Untitled Document
 
www.yaklasansaat.com




 

Dinler/ Diğer Dinler("Tevhid" Putperestliğe Nasıl Dönüşüyor?)/ "İran Dininin Tarihsel Kökenleri" ve "Mehdiyet Felsefesi"

"İRAN DİNİNİN TARİHSEL KÖKENLERİ" VE "MEHDİYET FELSEFESİ"

Ortadoğu ve Ön Asya coğrafyası, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren çok sayıda "kavimler"in, "inançlar"ın merkezi olmuş, bu coğrafyadan yayılan çeşitli dini inançlar ve felsefi düşünceler günümüze kadar tüm dünyayı etkileyecek boyutlara ulaşmıştır.

İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren; dini düşüncelerin ve inançların "hak ve tek kaynağı" elbette Allah'dan gelen Vahiy'dir, yani İslam'dır. Allah'ın Elçileri ve bu Elçilere gelen Sayfalar yahut Kitaplar; hayatı, yaşamı ve kainatı izah eden; insanın kim olduğu ve nasıl olması gerektiğini öğreten gerçek bilgidir, ilimdir ve insanoğlunu aydınlatan nurdur. Ancak bu Vahiy yani İslam; Elçiler, Sayfalar ve Kitaplarla sürekli teyid edilmesine ve tekrarlanarak yenilenmesine rağmen; insani zaaflar, nefsi düşünceler ve İblis'in katkılarıyla, sürekli bozulmaya ve kısa sürede de "şirke dönüşme"ye yüz tutmuş; gerçek amacından saptırılmıştır. Böylece "Tevhid Dini", "şirk dini"ne dönüşerek; "bozulmuş İslam" anlayışı, batıl görüş ve inançlar ortaya çıkmıştır.

Tarihin başlangıcından günümüze kadar, Vahiy'den beslenmeyen; İslam dışı ve karşıtı ne kadar düşünce, fikir, felsefe ve inanç varsa, bütün bunlar "İslam'dan sapmaların toplamı"dır; "insan hevası"nın ve İblis'in planlı katkılarının ortak bir ürünüdür. İnsanoğlunun kendi "hevasının çekim gücü"ne kapılması ve "İblis'in sinsi planları"nı devreye sokması; insanoğlunu kısa sürede "Batıl"a kayış sürecine sokan iki ana parametredir.

İBLİS'İN SİNSİ PLANLARI

İblis'in ve bugün "ruhsal hiyerarşi" diye yutturduğu ordusunun, insanlık tarihi kadar eski "kutsal(!) planı"; insanlığı Hak'tan saptırmak; böylece insanoğlunun değersizliğini kanıtlamak "şizofrenik saplantısı"nın bir sonucudur. Bu planın, nasıl işleyeceğini, Kur'an'dan izleyelim. İşte bir özet:
"Tuzak kuracağım", "Sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından geleceğim", "Yular takacağım", "Sen'in(Allah'a hitap ediyor) muhlis kölelerin hariç, onların hepsini saptıracağım."

Allah şöyle buyuruyor: "Şeytan insanın düşmanıdır", "Şeytan insanların kalplerine vesvese verir", "Şeytan dostlarını korkutur", "Şeytan fakirlikle korkutur", "Şeytan, hayasızlığı emreder", "Şeytan isyanı emreder", "Şeytanlar aldatmak için yaldızlı laflar ederler", "İnsanların bir kısmı cinlere sığınırlar".

Böylece İblis, insan davranışlarına yön vermek, insanı fıtratına ve yaratılış amacına aykırı düşünce ve fiillere sürüklemek için türlü hileler, entrikalar çevirmekte, planlar kurmaktadır. İnsanın yaratılışını ve zaaflarını yakından bilen İblis, ayetlerde ifade edildiği gibi her yönden insanlara yaklaşarak tarihi amacını; misyonunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. "Hak"kı dejenere etmek, "Tevhid anlayışı"nın "şirk"e dönüşmesi için tuzaklar kurmak; İnsanların ve toplumların zaaflarını amaçları için kullanmak, onun yöntemlerindendir.

Bitmez tükenmez şizofrenik kıskançlığıyla hareket eden bu "Lanetli", tarihi "kadim planı"nı gerçekleştirmek için Yüce ALLAH'ı taklit ederek her bir insana, rehberler(şeytanlar) göndermekte; insanları yoldan çıkarmak için her türlü aldatıcı hile ve yalanlara başvurarak onları sonunda köleleştirmekte ve şeytanlaştırmaktadır.

İslam'ın son Rahmet Elçisi Peygamberimiz(sav) dünyadan ayrılmadan önce, "dinlerin bozulma süreci"ni ve İslam'ın kısa sürede nasıl bozulacağını ifade etmiş ve o günden Müslümanları uyarmıştır. Vefatından kısa bir zaman sonra, İslam toplulukları bozulmanın işaretlerini vermeye başlamış, uzun olmayan bir süreçte "yaşanan din", giderek İslam olmaktan çıkmış; iktidar için Müslümanların birbirini boğazlaması gibi bir felaket adeta "Sünnetullah" olmuştur.

"İRAN-ŞİİLİK" VE İSLAM'IN SAPTIRILMASI GERÇEĞİ

"İran ve Şiilik", bugün geldiği nokta, bu "sapma-bozulma" gerçeğini yansıtan en çarpıcı örneklerinden biridir. İran Kisralığı, Resulullah'ın davetini tehditler savurarak reddetmiş, aşağıladıkları İslam orduları(Araplar) karşısında yerle yeksan olduktan sonra İslam'a boyun eğmişlerdir.

Mecusi-Farsi köklü din anlayışı ve felsefesi, geçmiş milletlerle karşılaşmada, muhataplarına kendi felsefesini nasıl enjekte etmişse; İslam'la karşılaşmada da benzer şekilde "İslamı bozucu" etkilerini göstermiş ve kendi "şirk kültürü"nü egemen kılmıştır. Böylece İran toplumu, İslam'a giydirilen "şirk elbisesi"ni; yani temelinde İblis'in katkılarıyla ortaya çıkmış olan "şirk kültürünü ve geleneğini" içselleştirmiş ve eski dinlerine ait her türlü "düşünce, gelenek ve ritüelleri", İslam etiketi altında yaşatmaya devam etmiştir.

İran coğrafyasında kurulan Pers kökenli devletler, tarihleri boyunca İslam dışı ve karşıtı Ortadoğu ve Ön Asya inanç ve felsefi düşüncelerinin taşıyıcısı olmuşlar, geleneksel din ve kültürlerinden asla vazgeçmemişlerdir. Kendilerine ulaşan Vahyi, güçleri varsa reddetmişler, şayet yoksa Vahyi; ancak kendi "tarihi-kültür gelenekleri"nin içine katarak, yani şirke dönüştürerek içselleştirmişlerdir.

Bu araştırmamızda Hz. Ömer döneminde fethedilen Sasani İmparatorluğu'nun yani bugünkü İran'ın fetihten sonra geçen kısa bir zaman içerisinde, İslam öncesi dini inançlarına ve kavmi geleneklerine nasıl döndüklerini, eski din anlayışlarını ve bu inançlarındaki "Mehdi düşüncesi"ni İslam'a nasıl monte etmeye çalıştıklarını inceleyeceğiz.

İran'ın antik kültürünün bir parçası haline gelmiş olan "yalan" ve "takiye" yöntemi ile "İslam kılıfı"na bürünmüş kendi "geleneksel din anlayışları"nın bugüne kadar nasıl geldiğini göreceğiz.

Tarihinin birçok döneminde olduğu gibi kutsallaştırdıkları "soyları"nı, "devletleri"ni, "yöneticileri"ni ve "din adamları"nı nasıl ilahlaştırdıklarını anlamaya çalışacağız. Bu azim "şirk" anlayışının İblis'in tezgâhında dokunan "Hint kumaşı" olduğunu, Yaklaşan Saat'te kullanıma sokulmak üzere yıllarca İblis'in adamları tarafından sinsice ipliklerinin büküldüğünü yakinen göreceğiz. 

İRAN'IN COĞRAFİ KONUMUNUN ÖNEMİ

İran, Ortadoğu'nun, köken itibari ile en eski kavimlerinden biridir. Asya, Afrika ve Avrupa arasındaki göç yolları üzerinde olması ile kültürler arası geçiş ve aktarımların da en yoğun olduğu bölgededir.

İran; doğuda Hindistan, kuzey batıda Maveraünnehir bölgesi ve Hazar Denizi ile güneyde Fars Körfezi arasında doğal sınırları olan bir Ortadoğu ülkesi olarak, bulunduğu coğrafyayı ve çevresini tarih boyunca din, kültür, tarih gibi bir çok alanda etkileyen, stratejik önemi olan bir devlettir.

Bu topraklarda farklı isimlerde imparatorluklar kuran İran, tarihin bazı dönemlerinde başka kavimler (Grek-Türk-Arap) tarafından yönetilse de; nihayetinde bu coğrafyaya tekrar sahip olmuş, günümüze kadar da hâkimiyetini devam ettirmiştir.

Yukarıda sınırlarını çizdiğimiz bölge merkez olmak üzere İran'da kurulan imparatorluklar, bugünkü isimleri ile Asya, Makedonya, Yunanistan, Anadolu, Irak, Suriye, Ürdün, Mısır, Yemen hatta Habeşistan'a kadar olan topraklarda hüküm sürmüştür. Böylece İblis öğretisi olan Mezopotamya-Hint-Helen-İran karışımı "kültür" ve "din anlayışı"nı batıda ve doğuda bu topraklara taşımıştır.

Din tarihçisi Mircea Eliade, İran'ın bu etkisini şöyle özetlemiştir:
"Batı'nın dinsel oluşumuna İran'ın yaptığı katkı öteden beri bilinmektedir. Birçok dinsel düşünce İran'da ortaya çıktı, yeniden değer kazandı veya sistemleştirildi. Birçok düalist sistemin birbirine eklemlenmesi, 'kurtarıcı miti', iyinin nihai zaferi, İran kökenli inançlardır."

Tarihi kökenleri MÖ 3000-2500 yıllarına kadar dayanan İran'da, İslam Ordularının fethinden önce kurulan imparatorlukları, kronolojik olarak şöyle sıralayabiliriz:
- Elam Devleti (MÖ 2550-640)
- Med İmparatorluğu (MÖ 708-550)
- Pers İmp. (Ahamenişler)(MÖ 555-330)
- Part İmp. (MÖ 249- MS 228)
- Sasani İmp. ( MS 226- 652)
İslam'ın fethinden sonra:
- Safaviler (MS 1501-1749)
- Kaçarlar (MS 1779-1925)
- Pehleviler (MS 1926-1979)
- İran İslam Cum.(1979-  )

İran'da yaşayan halklar, Persler olarak anılır. Pers kelimesi, Araplar ve Arapça ile olan ilişkiler sonucunda Farslar olarak ifade edilmiştir. İran ismi ise Arya, Arian-Ari kökünden gelmektedir. Heredot; Pers isminin, Yunan mitolojisindeki baş şeytan Zeus'un oğlu Perseus'un, Andromeda ile evliliğinden doğan oğluna verdiği Perses isminden ortaya çıktığını iddia eder.

Pers İmparatorluğunun ulaştığı en geniş sınırlar.

İRAN'DA: "DİNİ İNANÇLAR"IN TARİHİ KÖKLERİ

Hint-Avrupa kavimler topluluğu teorisine göre; İran kavmi, Hint-Avrupa kökenlidir. Bu kavimler, aşamalı olarak Asya'nın orta kesimlerinden, Atlas Okyanusu kıyılarına kadar yayılmış ve yerleşmişlerdir.

Günümüz İran'ının, Avrupa ülkeleri ile olan yakın ilişkisinin tarihi arka planında; İran'ın Hint-Avrupa kavimleri, yani Ari-şerefli(!) kavimlerden olması bilinçaltı düşüncesi vardır. İran toprakları dışında yaşayan İranlılar, kendilerine ülkeleri (nereli oldukları) sorulduğunda; "Persian" cevabı vererek bu eski birlikteliğe vurgu yapmakta; kendilerini bu şekilde tanımlayarak Batılılarla aralarında yakınlık aramaktadırlar.

