Untitled Document
 
www.yaklasansaat.com







 

Dünyamız/ Dünya Gezegeninde: "Canlılık ve Canlılar"

DÜNYA GEZEGENİNDE: "CANLILIK VE CANLILAR"

 

"Evrim Teorisi" Nedir Ne Değildir?
Karınca Toplumu
Şifa Üreten: "Arı Toplumu"
Zeytin Ağacı ve Zeytin
Hücre içindeki faaliyetlerin, üç boyutlu simülasyonu.

İçinde yaşadığımız bu gezegen, kocaman, soğuk ve cansız gibi gözüken bir evrenin içinde, yaşamla dopdolu, dönmeye devam ediyor. Hayat(canlılık), hayranlık uyandırdığı kadar, düşündürücü bir gerçek. Her doğan canlı, "hayatın sürekliliğini" sağlayan ve adeta yüklendiği sorumluluğu yerine getirmeye çabalayan, yeni bir yaşam halkası. Canlılar olarak isimlendirdiğimiz bu varlıkların, " mucizevî oluşum ve yaşayışları", kendisi de bir canlı olan insanoğlunun ilgisini her zaman çekmeyi hak etmiştir.

Yeryüzünde bir damla su ile başlayan yaşamın parıltısı, bakmayı bilenlerin, gözlerini kamaştırır. "Canlanma ve can", öyle bir şeydir ki; insanda sevinç-coşku uyandırır. Şefkat, merhamet, hayranlık ve huşu doğurur. Aslına benzeyen canlı yavrunun, naifliği, ihtiyaçlı ve aciz oluşu ise insanı derinden düşündürür.

İşte bu yüzden insanoğlu, canlıları ve canlılığı merak etmiştir. İnsanoğlunun canlıları incelemesi, sadece bu meraktan ibaret değildir. Hayatını korumak-sürdürmek için insan, canlıları, yakından tanımak; hatta canlılığın devam ve dengesini sağlamak zorundadır.

Geçmişte, kaba ve yüzeysel incelemelere mahkûm olan bu merak duygusu, günümüzün teknolojisiyle artık tatmin olmaya daha fazla yaklaşmıştır. Yaratılışın güzelliğini, iç yüzünü ve bütünlüğünü, her geçen gün biraz daha iyi anlayabilmek için çabalayan insanoğlu; kendisini bu çekimin etkisine çoktan kaptırmıştır. Canlılık denizine daldıkça, karşısına çıkan muazzam bilinç, bilim adamlarını hayrete düşürmektedir. Bu muazzam bilinç ya da plan, insanoğlunu şaşırtacak boyutta karmaşık ve büyüleyicidir. Bizim bu çalışmamız, bu muazzam plana ışık tutabildiği sürece görevini yapmış olacaktır.

"CANLI" YA DA "CANLILIK" NEDİR?

Canlının, birçok bilimsel tanımı yapılabilir. Canlı, organize olan ve bu organize karakteri sayesinde de, kendi yaşamını sürdürebilen bir varlıktır. Ya da, kendiliğinden, çeşitli kimyasal tepkimeler oluşturan, bu tepkimelerle, yapı taşlarını, kendisi oluşturabilen; üreyebilen, içinde bulunduğu koşullardan haber alabilen ve bunlara karşı tepkiler geliştirebilen bir varlıktır. En önemlisi de, bunların hepsini yapabilmek için, enerjiye, mutlaka ihtiyaç duyan her şey, "canlı"dır. Ancak, henüz canlı ve cansız arasındaki farkı bile tam olarak ortaya koyamayan bilim dünyasının, bu tanımlamaları, ne derece isabetlidir bilemiyoruz.

Mikroskobik Canlılar: Diatom canlılar gurubunun, bir üyesi. Mikroskop altında harika görünürler. Bu kabukların yapısı ve mimarisi, ince matematiksel kurallara uyar. Bu matematiksel estetiği kavramak için, illa da matematikçi olmak gerekmez.

Geçmişte, canlıların sınıflandırılmasında, keyfi unsurlarda işin içine giriyordu. 80'li yıllarda bulunan 16s rRNA dizilimine bağlı sınıflandırma, şu an için geçerli bir sınıflandırma sistemidir. Ancak, oldukça yetersizdir. Bunu gidermek için, son 10 yıldır moleküler genetikte; genom sekansına bağlı sınıflandırma çalışmaları, devam etmektedir.

Canlıların tarihine dair fosil biliminde, moleküler saat yaklaşımında ve canlıların sınıflamasında, çelişkili tablolar ortaya çıktığına göre; yapılan hatanın üzerinde, düşünülmesi gerekir. Türlerin karmaşık yapısı, gerçekte; "tür"ün, ne olduğu konusunda, önemli güçlükler çıkarmıştır. Canlılar sınıflaması ile ilgili hiçbir model, ortaya çıkan problemleri tam olarak çözememiştir.

