Untitled Document
 
www.yaklasansaat.com





 

Dünyamız/ Bilim ve Teknoloji/ "İslam Medeniyeti"nin Tesirleri/ "İslam Bilim Metodolojisi"nin Batıya Etkileri

"İSLAM BİLİM METODOLOJİSİ"NİN BATIYA ETKİLERİ

İnsanlık aleminde, ilim ufuklarının tamamen kararmış olduğu bir zamanda, pek fakir ve güçsüz görünen İslam topluluklarının orijinal bir medeniyet ortaya koyabilmelerinin sebebi neydi? Beşer hayat ve düşünüşünü çok derinden etkileyen bu tarihi-sosyal hadise, karakter itibariyle nasıl bir özellik arzetmekteydi?

Maddi ve manevi kültür olgularıyla ilmi disiplinlere dayanan İslam medeniyeti, hiç şüphesiz ki "ilim medeniyeti" karakteri arzetmektedir. İlim ise, "ilmi düşünce" ve "ilmi araştırma metodu" demektir. İlmin ve tekniğin kaynağı, bu metottur. İşte bütün insanlığın gelişmesi için çağlar boyu muhtaç olduğu "bilimin aracı" budur. İslam alimleri bu "bilimsel metodoloji"yi uygulayarak; bugün de hayretle karşılanacak sonuçlar elde ettiler.

Şurası kesindir ki, İslam ilminin önemi; göz kamaştırıcı sonuçlarından ziyade; kullandığı "ilmi düşünce metodu"; yani "ilmi düşünce prensipleri"nden ileri gelmektedir. İslam medeniyetinin gelişme ve yükselişinin ana kaynağı; pozitif çalışma alışkanlığı ve düşünce olgunluğudur. İslam medeniyetinin sırrı buradadır. İslam medeniyetinin ortaya koyduğu "ilmi metodoloji"; bugün kullandığımız yarın da kullanmaya muhtaç olduğumuz usuller ve metotlardır.

İnsanlığın teknik imkanlardan mahrum olduğu ilkel bir çağda; mekanik aletlerin icadı ve en basitinden bir saatin yapılması, son derece önemlidir. Çünkü bu makineler, daha önce misli yapılmış şeyler değildir. Astronomik aletler yine öyle... Ancak o günkü saat veya başka bir makine, bugünkü elektronik makineler karşısında elbette basit birşey kalır. O halde İslam medeniyetinin büyüklüğü nereden gelmektedir? Şuradan: Çünkü o çağlarda saati yapan düşünce sadece saati değil, bütün mekanik harikaları ortaya çıkaran ilmi prensipleri ve araştırma metotlarını kullanıyordu.

İslam ilim medeniyetinin ürünü olan "ilmi düşünüş" ve "ilmi zihniyet"i; İslam öncesi veya çağ daşı hiçbir medeniyette görmek mümkün değildir. O gün beşer alemi; ilmi tavır ve hareket şekillerinden tamamen mahrum bulunmaktaydı. İslam medeniyeti ile çağdaş olan Hristiyan-Avrupa; skolastik zihniyet içinde bocalamaktaydı. "Judeo-Grek-Hristiyan" sacayağına dayanan Batı, akıl dahil bütün bilgi vasıtalarını inkar etmekteydi. Maddenin fiziki-kimyevi değişimini, gök cisimlerini, hastalıkları ve bütün sosyal hadiseleri, "sihirli bir takım kuvvetler"e bağlamakta ve "sahihliği kaybolmuş İncil"e havale etmekteydi.

Fas- Fez Keyruvan Üniversitesi avlusu. İlk kurulan İslam Medresesi. Kuruluşu: MS 859.

