Untitled Document
 
www.yaklasansaat.com







 

Dinler/ Diğer Dinler("Tevhid" Putperestliğe Nasıl Dönüşüyor?)/ Doğu Dinleri: Putperestlik

DOĞU DİNLERİ: PUTPERESTLİK

Hindu kutsal(!) adamlar. İlkelliğin, şeytanların vahyine dayanan büyücülüğün temsilcileri.

Coğrafi bir deyim olarak Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinde yaşayan insanların geleneksel din ve inanışları; "Uzakdoğu Dinleri" olarak adlandırılmaktadır. Bu din anlayışlarının en çok bilinenleri, Hinduizm, Budizm, Şintoizm, Taoizm, Caynizmdir.

Biri diğerinden temelde farklı olmayan, nasıl oluştukları açıklıktan mahrum; adeta tarihi kökleri karanlık bu dinler, sürekli dönüşerek kendi içlerinde de bin parçaya bölünmüş ve son derece karmaşık-anlamsız hale gelmiştir. Uzakdoğu toplumlarının bu temelde "ruhçu-panteist-putperest" özelliğine rağmen yeni sürümleriyle Batı'da pekte revaçta olduğunu söylemeliyiz. İblis'in, çağın koşullarına uygun olarak revize ettiği bu "yeni sürüm din", bugün "Yeni Çağ" (New Age) dini olarak cehalet pazarında oldukça rağbet görmektedir.

Amacımız; İblis'in vahyi ile oluşturulan bu "ruhçu-paganist-putperest" inanışları analiz etmek değildir. Amacımız; bu, din bile denemeyecek derece kaotik ve şeytani olan felsefenin temellerine ışık tutmak; bu bağlamda Mu-Atlantis diniyle özbağlarını vurgulamak ve çağdaş versiyonunun "New Age tarikatları" olduğunu gözler önüne sermektir.

İnsanlık tarihi boyunca tek amaçları, insanoğlunu Hak'tan saptırarak kandırmak olan İblis ve avanesi, çağların koşullarına paralel tuzaklar kurmuş ve insanoğlunu avlamaya devam etmiştir. İblis ve ordusu tarih boyunca "avcı", insanoğlu ise adeta "av" olmuştur. Bu "sürek avı" bugün de bütün şiddetiyle devam etmektedir. İşte şeytanların kimleri kuşattığı ve kimlere vahyettiğinin delili:

Şeytanların, kimin üzerine indiğini size haber vereyim mi?
"Her günahkar-iftiracının" üzerine iner.

Onlar (şeytanlara) kulak verirler ve bunların çoğu yalancıdırlar.

[ŞUARA(26)/221-223]

Cin-şeytanların insanoğluna kurdukları tuzaklarda en büyük avantajları, bir üst boyutta bulunmaları; yani Yüce Allah'ın belirttiği gibi; "insanların göremeyeceği yerden onları görebilmeleri"dir. Aynı zamanda bir alt boyuta, yani insan ya da hayvan formuna girebilme yeteneklerini kullanarak insanları şaşırtma-korkutma silahını işletmeleridir. Hak vahiyden mahrum ve Yüce Allah'ın koruması altına girmeyen insanoğlunun, bu sürek avının kurbanı olmaması mümkün değildir.İşte Rabbimizin insanlığa uyarısı:

Ey Ademoğulları, şeytan, anne ve babanızın elbiselerini onlardan soyup, edep yerlerini göstererek, cennetten çıkardığı gibi, sizi de 'fitne'ye düşürmesin. Muhakkak o ve kabilesi, sizin onları göremediğiniz bir yerden(boyuttan) sizi görüyor. Muhakkak Biz, şeytanları, iman etmeyenler için dostlar kıldık.

[ARAF(7)/27]

Sonsuz Yüce olan Allah'ın izniyle yükseltilmiş olan Azazel, Adem'in yaratılması ve arkasından ona saygı gösterilmesi emri üzerine, kendisinin daha üstün olduğunu düşünerek kibirlenmiş, Allah'ın emrine karşı çıkmış, bunun üzerine Allah'ın lanetine uğrayarak kovulmuştur. Ve o andan itibaren İblis, azim bir hırs, intikam, kibir ve kıskançlıkla Adem ve oğullarının peşine düşerek Adem'i cennetten kaydırdığı gibi oğullarını da Hak Yol'dan saptırıp, şeytanlaştırarak intikam peşinde koşmuştur.