EKSİK "CANLILIK TANIMI": "SINIFLANDIRMA" ZORLUĞU

Evrim Teorisi, olmadan da canlılar, benzerlikler temelinde sınıflandırılabilirler. Bütün canlı sınıflamaları, bir takım görüşlere dayanmaktadırlar. Bu sınıflamalar, canlıları, daha kolay tanımamız gibi pratik bir faydaya hizmet ederler. Darwinci sınıflamalar, canlıların kökeninin bilgisini vermekten çok uzaktır. Canlılar, hiçbir sınıflandırmaya, tam olarak uyamayacak kadar; istisnai türü ve sürprizi barındırmaktadırlar. Belki de, canlı türlerini anlamanın en iyi yollarından birisi de, her bir türü, sınıflandırmaksızın; kendine has özellikleriyle ele alarak, hatalı nitelendirmelerden sakınmaktır.

Tüm bunlardan önce, sınıflandırmaya, hangi varlıklar girecek, hangileri dışında kalacak, bu oldukça önemlidir. Bu durum, biyolojide, büyük bir sorun teşkil etmektedir. Çünkü bu karmaşa, canlılık tanımlarını, geçersiz kılmaktadır. Bu mesele hakkında, Scientific American Dergisi, Aralık 2004 sayısında şunları yazmaktadır:

Bağışıklık sistemini zayıflatan virüs

"Aslında virüslerin canlı mı, cansız mı olduğuna karar verebilmek için, önce 'canlılık nedir?' sorusuna cevap vermeliyiz. Çünkü, hayatla, ölüm arasındaki gri bölgedir virüsler. Ölü hücreleri bile yeniden yaşama döndürebilen virüsler, yaşama teğet geçiyorlar. Bizler, virüsleri, istediğimiz kadar canlılıktan uzak kabul edelim, onların, canlılığın geri kalanı üzerine etkileri çok büyüktür."

Virüsler, bağımsız birer varlık olabilirler mi? Yoksa, gerekli enzim sistemleri gelişmemiş, ilkel canlı parçacıkları mıdır? Yahut da, bir zamanlar, kompleks canlı parçacıkları iken, zamanla, bağımsız bir varlık olma yeteneğini mi kaybettiler? Bunları, hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Bu neticeyi, İngiliz biyokimyacısı H. W. Pirie şöyle açıklıyor:

"Yeni yeni bulunan sistemlerin, ne canlı, ne de cansız olduğu söylenebilir. Böyle olunca, canlı ve cansız kelimelerini, ya iyice tarif etmeliyiz veya bunları kullanmaktan vaz geçip, yerlerine yeni kelimeler bulmalıyız. Virüsün, canlı mı, yoksa cansız mı olduğu sorulursa, verilebilecek cevap şu olabilir: 'Bilmiyorum. Bildiğimiz, sadece virüsün, bazı şeyleri yaptığı, bazı şeyleri de yapmadığıdır.'"

GENETİK ŞİFRE: ÖRTÜLÜ KİTAP

Bilim, hücrenin önceden programlanmış olduğunu kanıtlamıştır. Hücre, yapı taşlarını oluşturmaktan, üremeye kadar tüm fonksiyonlarını, aldığı talimata uygun bir şekilde yerine getirmektedir. Şimdi bizler, bu yazılı talimatın, hücrelerdeki DNA içinde korunduğunu, öğrenmiş bulunuyoruz. Bu talimata da, genetik şifre diyoruz. Genetik şifre, hücrelerin anlayacağı dilde yazılmış, muhteşem bir kullanma kılavuzudur. Yani bir bilgi paketidir. Elbette o bilginin bir kaynağı vardır.

Bahsettiğimiz bilgi, var oluş denen sır yumağının bilgisi ise; kaynak, "sonsuz boyutlu bir akıl" olmalıdır. Aslında, tüm bilimsel kanıtlar bize, varlıklar üstü; çok yüksek bir bilinç ve düşünceyi işaret etmektedir. Bu üstün bilinç, hem evrenin fiziksel yapısı içinde, hem de canlı organizmanın özelliklerinde, kendini göstermektedir. Son derece estetik, düzen ve karmaşıklık içeren bilgi, yine o "Sonsuz Aklı" ifşa etmektedir.

Bakınız, bu konuda, ABD Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü Yöneticisi Francis Collins, neler söylüyor:

"Eğer insanlığa ait, her türlü bilgiyi ve sırrı içeren, 3,1 milyar harflik bir talimatname(kitap), ilk defa önünüzde açılmışsa, onun sayfalarını, ancak huşu hisleriyle inceleyebilirsiniz. Kitab'ın sayfalarına bakmaktan o an kendimi alamayarak; 'Allah'ın Aklı'na dair, belli-belirsiz 'ufak bir kıvılcım' gördüğümü hissettim."    

İşte bu kaynağı, sonsuz akıl olan bilgi sayesinde; atomdan, organize olmuş bir hücreye kadar; herşeyde bilinç vardır. Dolayısıyla, tüm canlılarda bilinç vardır, ancak derecesi(boyutu) farklıdır. Bazı bilim adamları, bu bilinci, ikrar etmekten kendilerini alamamaktadırlar.