ÇİN MEDENİYETİ: İPTİDAİ

Aynı şekilde, İslam medeniyetinden önce yaşamış ilk ve eski çağ medeniyetleri de; "iptidai anlayış"a dayanmaktaydı. Büyük antropoloji bilgini A. Kroeber, bütün medeniyet ve kültürleri tetkik eden muazzam eserinde; Çin ilmi hakkında şunları söylemektedir:

"Burada ilim, bir taraftan teknolojiye, diğer taraftan bilgelikten ibaret kalmaya meylediyordu. Müşahede, ilmi uygulama dışında, tesadüflere bağlı ve münferitti. İlmi anlamda tecrübe ise hemen hemen yapılmıyordu. Geometri, hiçbir vakit sistemli bir tarzda gelişmemişti. Matematik, esas itibariyle aritmetik şeklinde başlamış ve cebire doğru inkişaf etmişti. Çin medeniyeti, bizce malum olan ta eski devirlerden beri, fiziki ve soyut ilişkileri araştırmaktan ziyade; insani ilişkileri ve davranışları incelemeye yönelmişti. Tabiat, hiçbir şüphe veya merak gösterilmeden, olduğu gibi kabul edilmişti. Ya da güzelliğe yönelik bir inceleme yapılmış, yahut tamamıyla bir zevk konusu olarak ele alınmıştı."

Düşünce tarzı, zihniyeti ve maddi hadiseler karşısındaki tutumu itibariyle; iptidai olmaktan öte gidemeyen Çin medeniyeti, hiçbir ilmi gelişme gösterememiştir. Kroeber, şöyle devam ediyor:

"Birçok kültür mahsüllerine rağmen, bu medeniyet mensuplarının davranışı, düşünüş tarzı ve zihniyeti; "iptidai"likten kurtulamamıştır. Onun içindir ki Levy-Bruhl, "iptidai düşünce ve zihniyet"ten bahseden eserlerinde; Çin'den de bol miktarda örnekler verir."

H.G. Wells, "Kısa Dünya Tarihi"nde:
"İlk iptidai Çin uygarlıkları, pek eski zamanlarda, büyük nehir vadilerinde, ilk Heliolitik medeniyetten çıkmıştır" der.

ESKİ YUNAN MEDENİYETİ DE: İPTİDAİ

Eski Yunan düşüncesi, madde ve tabiat olaylarını ve değişimini açıklamak yerine; teorik ve felsefi çalışmalara yönelmiştir. "İlmi metod" ve "tecrübi çalışma" yönüyle iptidai bir medeniyettir. Bugün Batılılar, ilmi düşüncenin kaynağını Eski Yunan'a indirgemek konusunda oldukça heveslidirler. Ancak bu durum, Yunan medeniyetinin iptidailiğini ortadan kaldırmaz. Özetle Yunan medeniyeti, tecrübi çalışma ve seviye bakımından iptidai olmaktan öteye gidememiştir. Bertrand Russell, "The Scientific Outlook" isimli eserinde şu kesin tespiti yapar:

"Eski Yunan kültürü, teknik bilgi ve seviye bakımından iptidai idi. Yunan ilmi ise bugünkü ölçü, zihniyet ve bilhassa tecrübi temayüller itibariyle bir özellik göstermiyordu. Onun için ne kendisinden evvelkilere, ne de kendisinden sonra gelenlere ilmi geçiş ve gelenek bakımından bağlanamayan Arşimed'i, bir istisna olarak kabul etmek zarureti vardır. Bu itibarla, tecrübi ilim geleneğini İslam medeniyeti ile başlatmak, şüphesiz hakikate daha uygundur."

Bertrand Russell'ın da söylediği gibi, "tecrübi metod" İslam medeniyetiyle başlamıştır. Geçmişe göre bugün daha iyi anlaşılsa da İslam, "medeniyetler tarihi"nde hak ettiği yeri maalesef alamamıştır. Halbuki, pozitif ilim metodları İslam medeniyeti ile başlatmak kaçınılmazdır. Bugün Batı, sahip olduğu ilim mirasıEski Yunan'dan daha çok İslam medeniyetine borçlu olduğunu bilmek istemiyor. A. L. Kroeber; Batı uygarlığının bugünkü temellerinden birini oluşturan bilimin Eski Yunan'dan kaynaklanmadığını açıkça ifade eder:

"Zira, bugünkü Batı medeniyetinin dayandığı ve en esaslı unsuru olan ne ilim, ne de onun tatbikatından ibaret olan teknik, Eski Yunan medeniyetinde mevcut değildi."