Yazımızın devamında İblis ve avanesinin izlediği bu yöntemleri daha yakından inceleyeceğiz. Bir tarafta Sonsuz Yüce Allah'ın Hak dini ve elçileri, diğer tarafta da Allah'ın ve insanlığın düşmanı İblis ve onun "Hakk'ı Batıla dönüştüren pislik yöntemleri ve elçileri." İnsanlık tarihinin temel kavgası budur işte. İşte insanoğlunun yaşamını karartan, şeytani felsefeye kucak açan ilk insan toplumu "Mu ve dini"nin temel özellikleri:

MU TOPLUMUNDA: PANTEİZM-GÜNEŞ PUTU, REENKARNASYON VE NİRVANA

18.000 yıl öncesine ait bronz bir Mu heykeli
Hindu Tanrısı(!) Şiva

Mu uygarlığının diğer bir adı da "Güneş imparatorluğu"dur. "Mu dini"nin temelinde Güneş kültü vardır. Tanrının sembolü Güneş yani Ra'dır. İmparatorlarının ünvanı, Mu'nun Güneşi anlamına gelen  "Ra Mu" dur. Kökleri Mu'ya kadar uzanan Japonya'da imparatorun unvanı "Güneşin Oğlu"dur, bayraklarında ise Güneş resmi yer alır.

Güneş, Mu'dan itibaren gelen Mısır, Hinduizm, Maya gibi tüm şeytani geleneklerde, kutsallık atfedilen, Tanrı'nın fizik ortamda tecellisi, kozmosun kalbi, adaletin gözü ve Ruhsal yönetimin temsili olarak gösterilen "İblis'in sembolü"ne dönüştürülmüştür. İbadetler doğuya dönülerek yapılır. Naacal mabetlerinde Ay, bir sembol olarak Güneş'in hemen yanında yer alır.

"Mu dini"nde "birde üç"le anlatılmaya çalışılan "iblisce tanrı kavramı", üçgen ve üç sayısı ile simgelenir. Yeryüzündeki birçok inanç, gelenek ve mitolojide bulunan bu sembol, İblis'in kadim dininin sac ayağını oluşturmaktadır. Bu üçleme, günümüzde de Hıristiyanlığın temel inanç sistemidir. Bugün "üçleme ve Güneş simgesi"ni birarada "üçgen içinde göz" şeklinde masonik bir simge olarak 1 doların üstünde görmekteyiz. Bu sembol, Mu'dan Atlantis'e buradan Hermes ile Mısır'a, Mısır'dan Pisagor ile Eski Yunan'a ve nihayet Masonluğa kadar ulaşmıştır.

İblis ve kabilesi, "üçgen içinde göz" sembolüyle, ne anlatıyor? İblis, "Sonsuz Yüce Rabb'imizin her şeyi ihata eden ve her şey üzerine sınırsız basiret-görme sahibi olması" gerçeğini çalıp kendisine mal etmiş profesyonel bir hırsız ve sahtekardır. Aynı zamanda Kur'an'ın bize bildirdiği; "sizin onları göremediğiniz yerden onlar sizi görür" gerçeğini de aklı sıra bu yolla bir simgeyle vurgulamaktadır.

Gerçekte "Ra", Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatlarının ilk iki hecesidir ve Allah'ı temsil eder. Allah, Kur'an'da: "Güneş ışıktır, Ay nurdur" der. Dolayısıyla Güneş(Ra) ışığın kaynağını, yani Allah'ı simgelerken; Ay, Allah'ın nurunu, yani Peygamberimizi simgeler. Ancak tüm şanını ve şerefini kaybeden ve insanlık düşmanı olan hırsız İblis, bu simgeyi de çalarak arkasına saklanmış; cin-insan toplumlarını saptırarak; "şirk"e, oradan da "paganizme-putperestliğe" kaydırmıştır. Vişnu da kimi zaman güneş enerjisinin tezahürü olarak görülmüştür. İlk ibadete sabah şafaktan önce başlanır; doğuya doğru dönülerek oturulur.