CANLILIĞIN HAYATİ ÖZÜ: SU

Fizikçi Freeman Dyson, Templeton Ödülü'nü kabul ettikten sonra, görüşlerini şöyle ifade etmişti:

"Atomlar, durağan maddeler olmaktan ziyade, aktif maddeler gibi davranan tuhaf şeylerdir. Kuantum mekaniğine göre atomlar, olası alternatifler arasında tahmin edilemez seçimler yapmaktadırlar. Atomların, farklı seçimler yapabilme kapasitesinden de anlaşılacağı üzere, her atomun içerisinde, bir dereceye kadar zihin mevcut olmalıdır."

O zaman şunu açıkça görüyoruz ki; bilgi, bilinç, organizasyon ve enerji, canlılık için şart, ancak ayırıcı bir özellik değildir. Ayırıcı olan, canlılığı meydana getiren özdür. Canlılığın hayati özü ise sudur. Hebrew Ünversitesi Weizmann Enstitüsü'nde araştırmalarını sürdüren Gerald L. Shroeder, "Tanrı'nın Saklı Yüzü" adlı kitabında şunları söyler:

"Temel hücre yapısı, bir parazitin görece basit yapısından, insanın karmaşık yapısına kadar bütün canlılarda aynıdır. Bir hücrenin hayat görüşü, içeride ve dışarıda bir su denizi ile kaplıdır. Bilinen bütün canlılar, su temellidir. Bu, bütün canlıların dâhil olduğu, ortak sınıflamadır."

Peki, canlılık, nasıl ortaya çıktı? Neden bu gezegende? Bir hücre, nasıl oluştu ve yaşamaya başladı?  

"CANLANMA" NASIL BAŞLADI?

Yaşamın kökeni hakkında, belki de en yaygın ve en popüler görüş, onun şans eseri(tesadüfi) olarak, ortaya çıktığı görüşüdür. Bu görüş ile ilgili bilgilerimizi, gözden geçirmek için Mahlon B. Hoagland'ın  "Hayatın Kökleri" adlı kitabına, bir göz atalım:

"İşte senaryomuz: Deniz suyunda, erimiş karbon, oksijen, nitrojen ve fosfor (bu elementler nerden geldi?)içeren basit bileşikler; ultraviyole ışınları ve şimşeklerle sürekli bombardıman ediliyorlar. Bu arada, bir kısmı kalıcı ve dengede olan, değişik kombinasyonlara da zorlanıyorlar (nasıl?).

Ökaryot hücre yapısı

"İşlem yüz milyonlarca yıl sürerken, deniz, elemanların değişik kombinasyonları yönünden giderek zenginleşiyor. Yeni moleküller, bu arada nükleotidler ve aminoasitler birikiyor. Sonunda, denizin, son derece bol ve bütün yeni molekül çeşitlerini içeren koyu bir çorbaya dönüştüğü bir zaman geliyor.

"Şimdi, denizin çorba gibi olması düşüncesi, size aşırı görünebilir. Bunun, bugünkü deneyimlerimizle karşılaştırılabilecek hiç bir yanı yoktur. Böyle zengin bir oluşumun birikmesi, canlılar, onu hemen yiyip bitireceği için, bugün belki de olanaksızdır.

"Söz konusu süreçte, zamanın önemini kavramak için biraz duralım. Zaman ne kadar uzun olursa, bir şeylerin olması da o kadar olasıdır. Kimyasal reaksiyonlar için de bu doğrudur. Zaman sınırlaması olmazsa, yeterince uzun süre beklenirse, en olanaksız reaksiyonlar gerçekleşebilir."

UREY-MİLLER DENEYİ

Bu konuyla ilgili olarak, biyolojide çok bilinen "Urey- Miller Deneyi"nden bahsetmeden geçemeyeceğiz. Bu deneyde, Dünya'nın ilk zamanlarda içinde bulunduğu düşünülen koşullar, laboratuvarda oluşturularak; canlıların yapısında bulunan 20 aminoasidin üç tanesi elde edilir. Bu deneyden sonra, bilim adamları, daha fazlasını elde edeceklerini umarak; benzer koşullarda pek çok deney yapmıştır. Ancak bir ilerleme sağlanamamıştır. Bu deneyin üzerinden, neredeyse 60 yıl geçmiştir. Hala, tüm Dünya'da okullarda okutulan her biyoloji kitabında, hayatın kendiliğinden başladığı tezine dayanak olarak, "Urey-Miller Deneyi" gösterilmektedir.

Örneğin, bu ve benzeri deneylerden elde edilen bulgulara, evrim teorisini dayandıran Prof. Dr. Ali Demirsoy, "Yaşamın Temel Kuralları" kitabında, rahatlıkla şunları söyleyebiliyor:

"Tüm bunların (deneylerin) ışığı altında, canlılığın özel bir kuvvete gerek göstermediği, özel bir yapısı ve özel kimyasal bağları olmadığı; bugün bizim tekrar yapay olarak yapmayı başaramadığımız kimyasal bir dizilimin sonucu olarak ortaya çıktığı anlaşılabilir."