Hint-Avrupa ırkının kollarından biri olan Hint-İran kolu, MÖ 3000 yıllarında Hint-Avrupa grubundan ayrılıp, Hint ve İran ırkları olarak iki kola bölünmeden önce, Orta Asya bölgesinde yaşamakta; ortak dil, din, inanç ve mitolojilere sahip olarak kendilerini "Arya: şerefli" nitelemesiyle ifade etmekteydiler.

Daha sonra birbirlerinden ayrılarak bugünkü Hindistan'a ve İran'a yerleştiler ve her ikisi de "Arya" ismini aldılar. Bu iki kavmin atalarından miras olarak almış oldukları "hikâyeler, destanlar ve efsanevi rivayetler" ortak bir kültürü yansıtıyordu. İran'a göç ettiklerinde Arya kavminin dini, kültürü ve edebiyatı da Hint Aryaları ile ortaktı. Aradan geçen uzun zaman dilimleri, bu ortaklığın izlerini silememiştir. İran'da ortaya çıkan Zerdüştlük ile Hint kıtasındaki dini inanışların benzerlikleri çok açıktır. Arya ırkının üstünlüğü düşüncesi, gurur ve kibirliliği; İran'ın dini inanışlarına yansımıştır. "Zerdüştler"in kitabı Avesta ile Hint Vedalarının içerikleri karşılaştırıldıklarında; bu iki kavmin birlikte yaşadıkları döneme ait ortak olaylar ve kahramanlar açıkça görülür. (Veda'da; Yama, Avesta'da; Yime, Veda'da; Aptya, Avesta'da; Athwya) Veda metinlerinde çok geçen ve saygınlığı anlatılan "Asura", İran dini geleneğindeki "Ahura"dır.

İran din ve düşünce hayatı ile ilgili ilk veriler Elamlılarla başlamaktadır. Elamlılar, İran'ın güneybatısında kurulan bir devlettir. "Mezopotamya dini inanışları"nın İran'a taşınmasında önemli rol oynamışlardır. "Pers ve Med kültürü"nün ana kaynağının "Elam kültür ve inançları" olduğunu kabul etmek gerekir.

"Elam dini"nin önemli figürleri olan "zoomorf", hayvan şeklinde tanrılar(!), tanrıça yılanlar, insan başlı aslanlar, ilk zamanlarda koruyucu tanrılar olarak telakki edilmiş, daha sonra da cinleri temsil etmek için yapılmıştır. Bir sonraki aşamada ise tanrılar insan şeklinde tasavvur edilmeğe başlanmış, kendilerine isnat edilen rollere göre değişik isimler almışlardır. İnsan şeklinde tasavvur edilen bu tanrılar, daha sonra yöneticilerin, din adamlarının kutsallaştırılmasına zemin hazırlamıştır.

Mezopotamya, Asur, Babil ve Sümer inançlarında krallık, gökten inmiştir ve kutsaldır. Yöneticilerin kutsallığı, çeşitli biçimlerde tavsif edilir. Bu sıfatlar, aynı zamanda tanrılar için de kullanılır. Tanrıların olduğu gibi kralın da başının çevresinde doğaüstü bir ışık parıldar. Kral daha doğmadan önce tanrılar, onun yazgısını hükümdarlık olarak belirlemiştir.  

Zoomorf tanrılardan olan "aslan figürü", enteresan bir şekilde günümüze kadar İran'ın sembollerinden olagelmiştir. Aslan figürü, İran bayrağında 1980 yılına kadar dalgalanmıştır.

Bugün İran'da Ali'ye, "Allah'ın Aslanı" denmesinin ötesinde; bazı Şii mezheplerinde; Hz. Ali ilahlaştırılmıştır. Hz. Ali'nin gökyüzünde yaşadığı; yanındaki iki aslan tarafından korunduğu, gök gürlemesi ve şimşek çakmasının bu iki aslanının sesleri olduğu iddia edilmektedir.

Bir başka Şii fırkası(Keysaniyye)nda; Mehdi olarak beklenen, Hz. Ali'nin diğer bir hanımından olan oğlu Muhammed bin Hanefiyye'nin, bir aslan ve kaplan tarafından korunduğuna inanılmaktadır. Günümüz İran'ında önemli kamu binalarının girişlerinde ve hatta tüm İran'da, "aslan heykelleri"nin yaygın olarak bulunması, geçmiş inanç ve geleneklerin günümüze kadar taşındığını göstermektedir.

ZERDÜŞT ÖNCESİ DÖNEM

Zerdüşt öncesinde Hindistan'da olduğu gibi İran'da da Mithra ilahı çok güçlüdür. Mithra, aracılık anlamına gelir. Anlaşma ve dostluk tanrısı olarak vasıflandırılmıştır. Pers dilinde aynı anlama gelen "mihr" sözcüğü de kullanılır.

Hindistan'da olduğu gibi İran'da da Mithra, hem ışık tanrısı(!) hem de sözleşmelere şahitlik yapan bir tanrıdır. Zerdüşt sonrası dönemde de Mithra tapınımı güçlü bir şekilde devam etmiştir. Öyle ki Zerdüşt'ün Avestası'na kadar bu inanç karışmıştır. Hatta Avesta'nın en uzun Veşt'lerinden(bölümlerinden) biri Mithra'ya ithaf edilmiştir.

Ahamenişler döneminin başlangıcında güçlenen bu inanç, İran'ın sınırlarını aşmış; imparatorluğun ve Zerdüşt rahiplerin çabalarıyla Mezopotamya, Anadolu hatta Avrupa'ya kadar yayılmıştır. Roma İmparatorluğu'nda savaşçı özelliği nedeniyle askerler ve asiller arasında gizemli-pagan tarikatlardan biri olarak ilgi görmüştür. 

Mithra, baş tanrı Ahuramazda'nın yeryüzündeki temsilcisi kabul edilir. Kötülük tanrısı Ahiraman'ın karşısında yer alır ve onunla savaşır. Bu savaş, iyilikle-kötülüğün, ışıkla-karanlığın; gökyüzüyle-yeryüzünün savaşıdır. Mithra kendisini, Güneş'le simgeleyerek; "her şeyi gören göz" olarak takdim eder. Bu tarikatta Mürit adayı, ilk önce bir hazırlık dönemi geçirir. Su içmekten ve et yemekten kaçınır. Daha sonra Mithra'ın askeri olur. Çeşitli mertebelerden geçerek, tanrısal boyut(!) kazanır. İnsanın özü, Tanrı'nın bir parçası sayılır, hazırlık dönemi sonucunda "öz", Tanrı ile birleşebilir(!) Mitraizmin özle ilgili düşünceleri, vücuda işkence yaparak "öz"ün Tanrı'ya yönelmesi anlayışları, doğuş yeri Hint ve İran olan "tasavvuf felsefesi"yle örtüşmesi bakımından önemlidir.

Mithra, aynı zamanda iyiliğin kazanması ve insanlığın kurtuluşu için, cennetten sürülmüş bir Mesih'tir(!) İnsanların günahını taşıyan ve onların yargıcı olarak dönüşü beklenen kimsedir. "İran Şiiliği"nin ve Mehdi beklentisinin kökeni, eski İran'ın Mithra-Zerdüşt inancına kadar uzanmaktadır.

İran'da bağımsız bir din olan Mithra, Zerdüşt döneminde yeni dine adapte edilmiştir. İran'ın eski dinlerini uzlaştırmadaki başarısını anlamak bakımından; "Mithra-Zerdüşt dini" ilginç bir örnek teşkil etmektedir.

İŞTE "GERÇEK" VE "İBLİS'İN YALANI"

Allah; Sonsuz Yüce olan, İblisler dahil tüm alemlerin; evrenlerin; her şeyin Yaratıcısı ve Rabb'idir. Tüm iyiliklerin-güzelliklerin sahibidir ve kendisinden başka "İlah" yoktur. Onun elçileri ve iman eden köleleri, O'nun Nuru'nun-ışığının temsilcileri; iyiliğin-aydınlığın temsilcileridir. İblis ise Allah'ın ve Müminlerin düşmanı, kendisine köle olan müşriklerin ilahıdır, tüm kötülüklerin temsilcisi ve yazarıdır. İblis ve ona tabi olan şeytanlaşmış insanlar, kötülüğü-karanlığı temsil etmektedir. İşte insanlık tarihindeki mücadele; yani Hak ile Batıl arasındaki mücadele; yani aydınlıkla-karanlık arasındaki mücadele budur. Tevrat da, Kur'an da bu gerçeği en açık bir şekilde yansıtmaktadır.

İşte İblis, bu Hak'la Batıl; ışıkla-karanlık; beyazla-siyah; iyilikle-kötülük arasındaki gerçek mücadeleyi; değiştirip-dönüştürerek, kavramlarla oynayarak; "gerçek vahiy"den nasipsiz okumuş cahilleri istediği gibi kandırmakta, yönlendirmektedir ve beyinlerine format atmaktadır. İblis'in nefse hoş gelen en büyük yalanlarından birisi de, insanın Tanrı'dan bir parça taşıdığı, bu saklı gerçeğin(!) parlatılmasıyla melek olacağı; tanrısal bir boyut(!) kazanacağı yalanını bol bol üflemesidir. Nitekim Adem'i de böyle kandırmıştı. Böylece Kabala ve tasavvufa bu "nefse hoş gelen yalanı" bugüne hazırlık olsun diye bir bomba gibi önceden yerleştirmiştir ki, Yaklaşan Saat'te işi kolaylaşsın! Antik toplumlardaki bu "şeytani felsefe"nin çağdaş karşılığı "kabbalacı-tasavvufi New-Age felsefesi"dir.

İRAN'DA ZERDÜŞT VEYA MAZDEİZM

Zerdüşt, bazı kaynaklara göre MÖ 628-551 arasında yaşamıştır. Farklı rivayetlerde peygamber, hakim, şaman olarak da tarif edilmiştir. Bu şirk dinin Tanrısı olan Ahura Mazda ile yakın ilişki içerisinde olduğu ifade edilir. Bu "din"e Yunancada "Zoroastres" denir. Zerdüşt'ün hayatı efsanelere dayanır, İranlı olduğu düşünülmekle birlikte bazı tarihçiler tarafından Hintli olduğu bildirilir.

Zerdüşt dini, Ahamenişler'de(Persler) etkili olmaya başladığında, eski din Mithra'ya ait bazı ritüeller ve inançlar da devam etmiştir. Zerdüştlük yayılmaya başladığında, bu yeni dine muhalefet eden eski din adamları uzlaşma yolunu seçmişlerdir. Ve zaman içerisinde eski "İran tanrıları"nı ve Mithra'yı, Ahuramazda'nın yardımcıları sıfatı ile "Zerdüşt dini"ne dahil ederek uzlaşma sağlamışlardır.

Zerdüşt din adamları, "Zerdüşt felsefesi"nden daha ziyade kendi mevkilerini korumaya çalışmışlar, kurtuluşa ermenin ayinlere bağlılıkla mümkün olacağını vazetmişlerdir. Kendi ellerinde olan ayinler aracılığı ile kurtuluş ve bağışlanmayı, kontrollerine alarak güç kazanmışlar ve İran'da bir kast sınıfı haline gelmişlerdir.

Kendilerine Mubed(mobed) denilen din adamları, daha sonraları iktidara ortak hale gelmişler, zamanla kralı denetlemek yetkisine dahi sahip olmuşlardır. Eğer kral görevlerini yerine getirmezse baş Mubed'in onu görevden alma yetkisi vardı.
Sasani Şah'ı I.Şapur(MS 241-272) döneminde yaşamış olan Zerdüşt rahip Kartir: Şapur'un ölümünden sonra siyasi iktidarı önemli ölçüde eline geçirerek, kimin kral olacağını belirleyecek noktaya gelmesiyle, bu konuda önemli bir figür olmuştur. Günümüzde de devam eden din adamlığı sultası, din adamlarının devlet yönetimine ortak olması, İran'da yeni bir şey olmayıp kökeni milattan önceye kadar dayanmaktadır.

Din adamlarının bu güç mücadelesi, İran tarihi boyunca var olmuştur ve günümüzde de devam etmektedir. Bugün İran'daki "Ayetullahlar"ın(!), devleti yöneten Cumhurbaşkanlarına kendilerine itaat etmeleri konusunda yaptıkları uyarıları, sık sık basına yansımaktadır. Geçtiğimiz yıllarda Hamaney-Ahmedi Nejat ve günümüzde Hamaney-Ruhani çekişmesi bunun bir kanıtıdır.