Peygamberimiz (s.a. v.)in uyarısından bilmekteyiz ki "Doğu", cin-şeytanların kıblesidir. Abdullah ibn'u Amr ibni'l-As Resûlullah'a dayanarak şöyle anlatıyor:
"...Sabah namazının vakti ise fecrin doğmasından (yani şafağın sökmesinden) başlar, Güneş doğuncaya kadar devam eder. Güneş doğdu mu namazdan vazgeç. Çünkü o, şeytanın iki boynuzu arasından doğar."(2)

"Mu dini"nde, Uzakdoğu dinlerinde olduğu gibi reenkarnasyon ve nirvana inancı vardır. Bu sapkın inanca göre Ruh, muhtelif zaman ve mekanlarda tekrar hayata gelmek üzere yeni bedenlere girerek tekrar tekrar dünyaya gelir. Böylece olgunlaşır ve "nirvana"ya ulaşır(!)

7 başlı yılan İblis'i temsilen resmedilen Vişnu.

Naacal tabletlerinde pek çok batılı yazar ve arkeoloğun "grotesk"(acaip şekilli) tanrılar ve tanrıçalar diye adlandırdığı Hindu tanrılarına benzeyen şekillere rastlanmıştır. Yaratıcı'nın sembolü olarak yedi başlı yılan kullanılır. Hinduizmde de Hindu tanrısı Vişnu, yedi başlı yılanla resmedilir.

Yılan'ın, İblis'i Cennet'e sokarak, Adem'in ve Havva'nın kaydırılmasında rol aldığı ve insanoğlunun düşmanı olduğu bir gerçektir. Yılan, Yaratıcı'yı değil İblis'in hainliğini ve sinsiniliğini temsil eder. İşte İblis'in kucağına oturanların dinleri böyle akıl dışı, saçma ve süfli olur.

Bugün Churcward gibi masonik kimi yazarlar ve New age taraftarları, gerçeklerin üzerine bilinçli bir karartma yaparak; her yerinden putperestlik akan bu "antik dinler"i, Tek Tanrı'ya dayalı "Tevhid" anlayışının kaynağıymış gibi gösterme gayreti içinde her türlü "zırva teviller"e baş vurmaktadırlar.  

Aslında "Mu dini"ni öğrenmek isteyenlerin Mu artığı toplumlara; Mısır, Maya ve Uzakdoğu dinlerine bakması kafidir. Sonuç olarak, Mu toplumunun tüm dini anlayışları ve kutsal saydığı kavramlar, Mu'dan Atlantis'e, oradan da arkadan gelen tüm "antik toplumlar"a ve bugünün "Uzakdoğu dinleri"ne, cin-şeytanlar tarafından taşınmıştır.

MU TOPLUMU'NDA: "KAST SİSTEMİ"

Kast terimi, Portekizce ve İspanyolcada "casta" ırk, soy; Latincede ise "castus" saf soy anlamına gelmektedir. Mısır dininde, Hinduizm'de görülen kast sistemi ve din adamları sınıfının üstünlüğünü, Mu'da da görmekteyiz. "Mu dini"nin rahipleri olan "Naacaller" imparatordan sonra geliyor ve yönetici sınıfı teşkil ediyorlardı. Naacaller, "İblis ve avanesi"nin sırdaşlığını yapıyor ve masonluk benzeri "kutsal sırlar kardeşliği" üst sınıfını oluşturuyordu.

"İblis ve avanesi", insanlık tarihi boyunca her toplumda, özellikle seçilmiş bir zümreye hitap etmişler ve bu yolla toplumları kolayca yönlendirmişlerdir. Örneğin, Roma putperestliğindeki gizem tarikatlarının yöneticileri, üst düzey romalı asillerden oluşmaktaydı. Günümüzde de, bunun en tipik örneklerini gnostik tarikatlarda, tasavvuftaki avam ve havas ayrımında ve masonluktaki derecelenmede açıkça görmekteyiz.

"Mu dini"nin sembollerinden biri de "ruh"un Tanrı'ya ulaşması için gereken aşamaları gösteren sekiz şeritli yoldur. Bunun karşılığı günümüzde, "ruh"un en alt kademeden başlayarak, Uzakdoğu dinlerindeki mükemmele, tasavvuftaki Kamil İnsan'a ve Kabala'daki Adam Kadmon'a ulaşmasıdır. Bu aynı zamanda ileride göreceğimiz gibi Budizmdeki nirvanaya giden 8 aşamalı yolun ta kendisidir.