Bağdat al- Mustansiriya Medresesi(Üniversitesi)- MS 1236

ROMA MEDENİYETİ: "YOZLAŞMIŞ YUNAN MEDENİYETİDİR"

Eski Yunan medeniyetinin kültür ve felsefe olgularını devralan Roma medeniyeti de, hiçbir "ilmi gelişme" ortaya koyamadığı gibi; bunları yozlaştırmıştır. Bu konuda H. G. Wells, "Kısa Dünya Tarihi" adlı kitabında şöyle der:

"Hür irade ve hür zekaya, hiçbir yerde rastlamak mümkün değildi. Cebrin ve zulmün hakim olduğu bu muazzam ülkeye hükmeden küçük azınlık bile, huzursuzluk içinde yaşamıştır. Hürriyetin ve saadetin meyveleri olan sanat, edebiyat, fen ve felsefe; bu hava içinde soysuzlaşıp, zaafa uğramıştır. Pek çok kopyacılık ve taklit, birçok sanat sahtekarı, birçok bilgiç alim köle vardı..."

Hiç şüphesiz ki, hür bir irade ve zekadan mahrum olan toplumlar, yapıcı bir güç ortaya koyamazlar. Roma medeniyetinin iptidai bir medeniyet olması tabiidir. Özü itibariyle zulme, cebre ve şiddete dayanan bir medeniyet, kısırlığı yanında zulümden başka bir şey üretmez. H.G. Wells:

"Gerek putperest Roma ve gerekse Katolik Roma'da; öğrenme, yenillenme arzuları engellenmiştir" diyor.

Charles Seignobos, "Avrupa Milletlerinin Mukayeseli Tarihi" eserinde bu gerçeği, şöyle dile getirir:

"Roma medeniyeti, kendine mahsus bir canlılığı olmayan, monoton, basma-kalıp bir karışımdır."

ESKİ MEDENİYETLER: İPTİDAİ MEDENİYETLERDİR

Çin, Yunan, Roma-Bizans, Mısır ve Hint medeniyetlerinin ortak özellikleri; "iptidai" oluşlarıdır. Bütün bu toplumlardaki düşünce tarzı, zihniyet ve tabiat karşısındaki tavır; "iptidai" kalmaktadır. İslam medeniyeti ile başlayan ilmi düşünce ve zihniyet aksiyomları, bu iptidai medeniyetlerde yoktur. H. G. Wells, bu gerçeğin altını "Kısa Dünya Tarihi"nde şöyle çizer:

"Mısır, Yunan, Çin ve Hint medeniyetleri, coğrafî sebepler yüzünden birbirlerinden tecrit edilmiş olmakla beraber; bu medeniyetler arasında bir benzerlik bulunmaktadır. Heliolitik medeniyet dediğimiz bu iptidai medeniyetler; göçebelerin kültürlerinin etkisinde kalarak, bir gelişme göstermişlerdir. Mısır, Yunan, Çin ve Hint iptidai medeniyetleri, hep bu türlü göçebelerin etkisiyle mayalanmışlardır. Göçebeler, gittikleri bu yerlere, yeni bir tenkit zihniyeti ve o zamana kadar bilinmeyen yeni bir ahlak anlayışı getirmişlerdir."

İslamdan önce ilmi zihniyet ve ilmi gelişmeler hemen hemen hiç mesabesindeydi. İlmi araştırma ve tecrübe metotları "İslam medeniyeti"yle başlamıştır. İşte İslam medeniyetini büyük kılan asli unsur da budur.

İSLAM VE "AKIL YÜRÜTME METODU"

Semerkand Registan Meydanı: Soldan sağa: Uluğ Bey medresesi (1420), Tilla-Kari medresesi (1660 ) ve Şir Dor medresesi (1636)

Matematiğin vazgeçilmez yöntemi olan "akıl yürütme", ilk defa İslam bilginleri tarafından kullanılmıştır. Uzun asırlar boyunca bu metottan mahrum kalan Hristiyan-Avrupa, ancak İslam medeniyetinin dokunuşuyla uyanabilmiştir.