"Dini lider Hamaney, sözcüsü aracılığı ile Cumhurbaşkanı Ruhani'yi uyardı; İran'ın resmi ajansı İRNA'nın haberine göre, Sadık Amuli Laricani, yaptığı konuşmada;
"Yetkililer, dini liderin buyruklarına karşı gelme şeklinde anlaşılacak söylemlerden kaçınmalıdırlar" dedi. ...
(10/05/2016 tarihli gazeteler
)"

İran'da Ahemenişler döneminden(MÖ 224-330) başlayarak din ve siyasetin birleştirildiğini görüyoruz. Hükümdar, Tanrı'nın(!)(Ahuramazda) yeryüzündeki fiili vekiliydi. İyi ile kötünün mücadelesinde kutsal(!) otorite ile birleşen hükümdarlık, tüm imparatorluğa yayılan hiyerarşik bir ağ ile ülkeyi birlikte yönetiyorlardı. Hükümdar, evreni kaostan korumakta idi, ailesi ve kendisi seçilmiş ve kutsal varlıklardı.

Yahudileri, Babil esaretinden kurtaran ve tüm dünyayı yönetme misyonunu üzerinde taşıyan seçilmiş kutsal insan(!), Zerdüşt dini mensubu hükümdar Koreş(MÖ 576-529), bakın Eski Ahit'e yansıyan sözlerinde ne diyor:

Eski Ahit'in Ezra bölümü Bap1/2;
"Fars kralı Koreş şöyle diyor: Göklerin ALLAH'ı Yehova, dünyanın bütün krallıklarını bana verdi; ve Yahuda'da olan Yeruşalem'de kendisi için ev yapayım diye bana emretti."

Bu sistem İran'da hiç değişmemiştir, imparatorluk sisteminin merkezinde kral vardır. Kralların, Ahuramazda tarafından ülkeler ve insanlar üzerine hakim kılındığına ve kral ile Tanrı'nın birbirlerini tamamladığına inanılmıştır.

Fars mitolojik kahramanı Rüstem'in yaptığı düşünülen bir anıt mezar olan Nakş-ı Rüstem'deki 1.Darius'un (MÖ 552-485) mezarında bulunan kitabede bu durum şöyle ifade edilmektedir:
"Büyük Tanrı, suları, dünyayı, insanı, gökyüzünü, insanoğlu için mutluluğu yaratan; Darius'u çoğu Şahlar üzerine tek şah yapan Ahuramazda'dır. Ben büyük Şah Darius'um. Şahlar Şahı. Her dilden dünya memleketlerinin şahı..."

HELENİZM VE İRAN

İran'ın İskender tarafından fethi de, İran din ve kültüründe etkili olmuştur. Özellikle din adamları, savaşçılar ve çiftçiler arasındaki ilişkileri anlatan İran ve Helen mitolojik hikâyeleri, Yunan ve Arya geleneklerinin benzerliklerini de ortaya koymuştur. MS 1000 yıllarında İslam döneminde yaşayan İran'lı Firdevsi'nin Şehname adlı kitabında Yunan, Hint mitolojik eserleri ile İran mitolojisinin ortak ve benzer yönleri açıkça görülmektedir. Ayrıca Yunanlı tarihçi Heredot, Zeus ile Ahuramazda'yı birbirine denk olarak görmüştür.

Persler ile Yunanlılar arasındaki ilişkilerin tarihi MÖ 500 yıllarına kadar dayanmaktadır. Perslerin Anadolu'yu işgali ve buradaki hâkimiyeti yaklaşık 2 yüzyıl sürmüştür. İskender'in (MÖ 323) fethi ile Helen istilasına uğrayan İran, "Helenistik felsefe"yi kolayca dini anlayışına adapte etmiştir.

"Grek-Helen ve Pers dini" İblis felsefesinden beslenmiş olup; kolayca bölgede paganist-putperest anlayışın yerleşmesinde ortak işlev görmüşlerdir. Bugün dahi bu kaynaşmada kimin daha etkin olduğu tartışılmaktadır. İran'ın, Yunanistan'daki Kültür Ataşesi ile görüşen Antigona Zurnacı, iki ülke arasında bilim ve kültür ilişkilerinin geliştirilmesi üzerinde durarak şunları söylemektedir:
"İran'ın, İskender tarafından fethedildikten sonra Helenizm'in işgal altındaki sınırlarda yayıldığı inancının aksine, İran'daki mevcut tarihî eserlerdeki arkeoloji araştırmaları, Helen kültürünün İran kültürünün etkisinde olduğunu ispatladı." 
(İrna haber ajansı,12-02-2015)

İskender, İran din ve kültürünün kökleşerek hüküm sürdüğü bölgelerdeki İran etkisini kendi lehine kullanabilmek için çok çaba sarf etmiş, İran hükümdarlarının kutsallığına sahip olma düşüncesi ile Ahameniş'li bir kadınla evlenmiş, ordusundaki ileri gelen subayları da onlarla evlendirmiştir.

İskender, Pers kıyafetleri giyerek dolaşmış, İran din ve siyasetine uygun davranarak, hükümdarın Zerdüşt dinindeki kutsallığını üstlenmeye çalışmıştır. İskender'den sonra da ortaya çıkan 4 Helen imparatorluğundan biri olan Selevkoslar; Ahameniş gelenek ve siyasetini örnek almışlardır. Tarihçilerin İran'la ilgili aşağıdaki tespiti günümüze kadar hep doğrulana gelmiştir:          
"İran: Tarihinin hiç bir döneminde, ülkeleri işgal edilse bile, din ve kültürünü değiştirmemiş, başka din ve kültürlerin hakim olduğu zamanlarda da, hakim din ve kültürlerin içine kendi inançlarını bir şekilde yerleştirmiştir."

Zerdüştlük, Sasanilerin, İran'da hakim olması ile devletin resmi dini olmuştur. Yeni din hiyerarşik biçimde örgütlenerek bir devlet kurumu haline gelmiş, Sasaniler bu kurum vasıtası ile halk üzerinde mutlak bir egemenlik kurmaya çalışmışlardır.

Şehinşah denilen bu sistemde, Ahamenişler'de olduğu gibi Sasani soyundan gelmek Şehinşah olmanın ön koşulu idi. Mobed rahipler Şehinşah'a taç giydirerek devletle din arasındaki irtibatı kuruyorlardı. Tanrı(!) tarafından seçilen hükümdar, doğuştan gelen hükümdarlık yetkisi ile yanılmaz(!), hatasız(!) ve masum(!) olma özelliklerine sahip oluyorlardı. Bu aile ve soyun kutsiyeti inancı, MS 630 yıllarda İran tahtına 2 kez kadınların çıkmasına sebep olmuştur.

İRAN'DA DİĞER DİNİ AKIMLAR

İran'da değişik zamanlarda Zerdüştlüğün farklı versiyonları olan dini akımlar da ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri de Mani dinidir. MS 216 doğan Mani, 12 ve 24 yaşlarında vahiy aldığını iddia etmiş, Sasani İmparatoru Erdeşir döneminde tebliğe başlamıştır. Mani dini hızlı bir ilerleme ile Çin'e kadar yayılmıştır. Fakat Mani, Zerdüşt din adamları Mobedlerin Şah üzerindeki gücüne zarar verdiği için Mobedlerin tahriki ile Şah Behram döneminde tutuklanarak öldürülmüştür.

İran'da etkili olan bir diğer dini hareket de Mazdekizmdir. Sasani Şahı Firuz döneminde ortaya çıkan bu inancın da temelde Zerdüştlükten farkı yoktur. MS 459-484 yılları İran'da savaşların ve ekonomik krizlerin olduğu bir dönemdir. Kıtlık, kuraklık, ağır vergiler ve halkta meydana gelen huzursuzluklar bu yeni dinin taraftarlarını kısa zamanda artırmıştır.

Bu dinin ilkeleri arasında, bütün insanların eşit yaratıldığı, bir kişinin başka bir kişiden daha fazla mal ve kadına sahip olmasının doğru olmadığı, mallar ve kadınların eşit olarak bölünmesinin gerektiği, hayvan öldürme ve etinin yenmesinin yasak olduğu gibi kurallar vardır. Cin-şeytanların Lemurye yaşamının bir kopyası olan Mazdekizm, komünizmin ilk versiyonlarından biri olarak değerlendirilebilir.

Zamanın Şahı Kavad (Kubat-Kava), bu dini kabul etmiş, evlilikle ilgili kanunları değiştirmiş, dine olan bağlılığını göstermek için karısının Mazdek ile beraber olmasına izin vermiş, bu samimi davranışı(!) ile "kavat"(pezevenk) ismi günümüze kadar unutulmadan gelmiştir. Mazdek'in ve taraftarlarının, Şah Kavad'ın oğlu tarafından öldürülmesinden sonra eşi "Hürrem Bint-i Kade", Mazdek inancını yaşatmaya devam etmiştir. Abbasi halifeleri, bu "hürremiler" ile uzunca bir süre mücadele etmek zorunda kalmıştır. Mazdek'in görüşleriyle beraber Fars milliyetçiliğini savunan bu gurubun liderleri, İran'da milli kahraman ilan edilmiş, İran'da ve Azerbaycan'da, Arap kültürünün yayılmaması için mücadele etmişlerdir. Bugün bazı Şii fırkaları, bu görüşleri devam ettirmektedirler.

İran'da bugün dahi devam eden saatlik ve günlük nikahlar; yani "muta nikahı" denen uygulamanın kökleri İslama değil, Mazdekizm ve Hürremiye'ye dayanmaktadır.

Bugün Şii dini liderler tarafından verilen fetvalarda; Şiilerin türbelerine ziyarete gelen ve ülke dışına görevle giden Şii erkeklere muta hizmetinde bulunmaları, İran'lı kadınlara dini bir vecibe olarak tavsiye edilmektedir.

Sonuç olarak; İran'da devletin, din adamlarının, şahların ve ailelerinin, kutsallığı(!), eski İran din anlayışlarına dayanmaktadır ve varlığını halen sürdürmektedir.

İRAN'DA İSLAM DÖNEMİ

İslam Orduları tarafından fethedilmeden önce İran, bölgenin en güçlü devletlerinden biri idi. 1500 senelik geçmişi, medeniyeti, devlet geleneği, yazılı edebiyatı ve ilim adamları mevcuttu. Müslümanlarla yapılan ilk temaslardan itibaren Arapları küçümsüyor, onları çölde yarı aç yaşayan cahil kimseler olarak görüyorlardı. Resulullah(sav)ın gönderdiği mesajı yırtan, elçileri kovan Kisra ve Kisra'dan sonra; İslam döneminde de bu aşağılayıcı tavır İran'da devam etmiş, bugün de belli kesimler tarafından bu bakış sürdürülmektedir.

İslam Ordusu'nun İran'ı fethi; özellikle Şah ailesi ve ileri gelen devlet yöneticileri arasında büyük hayal kırıklığı yarattı. Böyle yüksek(!) bir medeniyete sahip imparatorluğun, bedevi gördükleri Araplara yenilip teslim olması inanılır gibi değildi. Kisra ailesi ve ileri gelen komutanlar, ülkenin fethedileceğini anlayınca kaçmaya başladılar. Bir kısmı Medain'den Horasan'a gitti. Kisra III.Yezdigirit öldürüldü. Din adamları Mobedlerin büyük bir kısmı da yaklaşık 350 gemi ile Hindistan'a, bugünkü Bombay'a gittiler. Bombay'da bu göç edenlerin soyundan yaklaşık 500 bin Zerdüşt-Mecusi bugün halen yaşamakta ve İran'daki dindaşları ile ilişkilerini devam ettirmektedir.

İran'ın fethi ile birlikte alınan esirler, köle ve cariye olarak bütün İslam topraklarına yayıldı. Özellikle eski Sasani toprağı olan ve Ortadoğu'nun din ve ırk çeşitliliğini barındıran bugünkü Bağdat, Kufe yoğun bir İranlı nüfusa sahipti. Mekke ve Medine'de de çok sayıda İranlı bulunuyordu.

Enes'ten, Peygamber(sav):
"Pek yakında Yüce Allah, ellerinizi Acemlerle doldurabilir. Sonra onları kaçmak nedir bilmeyen aslanlara dönüştürebilir. Daha sonra ise bunlar sizi ve savaşçılarınızı öldürüp mallarınızı yerler."
buyurmuştur.
Mecma'uz-Zevaid ve Menbau'l- Fevaid
, C:12, Hno: 12376.