Mu'dan günümüze; Hitler'e kadar uzanan bir gamalı haç sembolü.

"Mu dini"nin de Tanrısal Işık'tan çıkmış olan dört temel gücün, kainatı, kaosdan düzene geçirmiş olduğu ifade edilir. Naacaller bu dört temel gücü, "gamalı haç" ile sembolize etmişlerdir. Aynı sembolü, Hitler'in kullandığını biliyoruz. Hitler'in ise felsefi olarak Naacaller'e dayanan şeytani Thule örgütünün üyesi olduğunu biliyoruz.

"Uzakdoğu dinleri" incelendiğinde görülecektir ki; İblis ve avanesi tarafından sürekli yeni versiyonları piyasaya sürülen "antik tuzak programlar"dır. "Mu dini"nin takipçisi olan ve Uzakdoğu dinlerinden izler taşıyan "Şamanizm"e yakından bir göz atalım.

NEW AGE'İN KABA VERSİYONU: "ŞAMANİZM"

Günümüzde new age şemsiyesi altında taraftar bulan "Şamanizm"in, "Uzakdoğu dinleri"nin altın yaldızlı sözlerle süslenmemiş ilkel hali olduğunu söyleyebiliriz. Mu'dan izler taşıyan Şamanizm, Uzakdoğu dinleriyle pek çok noktada örtüşmektedir.

Kökeni; Orta ve Kuzey Asya'ya dayandırılan Şamanizmin, Hindistan ve Çin'de doğduğu, oradan Orta Asya'ya da; özellikle Türk boyları arasında yayıldığı sanılmaktadır. Şamanizmin, Kuzey ve Güney Amerika'da, Avustralya yerlilerinde, Endonezya'da, Güneydoğu Asya, Çin, Tibet, Japonya'da, Kafkaslar'da, Polinezya'da, Eskimolarda ve Kızılderililerde farklı versiyonları gözlenmiştir. Şamanlar-kamlar-baksılar, Arapların kahinleri-arrafları gibidir. Yakutlarda, erkek şamana "oyun", kadın şamana da "ydagan" denir. Cengiz'i, şamanı, bağlı bulunduğu "ruh"a(cine) dayanarak "Cin-giz"olarak isimlendirmiştir.

Temel olarak sihir, büyü ve trans tekniklerine dayanan Şamanizm, "Animizm"in izlerini taşır. Animizme göre, tüm canlı cansız maddelerin bir "ruhu" vardır. Bu anlamda dağ, ırmak, göl ve bunun gibileri yalnız coğrafi isimler değil, evlenen, konuşan, duyan ruh sahibi canlılardır. Şamanistler, bu "ruhlar"ın faydasına ve zararına inanırlar, onları çağırır, memnun etmeye çalışırlar ve dualarını onlara yaparlar.

Gök'te Güneş, yeryüzünde ise ateş şaman için kutsaldır. Güneş adına yemin ederler ve kutsal gördükleri yerlere Güneş resmi çizerlerdi. Şamanizmde dünya ikiye ayrılır: görünür dünya, görünmeyen dünya. Görünmeyen dünya, ölülerin-atalarının ruhları ve tanrılar olduklarına inandıkları gerçekte "cin-şeytanların dünyası"dır. Tabii ki bu hayali güçlerin, kuraklık, açlık ve hastalık gibi afetlere sebep olduklarına inanırlar.

Şamanlığa çağrılma cin-şeytanların sık sık insanları kandırmada kullandıkları rüyalarla başlar. Erken yaşlarda sinirli olan, öfke nöbetine tutulan, dalgınlaşan, ormanlarda ve ıssız yerlerde dolaşmayı seven kimseler, doğal şaman adaylarıdır. Bu durum, adayın, ruhlarla(cinlerle) karşılaşması olarak yorumlanır ve bu ilişki giderek kişiyi şaman(medyum-kahin) boyutuna çıkarır.

