyle uygulanan suni gübreler ve kimyasallarla zararlı kontrolü; toprak, su ve hava kirliliğini de beraberinde getirdi. Yoğun tarımda kullanılan ilaç ve suni gübreler, her geçen yıl toprağı daha da verimsizleştirdi. Toprağın verimi düştükçe, çiftçi her geçen yıl daha da fazla ilaç ve gübre kullanmaya yöneldi. Gübreye alışan bitki, daha çok gübre istedi. İlaca bağışıklık kazanan böcekleri öldürebilmek için, daha kuvvetli zehirler gerekti.

Böylelikle artan verimin bedeli, sadece çevre kirliliği olmadı. Kullanılan ilaç ve gübreler, canlıların bağışıklık sistemini de etkileyen sağlık problemlerine de yol açtı. Artık yeni çözümlere gereksinim vardı. Dıştan müdahale başarısız olunca, canlıların genleri ile oynanmaya başlandı. Gen aktarımı yoluyla yabani otlar, zararlı böcek ve hastalıklara dayanıklı ürünler elde edilmeye çalışıldı. Ve böylece insanoğlu, genleriyle oynanmış gıdalarla tanıştı.

Başlangıçta hastalık ve zararlılara dayanıklı olduğu için tek tip ürün yetiştirmeye ikna edilen çiftçiler, her yıl kısır tohumlar almaya ve bu tohumların büyüyüp gelişmesi için gerekli ilaçları kullanmaya bağımlı oldu. Ancak gerek tek tip ürün yetiştirmek, gerekse bu GDO'lu ürünlerin kontrol edilemeyen bir biçimde doğaya yayılması, biyolojik çeşitlilik açısından çok ciddi tehditlere yol açtı.

Dünya'da üretilen gıdalar, aslında tüm dünyayı doyurmak için yeterlidir.

Bir başka tehdit ise dünyada GDO'lu tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasasını elinde tutan 8-10 firmanın, gen aktardıkları ürünlerin patent hakkını elinde tutarak; tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum ve ilaç alımında kendilerine bağlama çabasıydı.

Bugün gen aktarılmış tohumlarla yapılan tarımsal üretim, 60 milyon hektara yaklaşmış durumda. 2001 yılı rakamlarına göre, ülkelerin GDO'lu ekim alanları şöyle: 36 milyon hektar ABD, 12 milyon hektar Arjantin, 3,6 milyon hektar Brezilya, 3,2 milyon hektar Kanada, 1,5 milyon hektar Çin, 0,26 milyon hektar diğer ülkeler.

GDO'lu Üretimin Gerekçeleri

  1. Dünyayı beslemek ve açlığa çare bulmak.
  2. Tarımsal verimi artırmak ve zararlı böceklere ve otlara karşı dayanıklılık kazandırmak.
  3. Ekonomik yönden getiri sağlamak.
  4. Gıdaların raf ömrünü ve lezzetini artırmak.

GDO'lar Gerçekten Açlığa Çare mi?

GDO'yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli tez, dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak için GDO'nun zorunlu olduğu görüşüdür.

Dünya Bankası'nın, 1996 yılında Roma'da yayınladığı bir rapora göre; 2000'li yıllarda dünya, buğday, pirinç, mısır ve diğer ürünlerden 2 milyar ton tüketiyor olacaktı. 1995'deki rakamların %25 daha fazlası. Bu rapor, dünyanın gelecek 30 yıl içinde, 2 kat daha fazla gıda üretimine ihtiyaç duyacağını söylüyordu. "Dünyayı beslemek" için öne sürülen çözümlerden biri, tarımsal biyoteknolojiydi. Ürünler, herbisitlere (zararlı ot ), zararlı böceklere ve hastalıklara karşı dirençli hale getirilmek için genetik olarak değiştirilecekti. Bunun sonucunda gıdaların besin değerleri ve raf ömürleri uzayacak, ileride donmaya dirençli, saklamaya elveriş ürünler olacaktı. Bu ürünler nitrojen sağlayabilecek, verim artacaktı. Transgenik yani GDO'lu bitkilerin başlıca üreticisi ABD'nin eski başkanı Bush, şöyle konuşuyor bu konuda:

Biyoteknoloji firmaları ve tohum üreticileri, tüm dünyada çiftçilere, tarımsal verimi artırma vaadiyle; zararlı ot ve böcekleri öldüren genler taşıyan tohumlar satıyorlar.