Bugün akli ilimlerin şahı matematiktir. Kavramlar arası ilişkileri, en kolay en verimli bir şekilde matematik ortaya koymaktadır. Bilhassa zamanımızda mantık, aksiyomatik bir ifade kazanmıştır. Modern mantık bir anlamda cebirin genelleşmesinden ibarettir. Fizik, astronomi ve diğer ilimler, matematiği bir "metot" olarak kullanmaktadır. Bütün pozitif ilimler her geçen gün, madde ve tabiat olaylarını formüle etmeye çalışmaktadır.

Çağdaş bilimin önemini kavradığı "akıl yürütme", bundan on asır önce İslam bilginleri tarafından sistemli olarak kullanılmaktaydı. İslam alimlerinin aynı zamanda birer matematikçi olması, dikkate değer bir husustur. Bugün olduğu gibi o zaman da matematiği; "akli ilimler"in temel yöntemi kabul etmişlerdir. Bilinenlerden bilinmeyenlere; basitten, karmaşığa doğru "tümevarım metodu"nu başarıyla uygulamışlardır. Dr. Sigrid Hunke, "Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi" kitabında bu gerçeği şöyle ifade eder:

"Tekten tüme doğru sabırlı ve itinalı yükseliş, sabırlı ve itinalı tümevarım, ilk defa 'İslam Dünyası'nda ilmi bir metot olur. Yorulmak bilmeyen müşahede, inceleme, ölçme ve biçmeler içinde, teori ve faraziyeler; iyice denenir ve doğrulanırlar veya tam bir düşünce ve araştırma serbestisinin sonunda, doğrulanmayanların yerini; orada, Batı'ya nazaran 800 yıl önce söylenen şu sözler alır: İlmin ilk şartı şüphedir."

İslam bilginleri, modern matematikte bir metod olarak kullanılan "olmayana-ergi metodu"nu; matematikte olduğu gibi, astronomide de bir "ispat metodu"  olarak kullanmışlardır. Will Durant, "Histoire de la Civilisation L'age de la Fol" isimli eserinde:

"Biruni, astronominin esaslarının, hem Dünya'nın her gün kendi ekseni ve her sene Güneş etrafında döndüğünü, hem de aksini tasavvur etmekle izah edilebileceğini ileri sürer" der.

Biruni, astronomi çalışmalarında "olmayana-ergi metodu"nu, bir "ispat metodu" olarak kullanmıştır. Ve Dünya'nın kendi ekseni ve Güneş etrafındaki hareketini, dönmediğini var sayarak kanıtlamıştır. Büyük matematikçi Harezmi, aritmetiği, sistemli hale getirerek; onu diğer ilimlere ve günlük hayata bir "metot" olarak uygulamıştır. Dr. Sigrid Hunke, yukarıda adı geçen eserinde bu gerçeği şöyle ifade eder.

Muhammed İbn Musa el- Harezmi

"Günlük hayatta aritmetiği kullanmanın, ondan ilimde faydalanmanın yolunu ilk defa açan ve aritmetiği sistematik şekilde genişleten Harezmi'dir."

"Cebir ilmi"nin kurucusu olan Harezmi, "Cebir ve'l-Mu-kabele" isimli kitabında, "cebir ilmi"ni; "metodik" ve "sistematik" olarak ifade etmiştir. Rönesans'tan sonraki matematikçiler, tamamen bu kitaba dayanmışlardır. Nitekim, Prof. Dr. Hamit Dilgan, "Muhammed İbn Musa el- Harzemi" isimli eserinde, Harezmi ve Ömer Hayyam'ın "cebir"in kurucuları olduğunu ortaya koyar:

"Harezmi'nin, 'Kitabü'l-Cebr ve'l-Mukabele' eserinde,: cebirde sembolizm ve ikinci derecede denklemlerin çözümlerinde; Rönesans matematikçilerine yapılacak büyük işler bırakmayacak kadar sistematik çalışmalar vardı."