Şaman, ayinler sırasında çeşitli yakarışlar ve hayvan sesleriyle dans ederek transa geçer ve kurt, ayı, kartal, kuzgun gibi hayvanların bedenine bürünen cin-şeytanlarla ilişki kurar. Hayvanlar ya da onların görünümüne bürünmek, cin-şeytanların, insanlarla ilişki kurarken en sık kullandıkları eski metodlardan biridir. Bunu Şintoizm, Hinduizm gibi Uzakdoğu dinlerinde ve Mısır, Maya gibi kökleri Mu'ya uzanan şeytani uygarlıklarda açıkça görmekteyiz. Bunlar tanrı edindikleri cin-şeytanları, hayvan ya da yarı hayvan-yarı insan şeklinde resmetmişlerdir. Hint tanrıları, değişik hayvan kılıklarına bürünürler. Japonya'nın yerli halkı Ainular ise ayıların, insanlar arasında dolaşan tanrılar olduğuna inanırlar. Mısır tanrıları çeşitli hayvanlarla simgelenmiştir. Mısır'da Ptah ve Osiris, öküzde; Hathor, inekte; Horus, şahinle simgelenmiştir. Eski Yunan tanrılarının çoğu serüvenlerinde çeşitli hayvan kılıklarına girerler. Meselâ Zeus, kuğu kuşu kılığına girerek Leda'yı, boğa kılığına girerek Europa'yı kaçırır; Io, inek kılığına girerek dünyayı dolaşır.

Şu an bile ağaç ve çalılara çaput bağlamak, kurşun dökmek, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya vurmak (cinlerin duymasını önlemek için), gidenin arkasından su dökmek, mavi boncuk takmak vs. vs. inanışlar, içinde yaşadığımız toplumda sık sık karşılaştığımız "hurafeler", Şamanizmden bugüne taşınan canlı örneklerden bir kaçıdır.

Bu çağda da cin-şeytanlar, benzer şekilde kendilerini önemli kimselerin ruhları, melekler ya da iyi uzaylılar dıye pazarlamaktadırlar. O günde insanoğlunun cehaletinden-şirkinden yararlanarak; kendilerini "iyi ruhlar", ya da cezalandırıcı "kötü ruhlar" olarak takdim ediyorlardı. Halbuki, ne ölmüş insanların ruhları, ne de melekler hiçbir şekilde, hiçbir kimseyle konuşmaz, konuşamazlar. Bu temel prensibi unutan insanoğlu, kolayca "şeytan taifesi"nin tuzağına düşerek; atasının ruhuyla, meleklerle konuştuğunu sanarak aldanmış, başkalarını da aldatmıştır. Bugünün sözde çağdaş-aydınlanmış cahilleri, meleklerle konuşuyorum diye kitaplar yazıyorlar, komik durumlara düşüyorlar ve nerelere sürüklendiklerinin farkına varmıyorlar.

Şamanizm sadece Batı'da New Age dini olarak yeniden sahneye çıkmıyor, sözde İslam tasavvufu maskesi altında, hertürlü "şirki felsefe"yi ellerinde Kur'an bulunanlara da maalesef bulaştırmış bulunuyor. Bugün İslam adına hareket ettiğini söyleyen ve kutsal saydıkları şeyhlerinin-efendilerinin ruhlarından istimdat edenlerin, onlara sığınanların ve o ölmüş ruhların güya dünyayı yönetme yetkinliklerinden pay alacaklarını sanan aldanmışların sayısı hiçte az değildir.

BRAHMANİZM-HİNDUİZM: ATLANTİS'İN MİRASI

Güneş doğarken İblis'e ibadet eden Hindular.

İblis'in, Mu'da temellerini attığı ve oradan Atlantis'e taşıdığı bu "kadim din"in mirasçılarından birisi de Hinduizmdir. Özellikle Hindistan, Nepal ve Bangladeş'te yaygın olan Hinduizmin, günümüzde yaklaşık 900 milyon taraftarı vardır. Hinduizm, din adamları olan "brahmanlar"ın hakim oldukları dönemde Brahmanizm terimi ile ifade edilmiştir. Günümüzde Hinduizm ve Brahmanizm terimleri birbiri yerine kullanılmaktadır. Hinduizmin temelinde Brahma (Mutlak Varlık) inancı yatmaktadır.
                                                    
Brahmanizmin başlangıcı belli değildir ve tarih öncesi devre kadar uzanır. Brahmanizm, MÖ 1500'lerde Vedalar'ın yazıya geçirilmesinden çok daha önce de mevcuttur. MÖ 3000 yıllarında, Pre-Harappa ve Harappa dönemlerinde; İndus uygarlığının dini Brahmanizmdir. Bu yıllardan kalma çeşitli Şiva(hindu tanrısı) kalıntıları bulunmuştur.