"Dünyanın çok büyük bir kısmı açtır ve genetik olarak değiştirilmiş bitkiler, yüksek verimli, hastalıklara dayanıklı üretimi doğururlar. Dolayısı ile dünyanın açlığını önlemenin yolu, GDO'ların üretimini gerçekleştirmektir."

Dünyada, 800 milyonun üzerinde insan açlık çekmektedir. Ancak dünyada üretilen gıdalar, aslında tüm dünyayı doyurmak için yeterlidir. Sorun, gıdaya ulaşmak için yeterli paraya sahip olamamaktır. Bu bağlamda açlık, üretim yetersizliğinden değil, üretilen gıdanın adil paylaşılamamasından kaynaklanıyor.

Dünya Bankası'nın raporuna göre; yoksulluğun neden olduğu yetersiz besin ya da besinsizlik, endüstrileşmiş ülkelerin yanında, gelişmekte olan ülkelerin tümünde de görülüyor. Gerçekte herkesi besleyebilecek kadar, hatta bunun 1,5 katı kadar gıda mevcut; dünyadaki tahıl üretiminden elde edilen verimin artış hızı, 1980'den beri dünya nüfusunun artış hızını geçmektedir (yılda % 1,7'ye karşı % 2,2)

Üçüncü dünya ülkelerinde yoksulluk, büyük ölçüde Serbest Pazar aldatmasıyla yüzyıllardır süren sömürge ekonomisinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Yetmişlerden beri endüstriyel tarımı geliştiren "Yeşil Devrim"le de artıyor. İhracat amaçlı tarım takıntısı, üçüncü dünya ülkelerinin dev şirketlerine ve elit tabakasına birçok yararlar sağladı. 

Çoğu çevre bilimci, üçüncü dünya ülkelerinde görülen açlık sorununun, üretim potansiyelinin eksikliğinden değil, üretim kapasitesinin plansız kullanımından ve dağılımın adil olmayışından kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Uzmanlar, mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğunu düşünüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun 1990 tarihli raporuna göre, tahıl üretimindeki artış, nüfus artışından % 50 daha fazla. Tabii bu rakamlar, dünyada açlık sorunu olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak sorun üretimden değil, dağılımın adil olmayışından kaynaklanıyor.

Dünyadaki açlığın nedeni yeterli besin olmaması değil, besinin adil dağılmaması ve plansız tarım politikalarıdır.

Açlık Sorunu: Eski Sömürge Ülkelerinde!

Açlık sorununun yaşandığı ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin hemen hepsinin, batılı ülkelerin eski sömürgeleri olduğunu görürüz. Bu ülkelerin tarım ekonomileri, başka ülkelerin yararına kurulmuş durumda. Çoğu ülke bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dahi, dış borç vb. ekonomik sorunlarla boğuştukları için, ihracata yönelik tarım politikaları uygulamışlar. Yani halkı doyuracak besinler üretmek yerine, döviz sağlayacak besinler üretilmeye çalışılmıştır. Açlık sorunu yaşanan birçok ülkede, eskiden besin yetiştirmek için kullanılan topraklarda kahve, pamuk, muz, kakao gibi gelişmiş ülkelere satılan ürünler yetiştiriliyor. Örneğin, Etiyopya'da açlığın kol gezdiği dönemlerde bile kahve üretimi ve ihracatı sürdürülüyordu.

Diğer taraftan, konunun bir de israf ve tüketim çılgınlığı boyutu var. ABD Tarım Bakanlığı'nın verilerine göre, ABD'liler her yıl üretilen gıdanın %25'inden fazlasını israf ediyor. Araştırmaya göre, sadece 1995 yılında çöpe atılan gıda miktarı, 43 milyon ton civarında. Bir kişinin günde ortalama 1,5 kilo gıda tükettiğini varsayarsak, israf edilen gıdanın sadece %5'i bile geri kazanılsa, 4 milyon insanın doyması sağlanabilir.