Başlangıçta samimi olarak Müslüman olan İranlılardan, Arapça, Kuran öğrenimi konularında çalışmalar yapanlar oldu. Arap grameri, vezinlerin tespiti, Kur'an okumasını yabancılar açısından kolaylaştıran noktalama işaretleri ve harekeler de İranlılar tarafından kondu. Yeni dinlerinde samimi olan birçok İran kökenli Müslümanlar faydalı çalışmalar yaptılar.
Ancak ilerleyen zaman içerisinde, İran'ın fethinden sonra Müslüman olan çoğunluğun, yeni dinlerine adapte olmaları pek mümkün olmadı, kibirleri onları eski din ve geleneklerinden vazgeçmelerine bir türlü imkan vermedi, eski inançlarını terk etmediler, yeni dinlerini, "eski dini tasavvurları" üzerine inşa ettiler. Dönemin bu büyük imparatorluğunun yenilmesi ve halkının köle durumuna düşmesi, 1500 yıllık bir medeniyetin sahibi olduklarını düşünenler için kabul edilmesi güç bir durumdu. Ünlü İranlı şair Firdevsi (ö.1020) İslam hakimiyeti üzerinden geçen yaklaşık 3 asır sonra bile bu pişmanlığı kitabı Şehname'de şöyle ifade etmiştir:
"Araplar, işi, deve sütü içip ve kertenkele eti yemekten, Pers Krallarının taçlarına tamah etmeye kadar vardırdılar. Yazıklar olsun dönen zamana... "

Günümüz İranlı Şii müelliflerden de bu tarz ifadeler duymak mümkündür: Kerbela'lı Şii müellif Hasan el-İhkaki (ö.2000) şu hezeyanda bulunur:
"Roma ve İran İmparatorluklarının başına gelen felaketler, Müslüman işgalcileri(!) ile Arapların yaptıkları yüzünden geldi. Bu dine girenler hiçbir zaman bu dine alışamadı. İslam ve Araplar onların kalplerine nefret ektiler. Bunun sebebi, hem Doğu'da hem de Batı'da İran'ın güzel şehirlerini ve kültürlü ülkelerini yıkan ve harap eden bedevi Arap fatihleri idi..."

Ülkeleri ele geçirildikten sonra, İranlıların kültürel bir direniş sergiledikleri, Araplara karşı kendi geleneklerini kabul ettirme mücadelesi vererek başarılı oldukları, araştırmacılar tarafından da kabul edilmektedir. Sasaniler ve daha önceki dönemlerden miras kalan kitaplar, resmi belgeler ve bir takım eski eserlerin Pehlevi dilinden Arapça'ya çevrilmesi, Pers yazılı kültürünün daha sonraki devirlere aktarılması çabaları, İslam Fethinden sonra da Pers kültürel mirasını koruma konusundaki gayretler, bu direnişin ve İranlıların geleneklerine bağlılıklarının bir göstergesidir.

Kitabı Şehname, İranlılar tarafından "Acem'in Kuranı(!)" olarak nitelenen Firdevsi bakın ne diyor:
İşte artık beş yüz yıl geçti
Sasani tahtının otoritesi söndü gitti
Tacı giyip tahta çıkma vakti artık bizimdir
Otorite ve zaferlerin kaderi artık bizimdir                                                                            
Senin yüzünü ve kaderini gördüğümüzde
Ordunu tacını ve tahtını gördüğümüzde 
Elimi bu Sasani ihtişamına doğru uzatacağım
Tıpkı huzuru kaçınca öfkelenen bir aslan gibi

İran ve İranlıların eski din ve kültürlerine bağlılıkları, İslam'ı ancak "şirk" koşarak kabul etmeleri, kendileri için olağan bir durumdur. İblis ile bu kadar haşir-neşir olanların akıbeti hep aynı olmuştur. Bu "insanı kutsallaştırma ve dünyevileştirme" anlayışının ustası elbette İblis'tir ve ne yazık ki bu "ruhçu şirk felsefesi" İslam coğrafyasını ve özellikle de Osmanlıyı derinden etkilemiştir. "Tasavvuf felsefesi"ni besleyen damarlardan birisi de bu "Fars kültürü"dür. Tipik bir örnek vermemizi istiyorsanız İşte Celalettin Rumi... Öyle ki yazdığı bir kitap için; "Bu kitap Alemlerin Rabbi'nden indirilmedir" diyecek kadar kafayı yemiştir. Üzücü tarafı ise bugün İbni Arabi gibi bu adamların felsefesini "Küresel Güç" baştacı ederken; sözde Müslümanlar da bu "şirk kültürü"nü İslam adına göklere çıkarmaktadırlar.

İşte bu konuda Sonsuz Yüce'nin hükmü:
"Allah'a karşı yalan uydurup iftira eden veya kendisine hiç bir şey vahyolunmamışken 'Bana vahyolunuyor' diyen ve 'Allah'ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim' diyenden daha zalim kimdir? Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: 'Canlarınızı çıkarın, bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenmeniz dolayısıyla alçaltıcı bir azapla karşılık göreceksiniz' (dediklerinde) bir görsen..."
[EN'AM(6)/93]

ESKİ DİNİ İSLAM'A NASIL KARIŞTIRDILAR?

İran'lı bilginlerin, İran efsaneleri ve mitolojileri ile İslam arasında uyum sağlama çabaları, İran halkının eski değerlerini koruma ve yeni değerlerle bağdaştırma gibi bir amaca hizmet etmiş oluyordu. Bu çabaların doğal sonucu olarak İslam sonrası İran kültüründe; "Zerdüşt ile İbrahim" ya da "Cemşid ile Süleyman" birlikte yer alıyordu. Zerdüşt ile Hz. İbrahim'in aynı kişi olduğu iddia ediliyor, efsanevî İran hükümdarlarından Cemşîd ve Keyhusrev ile Hz. Süleyman'ı benzer göstererek "eski İran tarihi" yüceltilmeye çalışılıyordu.

Tabidir ki tüm İran-Sasani nüfusu İslam'ı kabul etmedi. Belucistan, Deylan ve Mavenderan bölgelerinde cizye vermeyi kabul edenler oldu. Bunlar hicri 5. asra kadar (MS 1100) eski dinlerini (Mecusilik-Zerdüştlük) terk etmediler, daha sonra bu bölgelerden Müslüman olanlar oldu ve bunların arasından tefsir yazarları çıktı. Yazdıkları tefsirlerde eski dinleri olan Mecusi inançlarını ve "Hint mistisizmi"ni, Kur'an'la karıştırdılar. İşte birkaç örnek:

Nureddin Muhammed Kâşânî'nin, "Tefsîrü'l-muîn; Tabersî'nin Mecma 'u'l-beyân fî tefsiri'l-Kur'ân"; Feyzü'l-Kâşânî'nin, "Tefsîrü's-sâfî; Ebu Cafer et-Tûsî'nin, et-Tibyân fî tefsîri'l-Kur'ân"; Muhammed el-Ayyâşî'nin, "Tefsîrü'l-Ayyâşî ve Allâme Tabatabâî'nin, el-Mizan fî tefsîriî-Kur'ân".

Anılan tefsir çalışmalarında; "On iki İmam Şiiliği"ne paralel olarak başta imamet olmak üzere Imâmiye mezhebinin görüşlerine dayanma, Ehl-i Beyt'ten gelen hadislere öncelik verme ve imamların Allah tarafından görevlendirildiğine; dolayısıyla yanılmazlıkları anlayışına dayanma gibi prensipler öne çıkmaktadır. Bu yaklaşımın sonucu olarak Kur'an ayetlerini istedikleri gibi tefsir etmiş ve istedikleri sonuçları varsaymışlardır. Nitekim "Tefsîrü's-sâfî", "Tefsîrü'l-muîn, Mec-ma'ul-beyân ve el-Mîzân" adlı tefsir kitaplarında Fatiha suresinde geçen "sırâta'l-müstakîm" ibaresinin anlamları arasında; Hz. Ali ve öteki imamların kastedildiğine veya onları bilme ve tanıma gibi anlamları olduğuna dair görüşlere yer verilmişlerdir.

Ayrıca İslam'dan sonra da; İranlılar; kültür ve medeniyetleriyle milli kimliklerini devam ettirmek için Şuubiyye, Şiilik, Tasavvuf, İsmailiyye gibi dini, sosyal ve manevi, toplumsal akımlar ve hareketler de üretmişlerdir. Özellikle Şuubiyye hareketinin öncüleri İran'lı şairler, yazarlar ve mütercimlerin asıl amaçları, İran'ın bağımsızlığını kazanmasını sağlamak, bölgedeki Arap egemenliğini ortadan kaldırmaktı. Bu amaçla eski İranlıların gösterdiği kahramanlıkları, İran'ın tarihi ve milli rivayetleri ile ilgili kitapları Arapçaya çevirdiler ve eserler yazdılar. Özellikle Samanoğulları (875-999) döneminde yönetim, bütün gücü ile eski İran geleneklerini ön plana çıkarma, her şeyi İranlılaştırma politikası takip ediyordu.

Ve Yine İran'ın fethinde Hindistan'a kaçan "Mobitler"den(Zerdüşt-Mecusi din adamları) bir bölümü Abbasi döneminin başlarında İran'a geri döndü. Şeytani Hind-İran karışımı bir dini anlayışı temsil eden bu kişiler, zaman içerisinde inançlarını İslam dini ile karıştırarak "tasavvufi düşünce"nin başlangıcını oluşturdular. Kalenderilik(Cavlaki) adı altında organize olan bu akım, Cemaleddin-i Savi adlı bir İranlı sufinin liderliğinde teşkilatlanarak Orta Asya ve Orta Doğuda geniş taraftar toplamıştır. 13. yüzyılda Kalenderi dervişleri Moğol istilasından kaçarak kalabalık guruplar halinde Anadolu'ya geldiler.

Bektaşiliğin, Anadolu Aleviliğinin, Baba'iyye, Yesevilik, Rufailik gibi tarikatların kökeninde de Kalenderilik vardır. Bu grup 16. yüzyılda üç büyük isyan hareketini başlatmıştır: II. Bayezid devrinde Şahkulu isyanı, Yavuz Sultan Selim zamanında Bozoklu Celal(Celali) isyanı, Kanuni döneminde de Şah Kalender isyanı.

"Kalenderilik"in hayat tarzları ve dış görünüşleri, Budist, Zerdüşti ve Manici rahipler benziyordu. Kalenderî dervişlerinin dizeleri, vahdet-i vucüd anlayışını açıkça ortaya koymaktadır. Kimi zaman ibaha, hulül ve tenasühe varan ifadeler de bu dizelerde göze çarpmaktadır. Ayrıca Ali ve on iki imama bağlılık, Kerbela ile ilgili matem gelenekleri de inançlarında yer almaktadır. Kalenderi zümrelerinin ortak vasıfları olan, üçer kişilik gruplar hâlinde dolaşmak, günlük yiyeceklerini dilenerek sağlamak, acayip kılıklara bürünmek, öne çıkan davranışlardır.

ŞİA HAREKETİ VE KÖKENİ

İslam tarihinde Hz. Osman'ın şehit edilmesinden sonra başlayan halifelik ile ilgili tartışmalar ve İran kökenli mevalilerin Hz. Ali'nin yanında yer almalarının sebeplerinden biri de; İranlıların Ali ile olan akrabalık ilişkisi olmuştur. Bu ilişkinin kökeni İran'ın fethine dayanmaktadır.

Son İran-Sasani Şahı III.Yezdigirt(MS 651) yenilip Horasana kaçarken kızı Şehr-i Banu, esir düşmüş ve Medine'ye getirilerek Hüseyin ile evlendirilmiştir. Meydana gelen bu soy ilişkisi, İran kökenli mevalilerde, Ali ve ailesine karşı bir sempati oluşturmuştur. Muaviye- Ali'nin mücadelesinde Ali'nin yanında yer aldılar. Sıffin savaşında Ali'nin ordusunda çok sayıda İranlı vardı. Ali'yi Kufeye davet ettiler, daha sonra Hasan'ı desteklediler.