KİTAPLARI: VEDALAR; ELÇİLERİ: RŞİ

Hinduizm inancında günümüzün medyumlarının yaptığı gibi Rşiler, tanrılarıyla(cin-şeytanlar) çeşitli şekillerde iletişime geçer, onların vahyine tabi olur ve gizli bilgiler alırlar.

Brahmanizm-Hinduizmin temel esaslarını kıstas kabul etsek bile sınırlarını çizmek güçtür. Hinduizmin dini metinleri içinde en önemlileri: Vedalar, Brahmanalar, Paranalar, Upanişadlar ve Mahabarrata'dır. Hindu geleneğinde Vedalar, Brahmanalar ve Upanişadlar, cin-şeytanlardan alınan vahyin ürünüdür. Diğer metinler ise geleneklerden ibarettir. Brahmanalar, ilahlarına sunulan kurbanlarla ilgili ayrıntılı bilgiler içerir. Bu şekilde oluşturulmuş kitapların içerisinde en önemlisi ise Vedalar'dır.

VEDALAR VE POLİTEİZM

Veda, işitilen bilgi demektir. Vedalarda çok tanrılı bir din öğretisi vardır. Fakat kimi araştırmacılara göre bu çok tanrılı görüntü altında panteizm yer alır.

Vedalar'da; gizli öğretiler, büyüler, ruhlar (cin-şeytanlar) ile iletişim kurma yolları, bunun için ormanlara, inzivaya çekilenlere öğütler, kurban törenleri ile ilgili bilgiler, ruhları övücü sözler başlıkları altında pek çok şeytani vahiy toplanmıştır.

Bugünkü Hinduizm, Vedalar'dan 2000 sene sonra, MS 8. yy.da şekillenmiştir. Hinduizm Vedaları'nda neredeyse her güç ilahlaştırılmıştır, ilahların sayısı akıl almaz derecede çoktur. Eski çağlarda insanoğlunun doğa karşısındaki cahilliği ve zayıflığından faydalanan İblis ve avanesi, Şamanizmde olduğu gibi yer, gök, ateş, su, ışık, dağ, taş, hayvan, ağaç vb. doğa güçlerinin arkasına saklanarak insanları aldatmıştır.

UPANİŞADLARDA KADİM ÖĞRETİ: PANTEİZM

Upanişadlar, MÖ 800'e doğru münzevi mistiklerce şekillendirilmiş ve Vedalar'daki çok tanrıcılığın daha açık bir şekilde panteizme dönüştürüldüğü metinlerdir. Bilgeler ve çileciler olarak adlandırılan bu yeni nesil rahipler, Brahmana metinlerindeki yaklaşımları yobazlık olarak nitelendirmiş, kuzeydeki ormanlara çekilerek cin-şeytanlardan aldıkları vahiylerle Upanişadları oluşturmuşlardır. "Tanrının ve kişinin özde bir olduğu" düşüncesi özellikle Upanişat öğretilerinde öne çıkmaktadır.

Sanskritçe bir kelime olan Brahman, köken olarak ölçülemez büyüklük manasındadır. "Evrenin yaradılışı ilkesi", "tüm evreni kapsayan", "her şeyin kaynağı ve barınağı" anlamında kullanılır. Mu ve eski Mısır dinindeki Ra'nın karşılığıdır. Köken olarak üfürük-nefes anlamına gelen "atman" ise, özvarlık, benliğin özü gibi anlamlara gelir. Buna göre; Brahman, birer birer varlıklar söz konusu olunca "atman" adını alır. Evren, Brahmandır, Brahman ise gerçekte insanın içindeki Atman'dır.

Uzakdoğu dinlerinin temelini oluşturan Panteizme göre; Tanrı, maddedir ve evrenin yaratıcısı ya da yapıcısı değil evrenin bizzat kendisidir. Uzakdoğu dinleri, New Age dini gibi tüm İblis kaynaklı dinler bu temele dayanır. "Uzakdoğu dinleri"nde, Allah'la insan arasında bütün-parça, zat-suret, ben-o, o-ben ilişkisi kurulmuştur ve tıpkı tasavvuf felsefesi yoluyla İslamın içine sokulan şirk kanalları gibi kanallar döşenmiştir.