1980'lerin sonlarında, dünyadaki kağıt tüketiminin %81'i, demir ve çelik tüketiminin % 80'i, araba tüketiminin %92'si, elektrik tüketiminin % 81'i ve havaya salınan karbondioksitin %70'i gelişmiş kuzey ülkelerinde gerçekleşiyor. Bir Amerikalı, bir Hintli ile karşılaştırıldığında, 115 kat daha fazla kağıt tüketiyor, 320 kat daha fazla araba satın alıyor, 52 kat daha fazla et yiyor ve 46 kat daha fazla elektrik harcıyor.

Tarımda modern tekniklerin, kimyasal ilaçların, hormonların vb. kullanılmaya başladığı "yeşil devrim" olarak nitelendirilen süreç de, kamuoyuna dünyadaki açlığa çare bulmak şiarıyla sunulmuştu. Ancak veriler, iddianın tam tersini gösteriyor. Şimdi de GDO'nun, açlığa çare olabileceği iddia edilmektedir. Dünyadaki açlığın nedeni yeterli besin olmaması değil, besinin adil dağılmaması ve plansız tarım politikalarıdır.

GDO'lu Tarım: Sadece Verimi mi Artırıyor?

Ekolog Eugene Odum'un hesaplarına göre; doğadaki bitkileri devşirerek yaşayan avcı toplayıcı toplumlarda yıllık hasat 0,4 – 20 kg, geleneksel yöntemlerle tarım yapan toplumlarda, yılda hektar başına 50-2000 kg ürün alınabilir. Modern tekniklerle tarım yapan sanayi toplumlarında ise bu miktar, yılda hektar başına 2000-20.000 kilogramı bulmaktadır. Sanayi domatesinde özellikle hibrit kullanımıyla 100.000- 200.000 kg ürün alınabilir.

Bu verim artan enerji girdileri ile sağlanıyor. Geleneksel tarımda saban, hayvan ve insan gücü vb. yollarla sisteme harcanan enerji, modern tarımda traktör, kimyasal ilaç, hormon vb. şekillere bürünüyor.

Bu kadar büyük bir artış bedelsiz sağlanabilir mi? Tüm ekolog ve doğa bilimlerinin üstüne basa basa belirttiği gibi; doğada bedelsiz kazanç olmaz! Bu kazancın bedeli ise, artan çevre kirliği, küresel ısınma, yok olan türler ve faydalı mikroplar, kaybolan insan sağlığıdır. Üstelik üretimdeki artışın kalıcı olup olmayacağı da belli değildir.

Yukarıda anlatılan durumun ekonomi dilindeki açıklaması ise, azalan verimler ilkesidir. Yaptığınız bir yenilik veya buluş, üretimde bir süre artışa neden olabilir, ancak aldığınız verim giderek azalır. Doğada oluşturacağınız "artan geri bildirim" ve ödeyeceğiniz bedel de çabasıdır.

Biyoteknoloji firmaları ve tohum üreticileri, tüm dünyada çiftçilere, tarımsal verimi artırma vaadiyle; zararlı ot ve böcekleri öldüren genler taşıyan tohumlar satıyorlar. Daha çok verim elde edeceklerini ve karlarını katlayacaklarını söylüyorlar. Halbuki GDO'lar, her ne kadar böcek ve yaban otlarını öldüren genlere sahip olsalar da, bu böcek ve otlar, bir süre sonra bitkinin salgıladığı zehre karşı direnç oluşturarak, daha çok pestisit(böcek zehri) ve herbisit(yabani ot zehri) kullanılmasını gerektirmektedir. Tarımsal ilaçlama yapmamak için genleri değiştirilen bu bitkiler, günden güne aslında daha çok ilaçlanmaya ihtiyaç duymaktadır.

GDO'LU CANLILAR: NEYE DÖNÜŞÜYOR?

Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisler tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen, önce bulunduğu canlının DNA'sından kesilerek çıkarılıyor. Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs aracılığı ile bu gen, DNA molekülüne yapıştırılıyor.

GDO, suni olarak dışarıdan yerleştirilmiş gen veya genler içeriyor. Bu suni gen veya genler, başka bitkilerden alınabileceği gibi, virüs, bakteri ya da hayvanlardan da alınabiliyor. Soya fasulyesi, buğday, pirinç, mısır, tütün ve pamuk, en çok gen aktarımı yapılan ve insanlığın beslenmesinde ve tüketiminde önemli yeri olan bitkiler arasındadır. Bu bitkiler, tarım için uygun olmayan alanlarda, tarım yapmak amacıyla haşerelere, suya ya da tuza dayanıklı olacak şekilde genetik olarak değiştiriliyor. Hayvancılıkta da benzer durum uygulanıyor.

Prof. Dr. Tahir Aksoy, 2003 yılında Türkiye Çevre Vakfı tarafından düzenlenen Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Paneli'nde genetiği değiştirilmiş hayvanlar hakkında şunları anlatıyor:

GDO'lu Tavuklar: Nasıl Tavuk?

"Çiftlik hayvanları içinde, benim bizzat çalıştığım tavuklar büyük bir değişime uğradılar. 'Sinmorfozis' dediğimiz, doğadaki bütün canlıların belirli bir oranı vardır. Yani hepsinin kalbi, akciğeri, karaciğeri, bedenindeki parçalar bir denge içindedir. Bir 'broiler'(et tavuğu), 42 günde 2,3 kg.'a ulaşıyor, göğüs etleri ve butları gelişiyor, ancak kalbi, ilkel bir tavuğunki gibi. Bu zavallı kalp, günde 300-400 kere atarak kanı pompalıyor, akciğerler de küçük, 42 günlük 'Broiler'da kalp ve akciğer basıncı, tıpkı 80 yaşında şişman bir insanın durumuna düşüyor.

"Karında sular toplanıyor. Bunu yaşatabilmek için oksijen vermek gerekiyor. Bu hayvanların bağışıklık sistemleri, kâğıt gibi olmuş. Ayağını ıslatsanız koli enfeksiyonuna yakalanıyor. Hiç hastalık yapmayan şeyler, şimdi bunlarda hastalık oluyor. Bir hayvan 17 haftalık yaşa gelene kadar 17 kere aşı oluyor, yani 20 haftada 17 defa aşı oluyor. Civciv geldiğinde, sandıkta ilâç geliyor. Şimdi bunlar gözlem altında. Amerika'da veteriner fakültelerinde, 'Food Animal Medicine' diye bir dal ortaya çıktı. Hayvana sağlıklı yaşam koşullarını da vermek gerekir."

Çeşitlilik ve kararlılık prensipleri geleneksel tarımda da vardır. Tarım ürünlerinin çeşitliliği, besin dengesinin de temelidir.

GDO'LU ÜRÜNLER: DOĞAL ÇEŞİTLİLİĞİ YOK EDİYOR

Modern tarım yöntemlerinin açtığı etkileri yüzünden, zaten yeteri kadar azalmış olan çeşitlilik, GDO'nun tehdidi altındadır. Çünkü GDO'ların aktarılmış genleri, çevresindeki geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlere de geçebilmektedir. Arılar, kuşlar, böcekler ve rüzgar gibi tozlaşmayı sağlayan etkenler, GDO'lu polenleri alıp komşu tarlalara taşıyabilmekte, komşu tarlaya bulaşan genler, oradaki üründe de genetik değişikliğe neden olabilmektedir. "Gen kaçışı" adı verilen bu bulaşma sonucunda yaşamın sürdürülebilirliği açısından çok büyük önem taşıyan bitkiler, giderek tek tipleşmekte, doğal çeşitlilik azalmaktadır.