İranlılar eski dinlerindeki Şah ve ailesini kutsal(!) sayma inancını üzerlerinden atamamışlardı. Ali'ye de aynı düşüncelerle yaklaşarak Şah, Şah-ı Merdan (insanların şahı); Hüseyin'e de "Damadı Şehr-i Yari" gibi İran dini geleneğinden gelme lakaplarla hitap ediyorlardı. Yezdigirt'in ortada başka çocuğu da yoktu. Oğlu Firuz'un, Çin'e kaçtığı söyleniyordu. Şah ailesinden kimse kalmamıştı. Bu durum İranlılar içinde, Ali'nin soyunu kutsallaştırma ve onun şahsında İran İmparatorluğunu yeniden ihya etme hayalleri güç kazanmaya başladı.

Ali döneminden başlayarak günümüze kadar gelen "Şia hareketi", Emevi zulmünden beslenerek ve gittikçe şiddetlenerek bugüne geldi. Kerbela olayından sonra bu "akım" Suriye-Şam hâkimiyetine karşı Irak-Kufe muhalefet cephesini oluşturdu.

Şia'nın giderek bir "İran tarikati" haline gelişini, tarihçi Dozy şöyle anlatır:
"Şia tamamıyla bir İran tarikatı haline gelmişti. İranlılar için Resulullah'ın(sav) halifesini seçmek garip ve anlaşılmaz bir şeydi. Onlar ancak veraset ilkesini bilmekteydi, oğlu olmadığına göre damadı Ali onun halifesi olmalıydı. Ali'nin dışındaki bütün halifeler gasıplardı. Diğer taraftan krallarında ulûhiyetin devamını görmeye alıştıklarından, bu taparcasına hürmetlerini Ali ve onun haleflerine tevcih etmişlerdi. Ali nesebinden gelen imama mutlak itaat, onların gözünde en önemli görevdi. Bu yerine getirildiği takdirde geri kalan bütün kanunsuzlukları tefsir etmek mümkündü. Yani imam onlar için her şeydi. Bu onlar için teşahhus etmiş Tanrı(!) idi, ahlaksızlıkla birleşmiş kölece bir itaat, onların sisteminin temeli idi."

Dozy'nin bu tespitleri, bugünkü İrani Şia anlayışı ile birebir örtüşmektedir. Bugün takiyye(!), hatasız (!), masum(!) imamlara mutlak bağlılık ve İran devletinin kutsallığı(!); "Dinin esası" olmuş, geri kalan her şey mübah hale getirilmiştir. Son birkaç yüzyıldır batılılarla işbirliği yaparak, İslam coğrafyasındaki insanları vahşice öldüren ve İran imparatorluğu hayalleri kuran işte bu anlayıştır. Hiç bir zaman İran'ın, İslam düşmanları ile ciddi bir savaşı olmamış, aksine İslam coğrafyasını kana bulayan faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Büyük şeytan ilan ettiği ABD ile gizlice anlaşarak Irak'ta, Afganistan'da, Suriye'de bir milyondan fazla insanın katledilmesinin failleri olmuşlardır. Bugün Suriye topraklarında yaşanan insanlık dışı katliamın baş sorumluları arasında, birinci sırayı Şii İran almaktadır.

Yine bir batılı şarkiyatçı G.Van Vloten'in, İran Şiiliği ile ilgili tespitlerinin bir özeti şöyledir:
"Şiiliğe, Mecusilerin dininden, Maniheizm'den, Budizm'den ve nihayet Arapların gelişinden önce Asya'da hâkim bütün dinlerden alınma İslam dışı birçok unsur girmiştir. İslam'dan yüz çevrilmiyordu, zaten mürtedliğin cezası ölümdü, fakat ruhi saadet onun dışında aranıyordu. İşte o zaman Babil'in, İran'ın eski nazariyeleri zihinlere geri geldi ve İslami unsurlarla karışarak yeni sistemler teşkil ettiler ki hepsi hurafelerden ibaretti. Eski İranlıların, gnostik unsurlarla karışmış kendi meşru krallarına yaptıkları herkesçe malum ibadetin bir benzeri imamlarına yapılıyordu. Kur'an'ın emirlerine açıkça aykırı olan hususlar ihtiva etsin veya etmesin, şayet o, bir Şii imamın ağzından çıkıyorsa ona iman ediliyordu."

Ali'nin şehit edilmesinden(661) itibaren Emeviler 750 yılına kadar hüküm sürdüler. 750 yılında, Abbas oğulları ile işbirliği yapan Ebu Müslim Horasani, yönetimindeki İran kökenlilerden oluşan bir ordu ile Emevi devletine son verdi. Abbasiler, Şiilere; "Ali, Resulullah'ın amcasının oğludur, biz ise amcasıyız, amca, amcaoğlundan daha yakındır" diyorlardı. Böylece kutsal soy (!) bağını tesis ederek İran geleneklerine uygun bir yönetime Şiileri ikna ve ortak ettiler.

Abbasi devletinin ilk yıllarında devleti yöneten bürokratlar arasında İran kökenliler çoğunlukta idi. Abbasi halifesine, İran İmparatorluk geleneğinden gelen devlet yönetimini örnek alarak danışmanlık yapıyorlardı. Bu kişilerin özel gayretleri ile "Fars kültürü"ne ait kitapların çevirileri ile Fars siyasetine ait tecrübe ve bilgi birikimi İslam kültürüne aktarılmış oldu. Ebu Ca'fer el-Mansur döneminde, İran'ın kozmopolit kültür merkezi Cundişapur'dan gelen başta vezir ailesi Bermekiler olmak üzere Abdullah b. Mukaffa gibi kişiler, Fars kültürüne ait edebiyat, tarih, siyaset alanındaki geleneği Bağdat'a taşıdılar. Özellikle Abdullah b. Mukaffa, Fars kültürünün de temelini oluşturan Hint, Yunan siyasi, dini, felsefi düşüncelerini ve Sasani devlet yönetim geleneğini anlatan tercümeleri ve kitapları ile "Siyer-i Mülük-i Acem"(İran şahlarının devlet yönetimi)) sarayda etkili oluyordu.

Kuran'daki "halife" kavramı, Şii anlayışla yorumlanıp uydurulan bir hadisle; "Zillulah fi'l –arz"(halife ALLAH'ın yeryüzünde ki gölgesidir), İran eski din anlayışındaki "yöneticiler-şahlar görevi Tanrı'dan alırlar" düşüncesini İslamileştirmişlerdir(!).

Günümüz İran'ın da aynı anlayış devam etmektedir, Şii ruhani liderler-imamlar meşruiyeti halktan değil Tanrı'dan alır. Dolayısı ile ülke yönetimini ellerinde tutan ruhani liderler, halkın seçimine tabi değildirler, seçimlere katılmazlar.
Hâlbuki Ebu Bekir dahi halife kavramını kabul etmemiş kendilerine emir-ül müminin denmesini istemiştir. Ömer'e de "emir-ül müminin" denmiştir.

Abbasi döneminin başından itibaren Şii anlayışa dayanan devletler; Afrika, Asya, Orta Doğuda kuruldu. Şiiliğin farklı versiyonlarından çok sayıda gruplar da bu coğrafyada yer aldılar. Bunlardan bazıları şunlardır:
Büveyhoğulları (945-1055),
Fatımi Devleti (909-1171),
Samanoğulları
(875-999),
Karmatiler
(890-983)

Bunlardan Karmatiler, Bahreyn'de Müminiyye kentini inşa etmişler, Haccın batıl bir itikat olduğunu ileri sürerek 930 yılında Mekke'ye saldırmışlar, yaklaşık 20.000 kişiyi katletmişlerdir. Aynı kişilerin çalıp götürdüğü Hacer-ül Esved ancak 22 sene sonra geri alınabilmiştir.

Göç yollarının üzerinde bulunan İran ve İran kültürü, Türk ve Moğol kavimlerini de etkilemiş bu coğrafyada kurulan İslam devletleri, devlet yönetimi konusunda İran'dan ciddi anlamda etkilenmişlerdir. Bu yüzden halen kullanılan Türkçedeki bazı dini kavramların bir kısmı (Peygamber-Namaz-Abdest-Minare- Oruç vs.) İran'ın eski din terminolojisinden kalma Farsça ifadelerdir. Özellikle Anadolu Selçukluları ve Horasan'dan Anadolu'ya göç eden bir kısım Türk boyları, İran-Hint kökenli "tasavvufi felsefeler"den etkilenerek; bu mistik anlayışları Anadolu'ya taşımışlardır.

İRAN'DA KURULAN DİĞER DEVLETLER

Safevi Devleti(1501-1749) döneminde de benzer şekilde yöneticilerin ve din adamlarının kutsallaştırılması, Hz.Ali'nin soyundan gelmek, şahlara ilahi vasıflar yüklemek gibi İrani gelenekler devam etmiştir. Safevi Devleti'nin kurucusu kabul edilen Şah İsmail, şiirinde kendisini şöyle anlatır:
"Benim adım Şah İsmail. Ben Tanrı'nın sırrıyım. Bütün gazilerin lideriyim. Annem Fatıma, babam Ali ve ben On iki İmam'ın Piriyim. Babamın kanını Yezid'den geri aldım. Emin olun ki Haydar'ın o özünden geliyorum."

Safeviler döneminde Şiilik, İran'ın resmi dini haline gelmiştir. Ancak karizmatik bir lider olan Şah İsmail'in hem politik hem de dini otoriteyi bünyesinde toplaması dini çevreleri endişelendirmiştir. Otoritesinin gücünü Tanrı'dan alan Şah karşısında bulundukları konum, ulemanın gereksiz hale gelmesi gibi bir ihtimali ortaya çıkarıyordu. Oysa ulema sınıfı ve otoritesi, İran'da yaygın bir konumda idi. Kendilerine çeşitli devlet makamları ve unvanları verilmişti, müritlerinden hums (malın beş de biri) topluyorlar, vakıfları yönetiyorlardı. İleri gelen ailelerle kurdukları ilişkiler sayesinde toplumun temel direği haline gelmişlerdi. Bu yüzden Şahlar da ulema sınıfı ile aralarındaki ilişkileri dengede tutmak durumunda kalmışlar ve politik davranmışlardı. Ulema karşısında aşırı güçlenen yönetici, İran'da hiç bir zaman istenmemiştir.

Safevi hanedanın son döneminde 1850 yılında, ABD ile yapılan bir ticaret anlaşması metnindeki ifadeler, İran kibrini ifade etmesi bakımından ilginçti:
"Kuzey Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ile, Satürn gezegeni kadar Yüce Majesteleri, Güneş'in ayar olarak hizmet ettiği Hükümdar, ihtişamı ve muhteşemliği göklerinkine eşit olan, Heybetli Hükümdar, ordularının sayısı Yıldızlar kadar çok olan Kral, büyüklüğü akıllara Cemşid'i getiren, azameti Dareios'a eşit olan Kayanilerin tacının ve tahtının varisi, tüm Pers ülkesinin Yüce İmparatoru, iki yönetim arasında... (Dünya Düzeni-Henry Kissinger)

18. yüzyılda İran'da Safevi devleti gittikçe zayıfladı. 19. yüzyıla Kaçarlar dönemine ülkeyi merkezi bir konum elde eden bu müçtehit-ulema sınıfı taşıdı. Yönetim ile ulema sınıfı arasında ki bu hâkimiyet ve güç mücadelesi İran'da hiç bitmedi.

İran'daki bu dönemi en iyi algılayan 17. yüzyıl Avrupalı seyyah Chardin, iki kesim arasındaki mücadelede ulemanın konumunu şöyle anlatıyor:
" Evrenin en üst katındaki taht, ancak bir müçtehide uygundur. O, sıradan insanlara göre daha çok bilgiye sahiptir ve daha kutsaldır.çtehit kutsal ve bunun sonucunda barışçı bir insan olduğu için, adalet dağıtmak amacıyla kılıcını kullanacak bir krala ihtiyaç vardır. Fakat onun (müçtehidin) ancak nazırı olabilir ve ona bağımlıdır."