"KOPYALAYICI VE BİLGİÇ MOLEKÜL": NASIL OLUŞUR?

Oysa, ABD Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü yöneticisi Francis Collins, 2006'da yayımlanan "The Language Of God" kitabında, Urey-Miller Deneyi hakkında şunları söyler:

"Bundan 50 yıl önce Stanley Miller ve Harod Urey, Dünya'nın ilk zamanlarında var olduğuna inandıkları birtakım organik bileşikler ve su karışımına, elektrik şarj ettiler ve amino asitler gibi biyolojik yapıtaşları elde ettiler. Deneyde kullanılan organik bileşiklerin, uzaydan geldiğini kabul etsek bile, bu kompleks organik moleküllerin, evrende kendi kendine oluştuğuna dair hiçbir şeyi açıklamamaktadır.

"Burada bir noksanlık vardır. Bu bileşiklerden, nasıl, kendisini kopyalayan ve bilgi taşıyan bir molekül oluşabilir? Fosfat-şeker omurgası ve birbiri üzerinde çok hünerli ve karmaşık şekilde düzenlenmiş organik bazları ve bu bazların, burgulu çift sarmalı oluşturmak üzere, her basamakta eşleşmekte olduğu DNA, "sadece oldu" denip geçilemeyecek; son derece ihtimal dışı bir moleküldür. Üstelik DNA, kendini kopyalamasını sağlayacak hiçbir özgün mekanizmaya sahip değildir.

"Bazı bilim adamları da, ilk yaşam formunu, RNA'nın meydana getirdiğini iddia etmektedirler. Bunu iddia etmelerinin nedeni; RNA'nın da bilgi taşıması ve DNA'nın katalize edemediği reaksiyonları katalize etmesidir. Oysa DNA, bir bilgisayar hard diski gibidir. Stabildir ve bilgiyi depo eder. Buna karşılık RNA, iyi huylu bilgisayar virüsleri gibidir. Programlandığı gibi dolaşır ve kendinde ne varsa ancak onu yapma yeteneğindedir.

"ŞAŞIRTICI CANLILIK" ÇÖZÜLEMİYOR

"Hayatın başlangıcını, açıklamaya dair güçlükler, özellikle Francis Crick (James Watson'la beraber DNA'nın ikili sarmal yapısını bulmuştur) gibi bazı bilim adamlarının, hayatın Dünya'ya, dış uzaydan geldiği şeklinde iddialarda bulunmasına neden olmuştur. Hayat, ya şans(tesadüf) eseri, küçük partiküllerin, Dünya'nın çekimine yakalanmasıyla başlamıştır. Ya da çok eski bir uzay gezgini, yaşamı, Dünya'ya getirmiştir. Belki bu faraziyeler, yaşamın bu gezegende ilk nasıl başladığını açıklayabilir. Ancak, yaşamın kökeni hakkında hiçbir şey söyleyemez. Sadece bu 'hayret verici canlılık olayı'nı, başka bir yer ve zamana; çok daha uzaklara öteler."

Mikro kanalları ve çekirdeği görünen, fare iç kulak epitel hücreleri. Mikro kanallar yeşille; hücre protein lifleri kırmızıyla; çekirdekler de maviyle renklendirilmiştir.

Gerald L. Schroeder'da, canlılığın başlangıcı konusundaki deneye dayanan yanılgıya, şöyle işaret eder:

"1953 yılında, Stanley Miller, evrende doğal olarak bulunan kimyasallar arasında gerçekleşen rastlantısal reaksiyonlar sonucu,  bir miktar aminoasit elde ettiğinde, bilim adamları, hayatın başlangıcı sorununun çözüldüğü hissine kapılmışlardı. Ama durum, hiç de sanıldığı gibi değildi. İlk deneyi takip eden deneylerinde, Miller, elde ettiği sonuçları geliştirmeyi başaramamıştı. Termodinamik, düzeni değil düzensizliği desteklemektedir. Bu aminoasitleri, kompleks moleküller oluşturacak şekilde, bir araya getirmeye yönelik bütün girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Hayatın, kompleks yapısının, en basit formlarda dahi ortaya çıkışı, her zaman için, insanları, hayrete düşüren bir muamma olarak kalmıştır."