"Hayyam'ın, müsteşrik Weopcke tarafından tercüme edilmiş olan(1851 Berlin) cebir kitabı şöyle başlar: Cebir, metodik bir sanattır. Konusu, mutlak sayılar ve ölçülebilen miktarlardır. Bu sayılar, soyut olmakla beraber; bilinen bir şeye aittirler. Bilinen şeyler ise, çokluk veya organlardır. Cebir, problemin bilinenleri ile bilinmeyenlerini birbirine bağlayan ilişkileri verir ve bu bilinmeyenleri bulmaya yarar."

Büyük astronom-matematikçi ve "Tusi aksiyomu"nun sahibi Nasireddin et-Tusi, düzlem ve küresel trigonometrileri sistemli bir çözüme kavuşturmuş ve modern analitik metotların temellerini atmıştır. Prof. Dr. Hamit Dilgan, "Büyük Türk Alimi Nasireddin Tusi" isimli küçük kitapçığında Tusi'yi şöyle anlatır:

Nasireddin et-Tusi

"Küre üzerindeki büyük dairelerin teşkil ettikleri çeşitli üçgen ve dörtgenlerin, topolojik sentezinde, o kadar etraflı bir analiz yapmaya muvaffak olmuştur ki; kendinden sonra modern analitik metotlarının, bu analizlere dayanarak kolayca çıkarılabilmesi imkan dahiline girmiştir. Özetle Tusi, bu eserinde, her iki trigonometriyi (düzlem ve küresel) sistematik şekilde incelemiştir. Tusi, kendisine hakim olan aksiyomatik düşünceler ile modern geometrinin cesaretli bir önderi olmuştur."

İslam matematikçilerinin başlattığı cebir, aritmetik, geometri gibi bilim dalları; fizik, mekanik, kinematik ve astronomide bir "metot" olarak kullanılmıştır. Carra de Vaux, "Les Penseurs de L'İslam" da şunları yazar:

"Onlar, madde alemini araştırmaya nasıl yönelmek gerektiğini biliyorlardı. Hakikat ışığı altında doğan fikirleri inceliyorlardı. Deneyler, hesaplamalar ve sınıflandırmalarla birlikte bilimsel yorumlar yapıyorlardı. Yeni bir ilim saydığımız istatistiğin ehemmiyetini belirttiği için Leipniz'e teşekkür borçluyuz. Ancak, Ekber-Şah Hükümeti, istatistiği, 300 seneden beri düzeltilmiş bir şekilde, müsamaha, adalet ve insaniyet prensiplerinin yanıbaşında kullanıyordu."

"İSLAM DENEYCİLİĞİ (TECRÜBECİLİĞİ)"


İslam ilmi; "müşahede" ve "tecrübe" (gözlem ve deney) metodunu; deneye dayalı pozitif bilimlerde; fizik, kimya, tıp ve astronomide verimli bir şekilde kullandı. MS 9. asırdan itibaren elde edilen önemli bilimsel sonuçlar; bu "tecrübi metod"un ürünüdür. İslam bilginlerinin "deney ve gözlem metotları"nı kullandıkları asırlarda Batı; bu "akıl yürütme-mantık prensipleri"nden ve "pozitif deney yöntemleri"nden habersizdi. Birbirini tamamlayan bu iki yöntemin oluşturduğu "bilimsel metodoloji"den, Batı tamamen mahrumdu. Hristiyan-Avrupa; dogmatizm ve skolastik zihniyet içinde bocalamaktaydı.

Ancak yine Rönesans'tan sonradır ki, insan bilgisinin temel kaynaklarından olan pozitivizm, Hristiyan dogmatizmini yıkarak; Avrupa kafasını, İslam aleminin asırlarca önce yönelmiş olduğu tabiata yöneltti. Ve tabiatın; gözlem ve deney yoluyla bilinmesine sevketti. Böylece Avrupa düşüncesini ilerleten bu metot, daha sonra büyük ilmi gelişmeleri hazırladı.