1971 yılında İran Şahı M. Rıza'nın, İran saltanatının 2500. yıldönümü törenlerinde dünya liderlerine hitaben yaptığı konuşmada, İran'ın değişmediğini; milattan bin yıl önceki İran'ın "kutsayıcı şirk felsefesi"ni devam ettirdiğini göstermiştir:
" ..Ey Kiros, Büyük Kral, Krallar Kralı, Ahameniş Kralı, İran ülkesinin Kralı! Ben, İran Şehinşahı, sana kendimin ve ülkemin selamını getirdim. İran tarihinin bu yüce anında, senin 2500 yıl önce kurduğun imparatorluğun çocukları olan ben ve bütün İranlılar, senin kabrin önünde saygı ile eğiliyoruz. Senin ölümsüz hatıranla ve yeni İran'ın şanlı geçmişiyle bağını yeniden kurduğu bu anda içimizi coşku kaplıyor...
Kiros! Büyük Kral, Krallar Kralı, soyluların en soylusu, İran ve dünya tarihinin kahramanı! Huzur içinde yat, çünkü biz uyumuyoruz ve daima uyanık kalacağız."

İran'ın bu hastalıklı megaloman haline bir örnek de Heredot tarihinden vermek istiyoruz. Bakın Heredot, İranlılar ile ilgili nasıl bir tespitte bulunuyor:
"En çok kendilerine, sonra onlara yakın oturanlara ve sonra da bunların yakınlarında oturanlara itibar ederler, yani mesafeyle orantılı itibar sıralamaları vardır. En az itibar ettikleri, oturdukları yer onlara en uzak olanıdır. Bunun nedeni kendilerini her şeyde insanlığın en iyisi ve başkalarını da onlara yakınlıklarıyla orantılı olarak erdemli saymalarıdır; en uzakta yaşayanlar, en alttakilerdir."

İRAN'IN DİNİ KÜLTÜRÜ: ANTİK ŞEYTANİ ETKİLERLE ZEHİRLENMİŞTİR

İran'da devam eden eski bir gelenek şaşırtıcıdır. Zerdüşt'e on yaşına gelince babası tarafından düzenlenen bir törenle, bir kuşak takıldığı, bir de beyaz gömlek giydirildiğine inanılır. Bugün Hindistan'da ve İran'da bu gelenek devam ettirilmektedir. Dindarlığın, masumiyetin sembolü olduğuna inanılan iki parçadan olan yakasız beyaz gömleğin, İranlı ve Hint diplomat ve devlet adamları tarafından günümüze kadar taşındığını ve giyildiğini görmekteyiz. Tasavvuf felsefesine bağlı tarikat mensuplarının da bir Zerdüşt geleneği olan bu gömleği kutsal bir kıyafet olarak giydikleri bilinmektedir.

Humeyni
Ruhani-Rafsancani
Hindistan Cumhurbaşkanı Pranab Mukherjee 
Mevlevi

İran din ve kültürü bir taraftan Ortadoğu ve Mezopotamya diğer taraftan da Helen-Grek din ve kültüründen etkilenmiş; Mithra ve Zerdüşt öğretileri ile de yoğrulmuştur. Tamamı İblis tarafından oluşturulan putperst-paganist-düalist anlayış; yani insanı kutsallaştıran ve ilahlaştıran bu anlayış, İran'ın, İslam'la tanışmasından sonra da varlığını bir şekilde devam ettirmiştir.

Burada ilk defa Şii Büveyhi devleti tarafından resmileştirilen Kerbela olaylarının yıl dönümlerinde İran'lı ve diğer Şii topluluklar tarafından kutlanan, sözde matem törenlerinden de söz etmek istiyoruz. İslam'la uzaktan yakından hiç bir alakası olmayan bu vahşi törenlerin kökenin, eski İran din anlayışına dayandığı açıktır. Resulullah(sav) tarafından açık bir şekilde yasaklanan çirkin taziye adetlerinin İslam ile hiçbir alakası yoktur.

Bunlar "eski İran dini"nin uzantısı olan törenlerdir. Firdevsi şehnamesinde, İran'lı destan kahramanlarından Siyavuş ile ilgili bölümde, Pers dönemindeki bu tarz matem uygulamalarından bahsetmektedir. Yüzünü, vücudunu yaralamak, zincirlerle dövünmek, Pers döneminden kalma adetlerdir. Ölen kral, din adamı veya tanınmış kişilerin ardından yapılan bu törenler bugün devam etmektedir. İnsanı ilahlaştırmak, yüceltmek; İran din anlayışının temeline İblis'in yerleştirdiği bombalardan sadece birisidir. Müslümanlar insanlık tarihi boyunca defalarca korkunç işkenceler görmüş, şehitler vermiş veya şehit edilmişlerdir, hiç bir Müslüman için şiilerin bu yaptığı yapılmamıştır. Bu törenlerin İslam ile hiçbir alakası yoktur. Burada şunu da hatırlatalım Hz. Ali de şehit edilmiştir fakat onun için böyle bir tören Şiiler tarafından yapılmamaktadır. Çünkü "Ali kutsal İran(!) soyu"na bulaşmadan şehit edilmiştir.                             

Bir diğer örnek günümüzde kullanılan İran takvimidir. Eski İran dinlerinde Ahura Mazda'nın yardımcısı olarak kabul edilen ve Avesta'da yer alan "İzedler"in isimleri, bugün İran takviminde ay isimleri olarak kullanılmaya devam etmektedir.

Yukarıda özetini sunmaya çalıştığımız İran'ın kültür, gelenek ve dini yapısı, yakın tarihimize kadar önemli bir değişikliğe uğramadan gelmiştir. 1500 yıllarında kurulan Safevi devleti, 1796 yıllında kurulan Kaçar Hanedanlığı ve 1921'deki Pehleviler ve 1979 İran İslam Cum. dönemlerinde de geleneklerin din haline geldiği İran'da; siyaset(yönetim) ve din(ulema-müçtehitler) arasındaki hâkimiyet mücadelesi ve dinin bu mücadelede bir araç olarak kullanılması devam etmiş ve halen de etmektedir.

Bütün bu örneklerden sonra, İran ile ilgili bir tarihçinin şu tespitini de aktarabiliriz;
"İran, İslamiyet ile tanışana kadar dışarıdan hiç bir inancı kabul etmemiştir. Tarihin büyük medeniyetleri olan Mısır, Çin, Yunan, Roma gibi devlet ve imparatorluklar dahi dış kökenli dini akımlardan etkilenmiş, ancak bu durum İran için hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Tam tersine İran kendi dinlerini kendisi üretir ve dışarıya ihraç etmeye çalışır."

İRAN'IN MEHDİ ANLAYIŞI

Mehdi veya bir kurtarıcı bekleyiş, insanlık tarihi kadar eskidir. İlkel kabile dinlerinden, kalabalık nüfusa sahip dinlere kadar benzer beklenti vardır. Yeni Gine yerlilerinde "Menseren", Hinduizm'de "Kalki", Budizm'de "Maitraya", Eski Mısır'da "Ameni", Sabiilik'te "Praşai Siva", Şintoizm'de "Miroko", İran Zerdüşt, Mazdeist veya Mecusilerde "Saoşyant" beklenen kurtarıcılardır.

Zerdüşt dinine göre: zamanın sonunda bir Kurtarıcı(Saoşyant) gelecek, o gelmeden önce dünyada yalan ve kötülükler hakim olacak, küfür ve ahlaksızlık yayılacak, tabiat değişecek, yıllar, aylar ve günler kısalacak, toprak verimsizleşecek ekinler büyümez olacaktır. Güneş kararacak, zelzeleler birbirini takip edecek felaketler yayılacak.

"Saoşyant" dünyaya gelip otuz yaşına girince, güneş otuz gün ve otuz gece göğün ortasında duracak ve daha sonra kararlaştırılan yere geri dönecektir. "Saoşyant"ın vücudu güneş gibi nur saçacak, dört tarafını altı gözle görecektir. O gerçek bir hükümdar olacak ve dünyayı hâkimiyeti altına alacak, hastalıkları, ihtiyarlığı ve ölümü dünyadan kaldıracaktır.
Zerdüşt'ün soyundan gelecek olan "Saoşyant", inanışa göre Hamun veya Kansava denilen İran'daki gölde saklanan Zerdüşt'ün spermlerinin, göle giren bir kıza nüfus etmesi ve hamile kalması ile ortaya çıkacaktır. Hatta bu sebeple Mecusiler her yılbaşında bu göle yıkanmaya göndererek kızlarının hamile kalmasını isterler. Enteresan bir şekilde diğer tüm "mehdi beklentileri"nde de benzer öngörüler vardır ve bu benzerlik mehdi fikrinin tek bir kaynaktan beslendiğinin de açık bir göstergesidir. Bu bilginin kaynağının İblis olduğu elbette açıktır. Nedir bu iblisin planı? İşte özeti:

Özellikle bu "mehdiyet fikrini" ihdas eden, bugün bu beklentiyi pompalayan "İblis ve adamları"dır. Amaç, İslam coğrafyasını, "Deccal hakimiyeti"ine hazırlamak ve paketlemek için "olağanüstü güçlere sahip, özel ilim verilmiş, adeta elindeki asasıyla deccalvari, dokunduğunu dönüştüren bir lider" ihdas etmek... Amaç, bu özellikleri kendisine kim veriyorsa, elbette ona hizmet edecek bir "Mehdi" tezgâhlamak... Bugün cehalet içinde yüzen, Kur'an'ı terketmiş, şirk bataklığına gömülmüş Müslüman etiketli kitleleri, bu yolla yönlendirmek, aldatmak ve Deccal saflarına çekmek.

İran kökenli kurtarıcı-mehdi inancının, İslam ile hiç bir alakası yoktur. Bu masal, İran geleneksel din ve kültürünün bir ürünüdür. Zerdüşt inancındaki mehdi anlayışı "Saoşyant" da, günümüz İran dini olan Şiiliğe eklenmiştir. Bu ekleme yapılırken aynı zamanda "eski İran dini"nin, insanı kutsama amacı da gerçekleşmiş olmaktadır.

İran'da yöneticiler, "kutsal bir soy"a dayanmaktadır ve onların soylarında "Ferdi Yezdani" denen, hatasız, yanılmaz üstün insan olma vasıfları vardır. Din adamları da böyledir, onlar da hatasızdırlar, masumdurlar.

İran, İslam orduları tarafından fethedilirken son İran şahı III.Yezdigert yenilip kaçarken, kızı Şehr-i Banu, Müslümanlara esir düşmüş ve Medine'ye getirilerek Hz. Hüseyin ile evlendirilmişti. İran'ın kutsal Şah soyu, kabul etmek zorunda kaldıkları bu yeni dinde; Peygamberin soyu ile birleşmiş; "İran'ın antik kültürü" bu yeni durumda da varlığını devam ettirecek bir kanal bulmuştur. İran için önemli olan bu "kutsallık zinciri", Rasululah'ın torunu Hüseyin ve Şah'ın kızı Şehr-i Banu'nun soyundan gelecek olan çocuklar üzerinden sağlanmıştır. Elbette Hüseyin'in, Eşi'nin ve çocuklarının, Şiilerle ya da Şiilikle hiçbir alakası yoktur. Asıl mesele İran toplumunu zehirlemiş olan bu geleneksel "kutsal soy kültürü" ve buradan gelmesi beklenen kurtarıcı Mehdi beklentisidir!

Şehit Hüseyin'in Kerbela'da iki erkek çocuğu kalmış, Şehr-i Banu'dan olan erkek çocuğu Zeynel Abidin üzerinden "kutsal 12 imam zinciri" kurulmuş, başka hanımından olan diğer bir oğlu Amr bu zincirin dışında tutulmuştur.

Buradan şunu anlıyoruz ki; İran kutsal soy zincirinden gelmesi beklenen kurtarıcı Mesih-Mehdi inancı, İran toplumunda mollaların telkinleriyle iman haline gelmiştir. Mesele Peygamberimiz(sav) ve Ali-Hüseyin meselesi değil, İran'a ve dünyaya hakim olacak kutsal-kurtarıcı meselesidir. Ali'nin, Hasan'ın başka hanımlarından birçok erkek çocukları varken neden sadece Hüseyin'in soyu? İşte bu sorunun cevabı böylece verilmiş bulunmaktadır.

İran toplumunun beklediği Mehdi, Hüseyin'in 7. Torunu ve 11. imam Hasan El Askeri'nin olmayan(!) oğlu Muhammed Mehdi'dir. İmam Hasan Askeri, 846 yılında doğmuş, babası ile birlikte Abbasi halifesi Mütevekkil tarafından Samarra şehrinde ölene kadar göz altında tutulmuştur. El Askeri, 874 yılında vefat etmiş fakat geriye halef olarak bir oğul bırakmamıştır.