CANLI SİSTEM: "BİLGİ-PLAN VE YÖNETİM" GEREKTİRİR

Tam burada, Termodinamiğin 2. yasasından, bahsetmek yerinde olacaktır. Bu yasaya göre, evrende entropi(düzensizlik), sürekli artmaktadır. Her şey, milyarlarca yıllık zaman ölçeğinde, kaosa doğru gitmektedir. Oysa atomların bir araya gelip molekül, moleküllerin birbirine eklenip zincir, zincirlerin düzenlenip strüktür(kompleks yapı), strüktürlerin de düzene girip bir canlı hücrenin oluşma işi, çok büyük bir organizasyon ve enerji gerektirmektedir. Belki bu reaksiyonlardan bazıları, bir takım düzenlilikler üretebilirler. Ancak, eğer bu düzen, sabitlenmemişse, sistem, kısa süre içinde kaotik durumuna geri döner. Başka bir deyişle; eğer sisteme (düzene), dışardan zorlayıcı bir düzen(irade) yoksa, düzen, entropi yasası gereğince düzensizliğe-kaosa gider. Bu düzensizliğe gidişi ve düzenin nasıl oluştuğunu anlamak için, fiziki çevremize ve yaşadığımız Dünya'ya bakmamız yeterlidir.

Bu konuda, Gerald L. Schroeder şöyle devam ediyor:

"Hayat, kaos üreten bir evrende, düzeni, korumaya yönelik soluksuz bir yolculuktur."

Mahlon B. Hoagland ise,  "Hayatın Kökleri" inde, canlıdaki düzen ve kaos hakkında şunları söylüyor:

"Canlı olmanın anlamı, yalnızca düzen, organizasyon ve karmaşıklık değildir. Daha önemlisi, kendine karşı çalışan düşman bir çevrede; yaratma yeteneği, düzeni kurma, organizasyonu sağlamadır. Bir bakıma, yeni bir hayatın yaratılması, mucize niteliğindedir. Düzen yaratmak için, plan gereklidir. Hücreler, daha önceden var olan bir planı izleyerek, düzen kurarlar."

Bir uzayda, nesnelerin bir düzene girmeleri için, önce bir plan, sonra bu planı icra edecek irade(yönetim) gerekir. Canlı sistemin kararlı olabilmesi için de, içerden veya dışardan, zorlayıcı bir enerji icabeder.

MUHTEŞEM PLAN VE KONTROL: "EMBRİYOGENEZ"

Döllenme: Milyonlarca sperm, bir yumurtayı dölleyebilmek için yarışa giriyorlar ve bunlardan yarışı kazanan, yumurtayı döllüyor. Birisi yumurtanın içine girince, diğerlerine giriş adeta yasaklanıyor. Yukarıda yakın plan bir görüntü görülüyor.

Hücredeki; amaç, bilinç, koordinasyon, tasarım, ya da biz buna "plan-düzen" de diyebiliriz. Bu muhteşem kontrol sistemlerine; "embriyogenez", yani embriyonun yaratılması örnek gösterilebilir. Bilindiği gibi sperm hücresinin, yumurta hücresini döllemesiyle; iki üreme hücresindeki kalıtsal maddeyi içeren tek bir hücre oluşur. Bu tek hücre, bölünmeye başlar ve bölünme hızla devam eder. Ancak, tek hücreli canlılardaki gibi bölünen hücreler, ayrılıp gideceklerine, birbirlerine sıkıca yapışırlar. Kısa bir süre sonra ise, son derece şaşırtıcı bir olay başlar. Hücreler, bölük bölük hareket etmeye başlarlar. Her bölük, adeta kendi görev yerine yönelir. Her bölükteki hücreler, kendi dallarında uzmanlaşmıştır. Karaciğer hücreleri, karaciğerin olması gereken yerde toplanırlar. Kas hücreleri, kasların olması gereken yerde birikirler.

Bazıları sinirleri, bazıları deriyi, bazıları ise damarları oluştururlar. Bu çok hızlı ve önceden planlanmış bir dönüşümdür. Gerçekleşen süreçte, hiçbir karmaşa göremezsiniz. Hücreler, bu düzenli ordu içinde, en gönüllü askerlerden bile, daha itaatkâr ve kanaatkârdırlar. Kendilerine verilen komuta, eksiksiz uyarak ve mümkün olan en az enerjiyi harcayarak, görevlerini yerine getirirler. Parmak ısırttıracak bir organizasyon sonucunda, vücut yavaş yavaş şeklini almaya başlar. Günümüzde bu organizasyona ait planın, DNA'da yer aldığını biliyoruz. Ancak bu kadarını biliyoruz.

Bu plan, DNA'da yazılı olsa bile, hücrelerin, bunu doğru okumalarını ve verilen talimatı, eksiksiz uygulamalarını sağlayan nedir?

Nasıl oluyor da milyarlarca farklı hücre, DNA'daki uçsuz bucaksız talimat listesinden, kendisini ilgilendiren talimatları seçebilmekte ve buna uyarak farklılaşabilmektedir? Örneğin, gözü göz yapan hücreler, bir fotonun retinaya çarptığında vermesi gereken tepkiyi nasıl hesaplarlar? Göz merceğini, hangi büyüklüğe kadar yapıp, nerede durmaları gerektiğini nasıl anlarlar? Gelişen hücre topluluğu içindeki her bir hücrede, tamı tamına aynı ölçüde DNA bulunur. O zaman hücreler, nasıl farklı farklı hücrelere dönüşebiliyorlar?