Biyolojik Çeşitlilik ve "Tektipleşme"

Biyolojik çeşitlilik ve gıda güvenliği birbirine bağlı konulardır. İnsanlar, dünyanın her yerinde, vahşi ya da evcil, doğal çeşitliliklerden geçinmeyi başardılar. Üçüncü Dünya'daki tarım toplumu tarafından tüketilen gıdanın yarısına yakını, yabani türlerden elde edilmektedir. Çeşitlilik, ekolojik kararlılığın temelini oluşturur. Son dönemlerdeki çalışmalar, çeşitliliğe sahip ekolojik komünitelerin kuraklığa ve bireysel türlerin popülasyonundaki yıllık artışa, ya da azalmaya yol açan hastalıklara karşı daha dirençli olduklarını ortaya koymuştur.

Buğdayda pas hastalığı

Aynı çeşitlilik ve kararlılık prensipleri geleneksel tarımda da vardır. Tarım ürünlerinin çeşitliliği, besin dengesinin de temelidir. Dünya genelindeki kötü beslenmenin nedeni; güvenli ve geleneksel yöntemlerle yapılan tarım tarafından sağlanan çok çeşitli diyetin, monokültür (tek tip) ürünlerine dayanan bir diyetle değiştirilmesidir.

İnsan, hayvan, bitki ve mikroorganizmalarda yapılan her bir değişiklik bütünün bir diğer parçası olan tarımsal biyoçeşitliliği, yani sağlıklı beslenmenin temeli olan gıda çeşitliliğini de etkileyecektir.

Avrupa ile karşılaştırılacak olursa Türkiye, tür sayısı bakımından oldukça zengindir. Tüm Avrupa'da 13 bin dolayında bitki türü bulunurken, bunun 11 bini Türkiye'de yer alıyor. 11 bin bitki türünden 2 bin kadarı ise endemiktir, yani başka hiçbir yerde bulunmayan türlerdir.

Hiçbir ekonomik değeri olmayan yabani türlerin varlığının kime ne faydası var, diye düşünülebilir. Ancak durum hiç de sanıldığı gibi değildir. Bir ülkenin bitki ve hayvan türleri açısından sahip olduğu zenginlik, aynı yeraltı kaynakları ya da tarihi eserler gibi, o ülkenin en önemli zenginliklerden biridir. Çeşitli türler oldukça girift bir biçimde birbirleriyle etkileşim içerisinde bulunur ve bizim de içerisinde bulunduğumuz ekolojik sistemi sağlıklı tutarlar.

Biyolojik zenginliğin ekonomik yararları da göz ardı edilemez. Yerel çeşitler ve yabani türler, ekonomik değeri olan bitki ve hayvanların gen rezervi durumundadır. Herhangi bir tür için yapılan ıslah çalışmalarında, bu yabani türler kullanılır.

Modern tarımda kullanılan ve birbirlerinin genetik yönden kopyası olan çeşitler, geniş alanlarda tek tip olarak yetiştirilmektedir. Bu yetiştirme yöntemi, yani monokültür, çeşitli ekonomik avantajlar sağlamaktadır, ancak doğada her kazancın bir de bedeli vardır.

1960'lı yıllarda bir yaprak pası, hastalığı ABD'nin kuzeybatısında büyük zararlara yol açmıştı. Türkiye'den götürülen yabani bir buğday çeşidinin Amerikan buğdayıyla melezlenmesi sayesinde hastalığın yol açtığı zarar önlendi. Araştırmacılar, bu yabani buğdayın, daha birçok hastalığa dayanıklı olduğunu gözlemledi. ABD Tarım Bakanlığı'nın bir raporuna göre; Türkiye'den gelen buğdayın, ABD buğday üretimine toplam maddi katkısı, yılda 50 milyon doların üzerindeydi.

Kısacası biyolojik çeşitlilik, bir ülkenin sahip olabileceği en önemli değerlerinden biridir. Yaşanan çevre felaketleri ve diğer insan kaynaklı etkenlere, bu etkenlerin en tehlikesi olan GDO'da eklenerek, biyolojik zenginlik tek tipleşmeye doğru gitmektedir.