Hasan El Askeri'nin bu şekilde ölümü, Şiiler arasında krize sebep olmuş, "imamiye fırkası" mensupları, soruna çözüm bulmak için bazı görüşler ortaya atmışlardır. Bu görüşlerden en önemlisi; "Hasan Askeri'nin gizli bir oğlunun olduğu, düşmanlarından korktuğu için gizlendiği" görüşüdür. Güya Allah, onun gizlenmesini veya ortaya çıkmasını ne zaman isterse ona emredecek, Allah emredinceye kadar onun ismini anmak, durumunu araştırmak, yerini sormak ise yasaklanmıştır.

İlk imamiler, Mehdi'nin, babasının ölümünden hemen sonra gaybete gittiğine ve bir süre sonra ortaya çıkacağına inanıyorlardı. Ancak zaman geçtikçe imamlarının bir türlü zuhur etmemesi ve bu şekilde "gaybet"in uzamağa başlaması sebebiyle, yeni yorumlar yapılmış ve bu yorumlara pek tabii Kur'an'dan destek aranmıştır.

Şii inancı ile eski İran din ve kültürü arasındaki paralellik çok açıktır. Mithraizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Mazdekizm gibi eski İran dinlerindeki birçok kurum, inanç ve ritüel, bugün şii düşüncesinde yer almıştır. "Şiiliğin imamet anlayışı", eski İran dinindeki Tanrı'dan vahiy ve güç alan, O'nun yeryüzündeki temsilcisi, "masum, hatasız kral-yönetici anlayışı" ile aynıdır. Bu kökü şeytani etkilere dayanan anlayışa göre; sadece en üst seviyedeki Ayetullahlar, gerçeği kavrayabilir, dünyayı doğru algılayabilir ve dini hükümlerin gizli-batıni gayelerini ulaşabilir.

Bugün İran'da: "Ri'cat"(yeniden dünyaya dönüş), "Beda"(Tanrı'nın fikrini değiştirmesi), Hulul, Tenasuh, Reankarnasyon, Takiyye, tasavvuf-vahdet-i vücud felsefesi gibi eski "İran'ın tarihi-dini kültürü"; bazı değişiklikler ve ilavelerle "Şii düşüncesi"nde yerini almıştır ve varlığını sürdürmeye devam etmekte; "mehdiyet felsefesi"nin içini doldurmaktadır.

"Şii anlayışın" eski İran dinini bir versiyonu olduğu gerçeği, kanıtlarıyla apaçık ortada durmakdadır. İslam şemsiyesi altında filizlenen ve İslam'dan başka her şeye benzeyen, bu "kadim şirk felsefesi"; bugün ve yakın gelecekte "İran toplumunu da, İslam coğrafyasını da yakmaya" devam edecektir.

İblis, tarihin başlangıcında insan neslinin yoğun olarak yaşadığı Asya, Mezopotamya, Anadolu coğrafyasında etkili olmuş, Yüce Allah'ın Elçileri vasıtası ile gönderdiği Hak Dinleri, kullandığı türlü yöntemlerle dejenere etmeyi başarmıştır. İşte İran, insanlık tarihi boyunca bu dejenerasyonda önemli görevler ifa etmek için İblis'in adeta ele geçirdiği ve deccaliyet dönemine hazırlık yapıldığı önemli bir antik toplum kaynağıdır.

İnsanlık, Rabb'inden gelen aydınlanmayla nurlandıkça; İblis'in hilelerini görmüş; onunla ve hizbiyle mücadele edebilmiştir. Bu aydınlıktan uzaklaştıkça; şeytani karanlık oyunlara karşı körleşmiş; düşmanını ve onun yöntemlerini algılıyamaz hale gelmiştir. Böylece bu karanlık güçler de, insanları avlamak için oltalarını ve torlarını kolayca insanlığa salmışlardır. İnsanoğlu, maalesef tarihsel hatasını tekrar ederek; "Hak Uyarılar"a gözlerini ve kulaklarını kapatmış; İblis'in ve şeytanlarının tuzağına çoktan düşmüştür. Bunca ibretli olaylardan ve tarihten ders alamayanların; tüm evrenlerin "Rabb'i olan Sonsuz Güç ve Rahmet Sahibi"nin uyarılarına kulak tıkayanların; hatta O'na düşmanlık edenlerin, ne geleceği, ne de sığınacağı yer yoktur.

SONUÇ

Tüm farklı Şii fırkalarında mehdi anlayışı vardır. İran Şiiliğinde mehdi inancı sistemli hale getirilmiş, mehdi inancına bağlı olarak fıkhi kurallar ihdas edilmiştir. Mehdi beklentisi, İran din adamları tarafından daima canlı tutulmaya çalışılmakta, Ayetullahların(!) mehdi ile temas halinde oldukları bilgisi sürekli kamuoyuna fısıldanmaktadır.

İran dininde beklenen mehdi 12. İmam Muhammed b. el-Hasan'dır. O ölmemiştir ve kıyamet kopmadan önce gelecek, zulümle dolu olan dünyayı adalete kavuşturacaktır(!) Mehdiye ve onun gaybette olduğuna ve zamanı geldiğinde ortaya çıkacağına inanmak, dinin temeli haline gelmiştir adeta. Bunun aksi ise küfür sayılır. Bu anlayış mutlak anlamda dalalettir-sapkınlıktır.

İran'ın mehdi anlayışını daha iyi anlamak için "imamet" düşüncesi önemli bir parametredir çünkü beklenen mehdi 12. imamdır. Bu yüzden imamiye inancını ve İran dinindeki önemini bilmek gerekir.

İran dinindeki imamiyye inancının tanımı şöyledir; Resulullah'ın(sav) vefatından sonra Allah'ın(C.C) emri(!), Resulullah'ın(sav) tayini(!) ile Ali oğulları Hasan, Hüseyin ve Hüseyin'in soyundan olan dokuz çocuğunu meşru imam kabul etmek, toplam sayısı on ikiye ulaşan bu imamların kutsallığına inanmak ve bu inancı dinin asıl rüknü olarak kabul etmek demektir.

İslam dini ve tarihi, Şiiler tarafından; imamiye düşüncesi üzerinden adeta yeniden inşa edilmiş bu inancın temellendirilmesi için tarih yeniden yazılmıştır. İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren yaşanan olaylar, imamiye inancı sınırları içinde yorumlanarak yapay yeni bir tarih üretilmiştir.

İslam'ın temel kaynağı Kur'an, Hadisler, Resulullah'ın(sav) hayatı ve mücadelesi, imamiye düşüncesinin onaylanması amaçlanarak yorum ve değişime tabii tutulmuş, imamlar ilahlaştırılarak onlara olağanüstü özellikler verilmiştir.
İşte bu özelliklerden bazıları;
-İmamlar, Adem'den itibaren Allah'ın gönderdiği her şeye mirasçı kılınmıştır.
-İlim adına her ne varsa imamlarda toplanmıştır, Allah tarafından gönderilen tüm kitaplar, farklı lisanlara rağmen imamlar tarafından bilinir.                                                           
-İmamlar vahyi rüyada alır, gelen elçiyi görmez, sesini işitir(Şeytana açılan vahiy kapısı)                            
-Allah, imamlardan misak almıştır.                                                                            
-İmamların bilgilerinin sınırı yoktur, olanları ve olacakları bilirler, hiç bir şey onlara gizli kalmaz.
-Başta Ali olmak üzere bütün imamlar, hem kalpleri okumakta hem de gizli konuşmaları bilmektedir. Bundan dolayı imamlardan gelen her şeyi kabul edip, onlara teslim olmak gerekmektedir.
- Mümin olabilmek için Allah'a ve Resulü'ne imanın yanında, imamlara da iman gerekir.
- Elçilere vahiy yolu ile gelen şey, imamlara ilham yolu ile gelmektedir.
-Onlara hiç bir konuda muhalif olunmaz, imamı reddetmek, Allah'ı reddetmektir.
-Masum olan bu imamlardan gelen her söz, Allah'ın sözüdür.

Bu iddiaların tamamı Kur'an'a-İslam'a açıkça aykırıdır, yalandır, uydurmadır, iftiradır. İblis'in yönetimine açılan kanallardır.
Bu dinde imamet makamı, nübüvvet makamından daha da üstün olarak görülen bir makamdır. İmamlar, İran geleneğindeki şahlar gibi doğrudan vahiyle belirlenir. Bu nedenle bu imamların yerine başka bir ismin Müslümanların lideri olması, makamı gasp ve küfür olarak görülmektedir. Bu anlayış, İbni Arabi'nin "velayet, nübüvvetten üstündür" felsefesine dayanır. Bu düşüncelerin desteklenmesi için Kur'an ve Hadisler pervasızca çarpıtılmıştır.

Kuveytli meşhur şii vaiz Hüseyin Feheyd, Hüseyin'in, Hz. Muhammed'den ve nebilik makamından daha üstün olduğunu, çünkü nesebinin daha iyi olduğunu, Resulullah'ın(sav) Abdullah ve Amine'nin çocuğu iken, İmam Hüseyin'in Ali ve Fatıma'nın çocuğu olduğunu, Peygamber'in dedesi Abdulmuttalib iken, İmam Hüseyin'in dedesinin nebi olduğunu söyleyerek "İran dininin kutsal soy(!) boyutu"nu ortaya koymuştur.

İran din anlayışında bu sisteme inanmayanlar, yani şii olmayanlara "nasibe" denir. Bunlar "çöp" olarak nitelendirilir. Bazı İranlı din adamları, sünni olanların kanın dökülmesini helal sayabilmektedir. Bu kör-sapkın anlayış, bugün Irak, Suriye ve Afganistan'da dehşet verici uygulamalarla açıkça sergilenmektedir.

12 imamın dışında İran din adamları da kutsallaştırılmış, onlara da olağanüstü sıfatlar takılmış, hatasızlık, masumluk onların en temel vasıfları olmuştur.

İran'ın kuzeyinde bulunan Gilan eyaletinde bir toplantıya katılan Hamaney'in Devrim Muhafızları ordusundaki temsilcisi General Saidi şunları söylüyor:
"Hamaney lider özelliğinin doğal bir sonucu olarak hem vahiyle hem de farklı yollarla ilahi kaynaklarla iletişim halindedir. Veliyy-i Fakih'in emirleri, İmam'ın emirleridir ve yetkisi de imamların yetkisiyle aynıdır."

Özet olarak mevcut İran'ın din anlayışında "imamlar", dinin ta kendisidir, onları ortadan kaldırırsanız ortada din diye bir şey kalmaz.

12. İMAM MEHDİ

İmamların sonuncusu; M.873 yılından bugüne kadar yaşadığına inanılan(!) ve çocukluğundan beri kayıp-çocuk 12. İmama gelince; işlerin nasıl daha da akıl dışı, Kur'an dışı ve İslam dışı kutsamalar ve hayali hikâyelerle süslendiği ve "İblis'in Planı"na hizmet edecek hale geldiği açıktır.

İran dininde beklenen mehdinin durumu özet olarak şöyledir:
On birinci imam Hasan Askeri 28 yaşında vefat eder (M.873) aynı gün eş zamanlı olarak oğlu olduğu söylenen Muhammed b. el-Hasan da ğaip olur, yani kaybolur. Bu duruma "gaybet-i sugra"(küçük gaybet) denir ve kısa zaman da tekrar geri gelmesi beklenir, kendisi ile iletişim dört naibi tarafından sağlanır. Aradan 70 yıl geçer fakat "mehdi" bir türlü geri gelmez ve bu dört naib de birer birer ölmeye başlar. Sonuncu naib M.942 yılında ölmeden önce son söz olarak "bundan sonra emir ancak Allah'ındır" mesajını verir. İşte bu yeni durumda "gaybet-i kübra"(büyük gaybet) dönemi başlar. Bu durum yaklaşık 1000 yıldır devam etmekte; "mehdi" 2017 itibari ile sözde 1144 yıldır yaşamakta ve kendisi beklenmektedir(!)

Bu "gaybet-i kübra" döneminde naib yoktur, kendisi ile irtibat; "rüyalar"la veya müşahede(!) niteliği taşıyan bazı olaylar çerçevesinde münferit olarak bazı özel kişilere(!) görünmesi ile kurulur. İran dini lideri Ali Hamaney; "Şu gaybet döneminde birçok büyüğümüz onu yakından görmüş, kendisini ziyaret etmiş, niceleri ona yakından biat etmişler, ondan ümit verici sözler duymuşlar, niceleri de onun lütfuna mazhar olmuştur" diyebilmektedir.