10 asır önce kültür ve medeniyet merkezleri olan Kurtuba, Bağdat ve Türkistan'da, Müslüman bilginler; "gözlem ve deney metodu"nu sistemli olarak kullanmış ve "tecrübi ilimler"in kurucuları olmuşladır. L. A. Sedillot, "Histoir des Arabes" de şunları anlatır:

"Bağdat Medresesini diğerlerinden ayıran özellik, ilmi çalışma metodudur. Bu da bilinenden bilinmeyene geçiş; sonuçlardan, sebepleri çıkartmak için gözlem yapmaktır. Ve ancak tecrübe ile sabit olan olayları kabul etmektir. Araplar, MS 9. asırda; sonraki büyük keşiflerinde tatbik ettikleri bu verimli ilmi metoda sahip bulunuyorlardı."

H. G. Wells'in ifadesiyle; "İslam bilginleri, insanlara, tabiata hakim olma imkan ve umudu sağlayarak; 'tecrübi bilimlerin metotları'nı geliştirdiler."

İslam kimyacıları, "deney metodu"nu, planlı ve sistemli bir şekilde kullanarak; deneysel(tecrübi) kimyanın modern anlamda kurucuları oldular. Dr. Sigrid Hunke, "Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi"nde bu gerçeği şöyle vurguluyor:

"Her zaman ustaca tekrarlayıp değiştirerek, kontrol etmek suretiyle, planlı müşahede metodunu ilk defa Müslümanlar başlattılar. Böylece ilmi anlamda deneysel kimyayı kurdular. İngiliz tarihçisi Custom'un belirttiği gibi: 'Müslümanlar, deneysel(tecrübi) kimyayı, modern organik ve inorganik kimyanın keşifleri için lüzumlu bulunan seviyeye yükselttiler.' "

Bir tıp otoritesi olduğu kadar, gerçek bir kimyager de olan er-Razi, simyacıların saçma mistiğini çöp sepetine atar ve "deneysel kimya"nın metotlarını ortaya koyar. Fizikte; İbn Heysem, "aynalar deneyi" ile problemler çözer. "Işık deneyi" ile cisimlerin görüntüsünü izah eder. Ve ilk defa fiziğe, matematiği"metot" olarak uygular. Birçok fizik problemini geometrik yoldan çözer.

İslam tıp bilginlerinin tıbbi metotları, kelimenin tam anlamıyla modern metotlardır. Bu alanda kesin klinik müşahedelere ve tecrübi bilgilere dayanmaktaydılar. Başka bir ifadeyle İslam bilginleri, tarihin kaydetmediği gerçek "tecrübi bilimciler"dir. Bu durumu, Arthur Pellegrin, "L'İslam Dans Le Monde" de şu ifadelerle kaydeder:

"Hakiki ilim adamları olan İslam hekimleri, hastalıkların kaynağıyla, seyrini; klinik müşahedeleri ve cerrahi ameliyatları ile derinden derine tetkik etmişlerdir."

İbn Nefis'in çizimi: Akciğer kan dolaşımı ve sindirim sistemi.

Tıp bilgini İbn Nefis, tıbbi çalışmada İslam bilginlerinin kullandığı araştırma ve inceleme metodunu şöyle anlatır:

"Biz, organın fonksiyonunu izah için, nazariyelere uygunluğunu veya evvelce benzer vakalar geçmediğine bakmaksızın, itinalı bir müşahede ve doğru bir araştırmaya dayanmalıyız."(Dr. Sigrid Hunke, "Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi")

Tıbbi çalışmalar, tamamen müşahedeye dayanmaktaydı. İnsanlar üzerinde uygulamaya geçmeden önce, hayvanlar üzerinde deneme yapılırdı. İlaçlar, ilk defa hayvanlar üzerinde denenir ve etkileri tespit edilirdi. Dr. Sigrid Hunke;
Razi'nin, yeni bir ilacın etkilerini araştırmak için; önce hayvanlar üzerinde denediğini yazar.