EVRİMCİ-BİLİMCİLERİN ÇIKMAZI: "EMBRİYOGENEZ"

Bugün bile bazı yanlarıyla anlaşılmaz olan embriyogenez olayı, evrimci bilim adamlarının, en büyük çıkmazıdır. Amaçsız ve umursamaz bir evrenden bahseden Dawkins, bu konuda umursamazlığın aksine, müthiş bir kontrol mekanizmasını, "The Selfish Gene" adlı kitabında şu sözlerle itiraf ediyor:

"Ceninin gelişiminde genler, o kadar karmaşık ve birbiriyle kilitlenmiş bir ilişkiler ağıyla denetleniyor ki, buna değinmememiz daha doğru olacak."

Evrimci Alman bilim adamlarından Hoimar von Ditfurth, embriyonun, mucizevî gelişim süreci hakkında, şunları söylemektedir:

Kemiğin Mimarisi: Boş olarak görülen mağara benzeri yapılar, kemik iliği dokusuna ev sahipliği yaparlar. Bu yapılar, ayrıca, kemiğin yükünü, dağıtarak, ağırlığın, kemiğe zarar vermeden taşınmasını sağlarlar.

"Tek bir yumurta hücresinin bölünmesinin, nasıl olup da birbirlerinden öylesine farklılaşmış; sayısız hücrenin doğuşuna yol açtığı, bu hücreler arasında kendiliğinden olan iletişim ve işbirliği, bilim adamlarının, akıl erdiremediği olayların başında gelmektedir."

J. D. VVatson, "Gen ve Moleküler Biyolojisi" adlı kitabında şunları yazar:

"Döllenmiş bir yumurtadan, karmaşık bir canlıya ait çok çeşitli yapılar, hangi yoldan, nasıl bir mekanizma ile meydana gelmektedir? Bu farklılaşma, bütün hücreler, yumurta hücresindeki genetik bilgiyi aynen muhafaza ettikleri halde, nasıl oluşmuşlardır?

"Bu sorulara cevap ararken, belirli bir takım sistemlerin, hücrede, bazı genleri çalıştırıp diğerlerini, iş görmekten alıkoyduklarını kabul etmekteyiz. Ancak, böyle mekanizmaların varlığı ile, aynı genotipi taşıyan hücrelerden, farklı fenotipte hücrelerin farklılaşması mümkündür."

HAYRANLIK VE ŞAŞKINLIK UYANDIRAN: "EMBRİYOGENEZ"

"Hayatın Kökleri"nin yazarı Hoagland'da, bu konudaki şaşkınlığını gizleyememiştir:

"Biyolojinin bütün problemleri arasında en büyüleyici ve en zor olanı embriyogenezdir. Embriyogenezde, temel problem olarak, gen ifadesine bakıyorduk. Oysa ilk göze çarpan şey, biçimin oluşumu; yumurtadan bebeğe dönüşümdeki akıl almaz mimari başarı. Örneğin, bizi oluşturan tüm özel doku ve organlar, bir iskelete asılmıştır. Kemik, bütün diğer yapıların yanı sıra embriyoda gelişir. Sıradan görünüşlü hücrelerden başlayarak, içinde kalsiyumun sert bir yapı oluşturmak için biriktirildiği yeni bir doku belirir. Bu doku, sert ve olağanüstü güçlüdür. Bir organizmanın ağırlığını, ömür boyu taşıyabilecek nitelikte yapılmıştır. Kırıldığı zaman, kendini, yeniden onarabilir. Böylesine bir yapısal biçimlendirme süreci, nasıl ortaya çıkıyor?"

İşte bazı bilim adamlarını hayran, bazılarını şaşkın, bazılarını da çaresiz bırakan canlılarda ki "embriyogenez". Hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, önceden belirlenmiş "amaç" ve nihayetinde ulaşılan bir "sonuç". Yazılı tüm komutları yerine getirmenin yanı sıra, "DUR" emrine de, hiç itiraz etmeden itaat eden hücreler. Bütün bu işlevleri, her adımında denetleyen mekanizmalar.

Gelin son üç cümleyi ters çevirelim. Amacı, düzeni bozmaktan başka bir şey olmayan "belirsiz bir çaba". Yazılı hiçbir komutu okuyamayan, üstelik "DUR" emrini dinlemeyen; devamlı surette bölünen asi hücreler. Düzene karşı baş kaldıran hücre terörü. Bunun, kanser olduğunu anlamışsınızdır.

"Embriyogenez ve Kanser"; amaç-tasarım; amaçsızlık-umursamazlık; iyi; kötü, bütün bunlar,"gerçeği" anlayabilmek için yetmez mi? Evrimciler, evrimin hiçbir amacı olmadığını iddia ediyorlar. Şayet onların anladığı anlamda evrim olsaydı, "canlı düzen", "normal dağılım"a uymaz, kanserli hücrelerdeki gibi "düzensizlik", "normal dağılım"a uyardı. 