İran dini; "mehdi"sini meşrulaştırmak için aklın ve ilmin kabul edemeyeceği her yola başvurmuş, alabildiğine sanal gerçeklikler türetmiştir. Akla-hayale gelmez teviller, kitaplar-sayfalar dolusudur. Sözü edilen "mehdi"ye işaret eden, Kuran'ı Kerim'de 120 ile 140 ayet olduğu yalanı bakın nasıl uydurulur. İşte birkaç tevilasyon zırvalar:

"Elif, Lam, Mim,"
"Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir kitaptır."
"Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler."

[BAKARA(2)/1-3]

Bu ayette geçen "gayb" kelimesinin "mehdi"ye işaret ettiği yalanını ileri sürerler...

"Haber verin; eğer suyunuz yerin dibine göçüverecek olsa, bu durumda kim size bir su kaynağı getirebilir?"
[MÜLK(67)/30]

Bu ayette de yerin altına çekilen su ile kastedilen "mehdi"ymiş(!)

"Yer, Rabb'inin nuruyla parıldadı; kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar."
[ZÜMER(39)/67]

Bu ayette "Rabb'inin nuru" ile kastedilen şey, mehdi zuhur ettiğinde yeryüzünün aydınlatılacak olmasıymış(!).

"Mehdi"nin yetenekleri gelmiş geçmiş hiç bir elçide yoktur, buna Resulullah(sav) da dahildir. Zira bu "mehdici" sapkın felsefeye göre; hiç bir elçi, görevini tam olarak yerine getirememiştir. İran'ın mehdisi ise dünyanın sonunda bu görev eksiksiz yerine getirecektir.

İşte Ali Hamaney'in ve Humeyni'nin akıl almaz tevilasyonları:
"Bütün peygamberler adalet için geldi ama bunu başaramadılar, mehdi adaleti bütün dünyaya yayacaktır."
"İmam Humeyni diyor ki: İnsanın amelleri İmam-ı Zaman'a (mehdi) sunulmadan önce kendimize bakmalıyız, mehdinin gözetimi altındasınız, amel defteriniz melekler tarafından haftada veya iki haftada bir ona götürülmektedir, bizim hatalarımız onu mahcup eder, biz onun şiasıyız. Kendimizi onun gelişine hazırlamalıyız, ben onu rehber veya lider olarak nitelemeyi yetersiz buluyorum, o bundan çok büyük, bir numara da diyemiyorum çünkü ikinci yok."

İşte İran'ın eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın akla ziyan ifadeleri:
"Şia'nın kayıp imamı dünyanın tüm işlerini organize etmektedir ve o olmasaydı hiçbir varlık olmayacaktı."

Bugün İran'da ve şii toplulukların yaşadığı coğrafyalarda çok sayıda farklı mehdi beklentisinde olan gruplar vardır. Eski bir istihbarat görevlisi olan Said Hajjarian, sadece Hateminin cumhurbaşkanlığı döneminde İran'da 20 ayrı mehdici mezhep ortaya çıktığını ifade etmiştir.

"Beklenen kutsallaştırılan-ilahlaştırılan mehdi" için sapkın gösteriler, ritüeller yapılmakta; ortaya bazen kendisinin mehdi olduğunu iddia edenler, bazen mehdinin temsilcisi-yardımcısı olduğunu iddia edenler de çıkmaktadır.

Mehdilik iddiasında bulunan bir başka güncel İblis dostu, Irak-Basra'da doğan Ensaru'l- Mehdi mahla adını kullanan Ahmed el-Hasan, Şii inancındaki 12. İmam Mehdi'nin yardımcısı olduğunu ileri sürüyor. Önceleri İmam Mehdinin dostlarından biri olduğunu iddia eden, daha sonra da dünyayı mehdinin zuhuruna hazırlamak için gönderilmiş Yemani olduğunu söyleyen bu meczup, şu sıralar 12 mehdi yardımcısının birincisi, "Hızır, İsa ve İlya'nın da elçisi" olduğu gibi yaldızlı palavralar atmaktadır. Diğer şeytan elçisi yalancılar gibi rüyasında mehdiyi gördüğünü ve mehdinin onu bilgilendirdiğini, kendisine biat etmeyenlerin cehennemde olacağını söylüyor. Kendisine tabi olanlarla birlikte bir savaşa hazırlık yaptığını anlatıyor. Bu insan şeytanı mehdi müsveddesi ve takipçileri "şeytani newage akımı"nın tezlerinden olan "reenkarnasyona" inanıyor. İblis'ten vahiy alan bu yalancı adam, kendisine inanmanın en kısa yolunun "gayba sormak" diyerek şeytani rüyalarla adam topluyor. Tabii ki "gayba sorma" sonucu iblis aracılığıyla rüyada ona teşvik edici canbaz oyunları sonucu, ahmak müntesipleri giderek çoğalıyor.

Cemkeran Camisi
Mehdiye Mesaj gönderme kuyusu....
Mehdi ile ilgili birçok ziyaretgâh ihdas edilmiş, imamlara ait mezarlar İran dininde hac mekânları haline getirilmiştir. İran'ın Kum kenti yakınlarındaki bir camide organize edilen bir ritüel ilginçtir:
"Cemkeran Camisi" ismindeki bu caminin mehdinin emri ile yapıldığı iddia edilmektedir. Cami, mehdi ile irtibat yeri olarak adlandırılmaktadır. Her yıl milyonlarca kişinin ziyaret ettiği camide bulunan bir kuyuya para ya da dilek kâğıdı atıldığında, bu kuyunun açıldığı tünelden düzenli olarak camiyi mehdinin ziyaret ettiğine, istekleri gerçekleştireceğine inanılmaktadır. Bizzat gelemeyenler için faks veya e-mail yolu ile dileklerini iletme olanağı da sağlanmaktadır.

Kur'an dışı oluşturulan "Mehdiyyun-mehdi-kurtarıcı" kavramının istilahi kullanımı; "özel bir şekilde, hatta bir gecede hidayete ermiş kimsedir. Şia'ya göre bazı farklı görüşler olsa da, yaygın görüş; Ali soyundan gelen 12. imamın, çocuk yaşta kaybolması-gizlenmesi, daha sonra da ortaya çıkarak; dünyaya, Şia'yı hakim kılacak kimsedir "Mehdi". Kendisine kayıp imam denir ve bu halde bile, bir "kutup" olarak dünyayı yönetir. Şia'ya göre; İsa geldiğinde, "Mehdi"ye tabi olacaktır.

Esas itibariyle "Ehli Sünnet" denen büyük çoğunluk; ne böyle bir "Mehdi-kurtarıcı" beklentisine sahiptir ve ne de kaynaklarında bu konuda deliller vardır. Bu "Mehdi anlayışı"nın kaynağı Şia ve "tasavvuf felsefesi"dir. İblis, "tasavvuf felsefesi"yle İslam'a şirk kanalları açmakla kalmadı; "kutuplar", "batın ilmi", vahiy kesildiği halde vahiy alan, geleceği bilen "evliyalar(!)", "şeytani fısıltılar"la beslenen "kurtarıcılar" üretip-türetmiştir. İslam tarihinin "fitne dönemi"nden bu yana; "kurtarıcılar", "mehdiler", "sahte resuller" eksik olmamıştır. Bir kısım "şeytani emperyal güçler"de, kendi amaçlarını gerçekleştirmek için bu kanalları bol bol kullanmışlardır ve halen kullanmaktadırlar.

Özellikle bu "mehdiyet fikrini" ihdas eden, bugün bu beklentiyi pompalayan "İblis ve adamları"dır. Amaç, İslam coğrafyasını, "Deccal hakimiyeti"ine hazırlamak ve paketlemek için "olağanüstü güçlere sahip, özel ilim verilmiş, adeta elindeki asasıyla deccalvari, dokunduğunu dönüştüren bir lider" ihdas etmek... Amaç, bu özellikleri kendisine kim veriyorsa, elbette ona hizmet edecek bir "Mehdi" tezgâhlamak... Bugün cehalet içinde yüzen, Kur'an'ı terketmiş, şirk bataklığına gömülmüş müslüman etiketli kitleleri, bu yolla yönlendirmek, aldatmak ve Deccal saflarına çekmek...

Yusuf Okur
yaklasansaat.com

01/08/2017

Kaynaklar:
1) Kur'an-ı Kerim
2) Kütübü Sitte
3) Kitab-ı Mukaddes, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 2001.
4) Henry Kissinger, Dünya Düzeni, çev. Sinem Sultan Gül, Boyner Yy. İstanbul, 2014.
5) Gerlof Van Vloten, Emevi Devrinde Arap Hakimiyeti, Şia ve Mesih Akideleri Üzerine, çev.Mehmet S. Hatiboğlu, AÜİF Yy. Ankara, 1986.
6) Julius Wellhausen, İslamiyet'in İlk Devrinde Dini-Siyasi Muhalefet Partileri, çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan, TTK Yy. Ankara, 1996.
7) Julius Wellhausen, İslam'ın En Eski Tarihine Giriş, çev.Prof. Dr. Fikret Işıltan, İÜ. Edebiyat Fakültesi Yy. İstanbul, 1960.
8) Julius Wellhausen, Arap Devleti ve Sukutu, çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan, AÜİF Yy. Ankara, 1963.
9) Gene R.Garthwaite, İran Tarihi, çev. Fethi Aytuna, İnklap Yy. İstanbul, 2011.
10) İbn-i Teymiye, El-Munteka-Şiilik ve Mahiyeti, çev. Heyet, Umde Yy. İstanbul, 1966
11) Ronen A.Cohen, İran Hüccetiye Cemiyeti, çev. Mehmet Toprak, İyidüşün Yy. İstanbul, 2014.
12) Herodotos, Herodotos Tarihi, çev. Müntekim Ökmen,Türkiye İş Bankası Kültür Yy. İstanbul, 2013.
13) Henry Corbin, İslam Felsefesi Tarihi, çev. Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, İletişim Yy. İstanbul, 2008.
14) Muallim Yakup Necef Zade, Firdevsi ve İran Milliyetçiliği, Semih Lütfi Matbaası, 1932.
15) Celaleddin Rumi, Mesnevi 1, çev. Veled İzbudak, MEB Yy. İstanbul, 1990.
16) Mehmet Korkmaz, Zerdüşt Dini İran Mitolojisi, Alter Yy. Ankara, 2010.
17) Fahriye Adsay-İbrahim Bingöl, Avesta, Avesta Basın Yy. İstanbul, 2012.
18) Şeyh Saduk, Şii İmamiye'nin İnanç Esasları, çev. Doç. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, AÜİF Yy. Ankara, 1978.
19) İbnu'l Mukaffa, İslam Siyaset Üslubu, çev. Vecdi Akyüz, Dergah Yy. İstanbul, 2004.
20) Firdevsi, Şahname, çev. Prof. Necati Lugal, Kabalcı Yy. İstanbul, 2013.
21) Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi 1-2-3, çev. Ali Berktay, Kabalcı Yy, 2000.
22) Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, çev. Ergun Kocabıyık, Kabalcı Yy, 2000.
23) Yves Bonnefoy, Mitolojiler Sözlüğü, Yayına Hazırlayan: Levent Yılmaz, Dost Kitabevi Yy. Ankara, 2000.
24) Fatih Topaloğlu, Şia'nın Oluşumunda İran Kültürünün Etkisi, Dokuz eylül Ünv. Doktora Tezi.
25) David Ulansey, Mitras Gizlerinin Kökeni, çev. Hüsnü Ovacık, Arkeoloji ve Sanat Yy, İstanbul, 1998
26) Çiğdem Dürüşken, Roma'nın Gizem Dinleri, Arkeoloji ve Sanat Yy, 2000.
27) Ayetullah Seyyid Ali Hamenei, İmam Mehdi ve Zuhur, Tesnim Yy, 2015
28) Selin Çağlayan, İran Mehdiyi Beklerken, Cinius Yy, 2012
29) Hanifi Şahin, Şiilerin Gözüyle Sünniler, Mana Yy 2016                                         
30) http://www.yaklasansaat.com/dinler/dogu_dinleri_putperestlik.asp


Untitled Document
ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.