İslam bilginleri, sadece pozitif bilimlerde değil; sosyal bilimlerde de kurucu bilim insanlarıydı. Prof. Dr. W. Barthold, "İslam Medeniyeti Tarihi" kitabında, bu durumu şöyle özetler:

"İbn Haldun'un Mukaddime'si, bir nevi tarih felsefesi mahiyetinde olup; olayları yukarıdan ve bütüncül görmek kabiliyetinde olan bu büyük İslam düşünürünün çalışması, zamanına göre çok önemli bir sosyoloji denemesidir. Yalnız İslam aleminde değil, Dünya sosyal düşünce tarihinde, tarih felsefesinin en mümtaz simalarından; yahut sosyolojinin ilk büyük kurucularından biri saymak hiç de yanlış değildir. İbn Haldun'un tarihine yazmış olduğu meşhur Mukaddime'si (giriş), tarihi hikayecilikten kurtarmak, muhakemeyi hakim kılmak ve tarihin kanunlarını araştırmak için yapılmış ilk ve biricik tecrübedir. İbn Haldun tarihe, yeni bir ilim vasfını kazandırmıştır."

İbn Haldun'dan ilham alan modern tarih; şahsiyetleri incelemeyi, büyük hadiseleri şahısların iradesine bırakma temayülünü ve hikayeciliği çoktan terketmiştir. İbn Haldun ile başlayan bu "tarih metodu"; kitleleri, sosyal grubları ve toplumların sosyo-ekonomik yapılarını inceleme konusu yapmakta ve sosyal kanunlara bağlamaktadır. F. L. Vord'un, İbni Haldun'u takdimi şöyledir:

"Napolili Vico, müjdeci sayılmıştı. Halbuki İbn Haldun, toplumun bir kanunu olacağını daha MS 14. asırda, Batı'nın skolastik zamanında söylüyordu."

İbn Haldun

Modern tarih anlayışını, Mukaddime'sinde sistemleştiren ve tarihe yeni bir ilim hüviyetini veren İbn Haldun'un, tarih metodolojisi ve felsefesi, bugün ışıklı bir rehber olacak kadar önemlidir. Yeniçağ ve Yakınçağ'daki birçok sosyolog ve tarihçiler, bu büyük tarih felsefecisinden ilham almışlardır.

İnsan düşüncesini geliştiren ve bugün modern ilmin vazgeçilmez araçları olan, "akıl yürütme" ile "gözlem ve deney metotları"; İslam bilginleri tarafından başarıyla kullanılmıştır. Ve bu disiplinler, İslam ilim medeniyetinin "bilimsel metodolojisi" olmuştur. Gerçekte, insanlığın en basit "deney", "tecrübe" ve "tenkit" zihniyetinden mahrum olduğu bir ortaçağ karanlığıaydınlatarak; çağımıza ışık saçan İslam meşalesini, Dr. Sigrid Hunke şöyle özetliyor.

"
(İslam medeniyeti), hayatın bütün tezahürlerini, ilahi yaratmanın bir yansıması olarak gören, başından sonuna kadar dinamik bir dünya anlayışı. Gerçeği açıklama ve sebeplere ulaşma çabası ve bunları reddedilmez delillerle doğrulama arzusu. Böylece tabiattaki olayları kavrama ve sebeplerini açıklama gibi işleyen iki prensip..."

SONUÇ

Sonuç olarak, İslam medeniyetinin bilimsel-teknolojik gelişmelerin motoru olan "bilimsel metodoloji"yi ortaya çıkardığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu metedolojinin Batı'yı derinden ve açıktan etkilemesiyle; aydınlanmanın başladığını unutmamalıyız. İslam medeniyetinin Batı'ya etkileri, ayrı bir çalışmanın konusu olacak kadar önemli ve kapsamlıdır. Ancak, İspanya, Sicilya yoluyla; ticaretler, savaşlar, misyonerler ve seyyahlar vasıtasıyla, İslam biliminin Batı'ya geçtiğini bilmekteyiz.