Moleküler düzeyde bile, bütün canlı yapıların, bir "amacı"nın olduğunu keşfettiğimiz bir çağda, onların, bu sözlerine nasıl inanacağız? Artık, mikro âlemin bilincinin, her gün yeni keşiflerinin yapıldığı bir çağda yaşıyoruz.

EVREN VE CANLILAR: ÇOK HASSAS "PARAMETRELERE" DAYANIYOR

Her şeyin "planlı" ve tamamen "uygun" olması, rastlantısal bir biçimde hayatın başladığı iddialarını, köşeye sıkıştırmaktadır. Fizikçiler, yaşamı barındıran bir evreni meydana getirmek için, tam ayar gerektiren, otuzdan fazla fiziksel ve kozmolojik parametre bulmuşlardır.

Michael Denton, "Nature's Destiny" adlı kitabında, bu gezegende, yaşamın devamının, "çok hassas ayar ve dengelere" dayandığını, söyler. Denton, özellikle insan yaşamı için gerekli olan diğer pek çok koşulu; kimya, jeoloji ve biyolojiden faydalanarak incelemiştir. Dahası, çok sayıda tekil parametrenin, olağanüstü bir uyuma işaret ettiğini, açıkça göstermiştir.

Oxford fizikçisi Roger Penrose, diyor ki; "başlangıç uzay-zaman hacmi", öylesine kesin bir "hesabı ve uyumu" gerekli kılıyordu ki: "Yaratıcı, 10 üzeri, tekrar 10 üzeri 123'te(1010123) 1'lik duyarlılıkla(hassasiyetle), çalışmak zorundaydı." Penrose, şöyle devam ediyor:

"Şayet evrende bulunan temel parçacıkların her birinin tepesine birer sıfır kondursaydım, bu paydadaki sayıyı yine yazamazdım, bu çok devasa bir sayıdır." Bu sayının tersi de, sıfıra yakın "olasılığı ya da hassasiyeti" göstermektedir.

Urey-Miller ve benzeri deneylerden yola çıkarak, işlevsel proteinler ve nükleik asitlerin,"rasgele oluşması ihtimalini" belirlemek için, bilim adamları tarafından çeşitli hesaplamalar yapıldı. Morowitz, Hoyle, Wickramasinghe, Cairns, Smith, Prigogine ve Yockey; ihtimalleri hesaplamak için çeşitli yöntemler önerdiler. Söz konusu hesaplamaların tümü, işlevsel olarak dizilmiş biyo-makromolekülleri, rasgele elde etme ihtimali; Prigogin'in deyişiyle, "milyarlarca yıl ölçeğinde bile, sıfıra yakındır."

SONSUZ BOYUTLU ALLAH: SONLU BOYUTLU HERŞEYİ YARATTI

Doğacı(naturalist) bilim adamlarının, adeta kesin inançlı yaklaşımı, bilimin tarafsızlığını gölgelemektedir. Maalesef bu bilim adamlarının durumu, çok eleştirdikleri ortaçağ kilise din adamlarının, bağnazlığını çağrıştırmaktadır.

Hoagland gibi, fizikçi George Wald'da, çok çok geniş zaman süresi verilirse, canlılığın ortaya çıkması için "şans"ın yeterli olduğunu savunmaktadır:

"Aslında zaman, romanın kahramanıdır. Çok uzun zaman verildiğinde, imkânsız olan mümkün olur, ihtimal dışı olan muhtemel olur ve muhtemel olan da kesin olur."

Peki, böyle bir yaklaşım bilim olabilir mi? Rastlantı ve neredeyse sonsuz olan bir zaman dilimine sığınmak! Bilim, böyle bir "mantığı" yöntem olarak kabullenirse, kanıtlanamayacak hiç bir uçuk önerme yoktur, herhalde. Şayet bir meseleyi kanıtlayamıyorsanız, onu sonsuza yakın zamana havale edin, o mutlak(!) oluverir. Peki, bu çok uzun zamanı, nereden buldunuz? Evren'in bile sonlu bir ömrü ve başlangıcı bulunuyor.

Ayrıca, bu gezegende canlılar, kaç kere topyekun yok oluş yaşamış, bu bilinmiyor mu? BM'nin, 390 uzmana hazırlattığı yaklaşık 500 sayfalık en son raporunda, "Dünya canlılarını, geçmişe benzer 6'ncı topyekun yok oluş bekliyor", demiyor mu? O halde, evrim, her defasında inkıtaya uğramış demektir. Nerede sürekli değişim ve evrim? Nerede çok uzun bir zaman?

Bazı bilim adamları da, tesadüfle(şansla), açıklayamadıkları olaylara, şöyle yorum getiriyorlar:

"Şartlar elverişli olup bir kez yaşam başladı mı, madde, böyle davranmak zorundadır. Yani madde, kendi kendini düzenleme özelliğine sahip olur. Buna kozmik zorunluluk denir."