Tektipleşme: Hastalıkları Yaygınlaştırıyor

Modern tarımda kullanılan ve birbirlerinin genetik yönden kopyası olan çeşitler, geniş alanlarda tek tip olarak yetiştirilmektedir. Bu yetiştirme yöntemi, yani monokültür, çeşitli ekonomik avantajlar sağlamaktadır, ancak doğada her kazancın bir de bedeli vardır. Örneğin, monokültürdeki tek tip bireyler, hastalıklardan da aynı derecede etkilenmektedirler. Ortaya çıkan bir hastalık tüm ürünü etkileyecek şekilde hızla yayılabilmektedir.

Gıda sanayi için binlerce hektar alanda ve çoğunlukla aynı araziler üzerinde dikimi yapılan biber ve domatesler buna örnek olarak gösterilebilir. Monokültür yayıldıkça, yediğimiz ürünlerden aldığımız besin ve damak tadı da tek tipleşmekte. Örneğin Asya'da 140 bin çeşit pirinç var. Ancak beş ya da altı çeşit yoğun olarak ekiliyor, bu beş çeşit pirinç, ekilmiş toprakların %60-70'ini oluşturuyor. GDO'ların yarattığı en önemli tehlikelerden biri, tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Modern tarım yöntemlerinin yol açtığı etkiler yüzünden zaten yeteri kadar azalmış olan çeşitlerde, GDO'nun tehdidi altına giriyor. Çünkü GDO'ların aktarılmış genleri çevresinde bulunan, geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlere de geçebiliyor. Çeşitlerin azalması ve ürünlerin giderek tek tipleşmesi, o ürünün zayıf noktalarının da tek tipleşmesi demek. Genetik zenginliğin kaybının yanı sıra, ortaya çıkabilecek yeni bir hastalığın belli bir alandaki tüm türü tehdit edebilmesi de mümkün.

Toksin karakterli Bt (Bacillus thuringiensis) geni aktarılmış bir bitkiyi yiyen bir böcekle beslenen Uğur böceği (Gelin böceği) gibi yararlı böceklerin ölüm oranının arttığı ve gelişmelerinin geciktiği saptanmıştır.

Yararlı Böcekler Yok Oluyor

Zararlı böceklere karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için bazı bitkilere aktarılan toksin (zehir) karakterli genler, o böcekleri yiyerek beslenen yararlı böcek türlerinin de yok olmasına neden olmaktadır. Toksin karakterli Bt (Bacillus thuringiensis) geni aktarılmış bir bitkiyi yiyen bir böcekle beslenen Uğur böceği (Gelin böceği) gibi yararlı böceklerin ölüm oranının arttığı ve gelişmelerinin geciktiği saptanmıştır (Hagedorn, 1998).

Toksin karakterli genlerin meydana getirdiği bir başka sorun ise toksinin etkili olduğu böcek türlerinin, bu toksine karşı dayanıklılık kazanmasıdır. ABD'de Bt genli pamuk ekili alanların bir kısmında, pamuk koza kurdunun etkili bir şekilde kontrol edilemediği gözlenmiştir (Alam, 1999).

Yabancı otlara dayanıklı genlerin aktarıldığı bitkiler, görünürde GDO'lu bu bitkiye yer açılmasını sağlasa da, diğer canlılar üzerinde öldürücü etki yapabilmektedir. Böylelikle gen aktarılmış bitkiler, diğer bir çok canlı türünün kaybına yol açabilmektedir.(Steinbrecher, 1996).

Yabani Otlarla Mücadele Zorlaşıyor

"Yabani otlara dayanıklılık" geni aktarılmış bir bitkinin değiştirilmiş genlerinin; rüzgar, kuş, arı gibi etkenlerle başka bitkilere bulaşması sonucunda bu geni alan yabani otlar savaşılması güç bir şekilde çoğalmaktadır.
Ayrıca yabani ot ilacına dayanıklı genler aktarılmış bir ürünün yetiştiği tarlaya, ertesi yıl farklı bir ürün ekildiğinde, tarlada kalan geçmiş yılın ürünü yeni ürün için yabani ot olmaktadır. Ancak eski ürün yabani ot ilaçlarına dayanıklı olduğundan onunla mücadele etmek de imkansızlaşmaktadır. Bu durum, çiftçiyi toprakları verimsizleştiren tek tip ürün yetiştirmeye ya da ilaç kullanmaya mecbur bırakmaktadır. Bu da genetik çeşitlilik açısından önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Yabani otlara doğru "gen kaçışı"nın kolza ve pancarda belirginleşmesi, Fransa Tarımsal Araştırmalar Ulusal Enstitüsü'nün(INRA), yabani otlara dayanıklı tüm kolza varyetelerini stoklarından çıkarmasına neden olmuştur.