İslam bilginlerinin çoğu isimsiz kitaplarının Avrupa'ya geçişi; Batı'daki metedolojik-bilimsel uyanışı hazırladığı söylenebilir. Bir kısım İslam bilginlerinin kitaplarından da, eser sahiplerinin isimleri silinerek; intihal(aşırma) yapıldığına dair kanıtlar ortaya çıkmıştır. Böylece İslam kaynak olmaktan çıkarılıyor, ya da Arapça dışında başka dillere çevrili olanlar, Eski Yunan'a mal ediliyordu. İslam'la savaşan ve ona düşman olan Batı; düşmanının bilimsel üstünlüğünü örtüyor ve bu kaynağı görmemezlikten geliyordu. Bugün diyebiliriz ki; Batı aydınlanması ve biliminin arkasına "İslam bilimi" yerine "Eski Yunan felsefesi"nin konmasının gerçek sebebi, kanaatimizce bu saptırmadır.

Ancak bugün gerçekler artık saklanamıyor, Güneş balçıkla sıvanamıyor. Gerçeklerin ortaya çıkmasında, Batılı bir kısım bilim insanlarının çabası kadar; "Batı uygarlığı, İslam medeniyetinin çocuğudur" diyen ve hayatını gerçeklerin ortaya çıkmasına vakfeden İslam Bilim Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca'nın, olağanüstü çalışma ve çabaları da unutulmamalıdır.

Dr. Halil Bayraktar
yaklasansaat.com

06/2008

Kaynaklar:
1) A.L.Kroeber, Configurations of Culture Growt, Kaliforniya Üniversitesi Yayını, 1944, (Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, 2. baskı, İstanbul, 1959)
2) H. G. Wells, Kısa Dünya Tarihi, çev. Ziya İshan, Varlık Yy. İstanbul, 1962.
3) Bertrand Russell, The Scientific Outlook, (Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, 2. baskı, İstanbul, 1959)
4) Charles Seignobos, Avrupa Milletlerinin Mukayeseli Tarihi, çev. Samih Tiryakioğlu, Varlık Yy. İstanbul, 1960.
5) Dr. Sigrid Hunke, Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, çev. Servet Sezgin, Bedir Yy. İstanbul, 1972.
6) Will Durant, Histoire de la Civilisation L'age de la Fol, C.I. Paris, 1952 (İ. Hami Danişmend, Garp Menbalarına Göre: İslam Medeniyeti, Yağmur Yy. İstanbul, 1972)
7) Prof. Dr. Hamit Dilgan, Muhammed İbn Musa el- Harzemi, İTÜ. Mim. Fak. Yy. 1957.
8) Prof. Dr. Hamit Dilgan, Matematik Tarih ve Tekamülüne Bir Bakış, İTÜ. Mim. Fak. Yy. 1955.
9) Prof. Dr. Hamit Dilgan, Büyük Türk Alimi Nasireddin Tusi, İTÜ. Mim. Fak. Yy. 1956.
10) Carra de Vaux, Les Penseurs de L'İslam, Paris, 1921
11) L. A. Sedillot, Histoir des Arabes, Paris, 1854
12) Arthur Pellegrin, L'İslam Dans Le Monde, Paris, 1950(İ. Hami Danişmend, Garp Menbalarına Göre: İslam Medeniyeti, Yağmur Yy. İstanbul, 1972.)
13) Prof. Dr. W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, çev. Prof. Dr. Fuat Köprülü, 2. Baskı, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yy. Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1963.
14) F. L. Vord'un İbni Haldun hakkında mütalaası (Ahmet Gürkan, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, İstanbul, Akçağ Yy. 1969)
15) Prof. Dr. Hamit Dilgan, Bizans'ın Matematik Kültürü, İTÜ. Mim. Fak. Yy. 1963.
16) Prof. Dr.Fuat Sezgin, "İslam'da Bilim ve Teknik", çev. Abdurrahman Aliy, TÜBA Yy. Ankara, 2007.


Untitled Document
ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.