Tasavvuf felsefesinde olduğu gibi bu şeytani öğretide de Hak(Gerçek); "akılla kavranamaz, sözcüklere sığmaz, herkese de açık değildir" anlayışı egemendir. Seçilip yola girmiş olanlar bile ancak uzun bir yolculuk sonunda ona ulaşabilirler. Bu metinlerdeki ifadelerle tasavvuftaki vahdeti vücud anlayışı tamamen örtüşmektedir.

"UPANİŞADLAR"DA: ÇOK TANIDIK ŞEYTANİ FELSEFELER

"Ölümsüzlüğün sırrı; Kalbin arınması, derin düşünme ve insanın manevi aleme dönük gerçek Ben'inin(Atman) Tanrı (Brahman) ile aynı varlık olduğunu idrak etme yoluyla bulunabilir." Katha Upanişat
"Kişi, Atman sayesinde görür, işitir, tad alır, koklar, hisseder, "atman" yani insanın gerçek Ben'i, Tanrı ile aynı varlıktır.Katha Upanişat
"Tanrı, varlıkların içine girerek, kendisini onlarla hüviyetlendirdi. Tek bir varlık olduğu halde, bir çok varlık görünümüne büründü." Aitareya Upanişat

Normal bir Hindu için Tanrı'ya ulaşmanın en alışılagelmiş yolu, ona cisimlendirilmiş bir tanrı, ya da tanrıça aracılığıyla tapmaktır. Bunlardan biri de Hint kültüründe özel değerleri olan "inekler"dir. Vedalar'ın ibadetleri anlatan en önemli bölümlerinde, her zaman tanrı olarak "kutsal inek" resmedilmiştir. Aynı şeytani kültün eski Mısır'da da egemen olduğu; "inek ve öküz" olarak ilahlığını sürdürdüğü bilinmektedir. Hatta İsrailoğulları bile "samirinin buzağısı"nı onlardan bir virüs gibi kapmışlardı.

HİNDUİZMDE ÜÇLEME: TRİMURTİ

"Üçleme"ye, Hinduizm ve Hint mitolojisinin çeşitli ekollerinde Trimurti adı verilir. İblis'in pekçok batıl dine yerleştirdiği ve "Mu dini"nin temelini oluşturan kutsal bir simgedir. Hindu geleneğinde; Brahma, Vişnu ve Şiva tanrıları bir üçleme(teslis) oluşturur. Brahma: Yaratıcı; Şiva: Yok Eden; Vişnu: Koruyucu.

Esasında Trimurti sözcüğü "üç yüzlü ilah" anlamına gelir ve üç yüze sahip insan figürleriyle betimlenmiştir. Üçleme, Mu ve ardılı olan toplumlarda olduğu gibi, Hint geleneğinde de üçgen içinde daireyle simgelenir.

OYUN AYNI OYUN: İYİ DEMON-KÖTÜ DEMON SAVAŞI

Hinduizmde olduğu gibi uzakdoğu inançlarının hepsinde büyüler ve demon (cin-şeytan) inancı önemli yer tutar. Hayatlarının her alanında, büyüyü görmek mümkündür. Büyücü, sıkıntı, afet, hastalıklardan korunma, zenginleşmek, birini lanetlemek ya da tedavi amaçlarıyla cin-şeytanlarına başvurur. Mu'dan Atlantis'e ordan Şamanizm tarzı animist inanışlara ve bugünün "Uzakdoğu dinleri"ne kadar hepsinde büyü ve büyücülük yaygındır. Büyü, İblis'in kadim dininin belkemiğini oluşturur.

Hinduizmde kimileri, "demonlar"ı(şeytanları) düşük seviyeli tanrılar olarak görür; tapınakları vardır ve kurbanlar adanır. Güya kendisi adına tapınak yapılan cin-şeytan, tanrıya dönüşür. Kanlı kurbanlar ister.

Fakat genel inanışa göre, demonlar(şeytanlar), kötü ruhlardır ve "asuralar" olarak adlandırılır. Asuralara karşı ise, Sanskrit dilinde parlamak anlamına gelen, "iyi demon devalar"(!)dan; yani bir başka güya "iyi olan cin-şeytan kabilesi"nden yardım istenir ve onları kovmak için bir takım büyüler ve ritüellere başvurulur.