ANTİBİYOTİKLERE KARŞI DİRENÇ

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin, üretimi sırasında belirteç gen olarak kullanılan antibiyotik direnç genlerinin en büyük tehlikesi, ortamda bulunan bakteriler aracılığıyla yayılması. Bakteriler arasında doğal yollarla gen alışverişi yapıldığı bilinmektedir. Antibiyotik direnç genlerinin hastalık yapan mikroorganizmalara geçişi, bu bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların kontrol altına alınmasını güçleştirmektedir. Bu tür ürünleri tüketen canlının sindirim sisteminde bulunan bakterilerin, o ürünün yapısında bulunan antibiyotik direnç genini alması mümkün olmaktadır.

Araştırmalar, RSBH uygulanan ineklerden elde edilen sütün, düşük kaliteli ve protein içeriğinin doğal süte oranla az olduğunu göstermektedir. Bu sütler, daha fazla bakteri içerdiği için daha çabuk bozulmaktadır.

SAĞLIKSIZ HAYVANLAR VE HAYVANSAL ÜRÜNLER

Diğer gen aktarılmış ürünlerin yanı sıra, süt verimini artırmak için kullanılan RSBH (Rekombinant Sığır Büyüme Hormonu) uygulanan sığırlardan elde edilen sütün, uzun vadedeki etkileri bilinmemektedir. Ancak araştırmalar, RSBH uygulanan ineklerden elde edilen sütün, düşük kaliteli ve protein içeriğinin doğal süte oranla az olduğunu göstermektedir. Bu sütler, daha fazla bakteri içerdiği için daha çabuk bozulmaktadır.

RSBH uygulanan ineklerde, meme enfeksiyonları, yumurtalıklarda kist gelişimi, rahim ve sindirim sistemi ile ilgili bozukluklar daha sık görülmektedir. Bununla bağlantılı olarak hayvanlarda gebelik oranı düşmekte, antibiyotik kullanma sıklığı artmaktadır.

Bilim insanları, ayrıca iki tür potansiyel tehlikeye de dikkat çekiyor; durgun virüslerin yeniden harekete geçmesi ve virüsler arasında yeni bulaşıcı diziler oluşturabilecek kombinasyonlar. Virüs DNA'sının fare genomuna yerleştiği ve hamile farelere yedirilen virüs DNA'sının, yeni doğmuş yavruların hücrelerine geçtiği ise kanıtlanmış durumdadır.

Kader Demirpehlivan
yaklasansaat.com

2009

Kaynaklar:
1) Jeffrey M. Smith, Genetic Roulette -The Documented Health Risks of Genetically Engineered Foods, Yes Books, Iowa/USA, 2007.
2) Jeffrey M. Smith, Seeds of Deception: Exposing Industry and Government Lies About the Safety of the Genetically Engineered Foods You're Eating, Yes Books, Iowa/USA, 2003. 
3) Mae Wan Ho, Genetik Mühendisliği Rüya mı Kabus mu?, çev. Emral Çakmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yy, İstanbul 2001.
4) GDO'ya Hayır Platformu, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Deklarasyonu, Şubat 2004.
5) Mine Kışlalıoğlu, Fikret Berkes, Çevre ve Ekoloji, Remzi Kitabevi, 1999.
6) Gökhan Günaydın, Söyleşi: Genetik Yapısı Değiştirilmiş Ürünler, Gezgin Dergisi, Aralık 2007.
7) naturalnews

 

Untitled Document
ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.