İşte bilim dışı bir zorunluluk. Bir zorunluluk varsa, mutlaka, bu olay ve oluşları icbar eden; zorunlayan bir kimse(şey) de vardır. Bu madde midir, kozmos mudur? Biz inanıyoruz ve diyoruz ki; bütün bu sonlu boyutlu alemleri(evrenleri); tüm canlı ve cansızları; planlayan ve yaratıp-yöneten, Kendisi, yarattıklarına benzemeyen, sonsuz boyutlu olan Allah'tır. Zaman dahil, tüm sonlu boyutları, yaratıp-yönetmektedir. O'nun Hızı, yarattığı hiçbir gerçek veya sanal parçacık yahut varlığın hızına benzemez. Her an her yerdedir. Her an, her şeyi bir nokta gibi görmektedir. Üzerinden zaman geçmez. Zira zaman, O'nun yarattığı maddeye bağlı bir boyuttur.

SONUÇ

Alemlerin Rabb'i olan Allah, herşeyi ve canlıları, yaratmakla kalmayıp, kaderini; gelişimini, değişimini, yiyeceğini, görevini ve ecelini de takdir etmiştir. Canlılar aleminin, bu muazzam dengesi, ancak daha şimdi; bu çağda layıkıyla farkedilmektedir. Çünkü, kendi arzularının ve hırslarının kölesi olan insanoğlu, tüm "canlı eko-sistemi ve dengeleri" alt-üst ederek; canlıları, felaketin kapısına getirmiştir. Sadece canlılar değil, yaşamı tamamen canlılara ve çevreye bağlı olan insanoğlu da, felaketin kapısına yaklaşmıştır.

Ölümden, yaşamın filizlendiği bu harikulade ekosistemde, hiçbir şey boş yere yaratılmamıştır. Dünya'da ki tüm canlıların, "yaşamdan ölüme giden dev döngü"sünde, hiçbir şeyin(enerjinin), zerre kadar ziyan edilmediği artık bilinmektedir. Tüm bu sistemlere enerji veren Yaratıcı, sistemlere, o enerjiyi, kaybetmeden tekrar tekrar kullanmasını da öğretmiştir. Canlılar, ancak bu sayede hayatlarını sürdürebilmektedirler. Bugün artık bilim, dengeyi bozan en ufak bir müdahalenin bile, nelere yol açacağını gösterecek noktaya gelmiştir.

Sonsuz boyutlu ve en güzel sıfatlara sahip olan Allah, yarattığı şeyleri; mikrodan, makroya; her an ve tamamen kontrol altında tutmakta; "kuantum-madde alemi"ne olduğu gibi, "canlı yaşama"da hükmetmektedir. Bütün bunlar, Sonsuz Yüce Allah'ın, "Ana Plan" ve "Ana Bilgisayar"ı içinde ve yönetimindedir.

Ekim, 2007 Gökben Coşkun
Dr. Erman Gündoğdu
yaklasansaat.com

 

Kaynaklar:
1) Mahlon B.Hoagland, Hayatın Kökleri, çev. Şen Güven, Tübitak Yy, Ankara, 1993.
2) Gerald L.Schroeder, Tanrı'nın Saklı Yüzü, çev. Ahmet Ergenç, Gelenek Yy, İstanbul, 2003.
3) Francis S. Collins, The Language of God:A Scientist Presents Evidence For Belief, Free Press, Newyork, 2006.
4) Michael J. Behe, William A.Dembski, Stephen C. Meyer, Tasarım, çev. Orhan Düz, Gelenek Yy, İstanbul, 2004.
5) Phillip E. Johnson, Evrim Duruşması, çev. Orhan Düz, Gelenek Yy, İstanbul, 2003.
6) C.G.Hunter, Darwin'in Tanrısı, çev. Orhan Düz, Gelenek Yy, İstanbul, 2003.
7) Prof. Dr. Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Meteksan Yy, C1/1, Ankara, 1991.
8) Abdüllatif Metin, A.N Field, John N.Moore, Darvinizm, çev. Haluk Avanoğlu, Otağ Yy, İstanbul, 1976.
9) Michael J. Behe, Darwin'in Kara Kutusu, çev. Burcu Çekmece, Aksoy Yy. İstanbul,1998.
10) Richard Dawkins, Kör Saatçi, çev. Feryal Halatçı, Tübitak Yy, Ankara, 2002.
11) Villareal L. P, "Are Viruses Alive?", Scientific American Magasine, Aralık, 2004.
12) Caner Taslaman, Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı, Kitap, 'aynı isimli web site'de yayınlanmaktadır.
13) Roger Penrose, Büyük Küçük ve İnsan Zihni, çev. Cenk Türkman, İzdüşüm Yy, İstanbul, 2003.
14) Abdüllatif Metin, "Hayat Probleminin Ortaya Konuşu ve Hayatı İzah Denemelerinin Kritiği", Gerçek Dergisi, Ocak, Nisan, İstanbul 1973.
15) Ajlan Abudak, "Darwincilerin Materyalist Kökeni Üzerine", Akıllı Tasarım Türkiye Platformu Blog' da yayınlanmaktadır.
16) biltek.tübitak.gov
17) wikipedi.

Untitled Document
ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| videolar
site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.