Brahmana metinlerinde, "devalar"ın sürekli hasımları "asuralar"dır. Devalar ve Asuralar gökyüzüne sahip olmak, kurbana egemen olmak için çarpışırlar. Asuralar, devaları yendiğinde onları gökten sürüp onların yerine kurbanları alırlar. Olağan düzen bozulur, o zaman Vişnu, devaları yukarı, asuraları aşağı, yani herkesi ait olduğu yere yerleştirmek için iner.

Şamanizm ve uzakdoğu dinlerinin hepsinde tanrılarını; ya da ruhsal varlıklar dedikleri cin-şeytanları, "iyi ve kötü" olarak ikiye ayırdıklarını görüyoruz. Bu danışıklı dövüş bize çok tanıdık gelmektedir. Sitemizde pek çok yazımızda göreceğiniz gibi İblis ve taraftarları, aynı oyunu bugün de sergilemekte, İblis imzalı pek çok filmle iyi uzaylı-kötü uzaylı çatışmasının propagandası yapılarak yukarıdaki senaryonun bir benzeri hazırlanmaktadır. Vişnu'nun "deva-asura savaşı"nı sonlandırmak için aşağı inmesi inancı; Deccal'in gelip dünyadaki savaşa son vermesi inancını beslemek için ihdas edilmiştir. Ne güzel bir oyun: "İyi"nin de,"kötü"nün de ipleri İblis'in elinde ve ortada düzenlenmiş kirli-sahte-aldatıcı bir savaş var. Kazananı İblis ve yandaşları, kaybedeni insanlık!

AVATAR İNANCI: DECCAL'E YOL AÇIYOR

Yakın zamanda James Cameron'ın şeytani öğelerle süslü Avatar isimli filmiyle insanların zihinlerine perçinlenen avatar kavramı, Hint mitolojisine göre tanrıların yeryüzüne indiklerinde büründükleri şekillerdir. Tanrı Vişnu(!)'nun insan şeklinde kendini göstermesi, Hinduizmdeki Avatar inancını oluşturur. Hinduizme göre Tanrı(!) her dönemde çeşitli şahsiyetlere bürünerek kendini göstermiş, kötülüğü yok ederek, insanların ihtiyacı olan kanunları bildirmiştir. Buradan bakıldığında bugünkü Hıristiyanlık, Hinduizm'in adeta bir versiyonu.

Brahmanlar, tanrıları Vişnu'nun semada yaşadığına inanırlar. Diğer tanrılar(!), Vişnu'ya yeryüzünde birtakım şeytanların türediğini, yeryüzünün asayiş ve intizamını bozduklarını ve bunların cezalandırılması için, insan şeklinde doğması lazım geldiğini söylerler.

Brahma inanışına göre, Vişnu şimdiye kadar dünyaya 9 defa muhtelif şekillerde (insan, hayvan veya çiçek olarak) gelmiştir. Bu avatarlardan en ünlü ve önemlileri Krişna ve Rama'dır. Şimdi onun, onuncu gelişi beklenmektedir.
Buna göre Vişnu, yeryüzünde, beyaz bir ata binmiş bulunan Kalki ismiyle ortaya çıkacaktır. Vişnu'nun onuncu enkarnasyonu Kalki, kolunu yukarıya kaldırmış bir halde ve alev alev yanan kınından çekilmiş bir kılıç taşıyarak dünyayı bir baştan bir başa geçecektir.

Hinduizm, Budizm yahut bunların türevi pek çok inançta beklenen kurtarıcı; Tanrı(!) olduğunu söyleyecek olan Deccal'den başkası değildir. Böylece Deccal'in yolu, eski zamanlardan beri hazırlanmış, "teslisci Hıristiyanlığın", "Tanrı İsa(!)" kavramıyla pekiştirilmiştir.

KARMA, TENASUH VE REENKARNASYON

Bir sebep-sonuç kanunu olduğuna inanılan karma, insanın geçmişte yaptığının karşılığının gelecekte görüleceği esasına dayanır. İnsan ektiğini biçer. Bu bağlamda ruhun bir bedenden ötekine geçtiği inancın adı olan reenkarnasyon-tenasüh, karma doktrinine bağlı olarak doğmuştur.

"Tenasuh"a göre, insan yaptığı işlere göre, insan, hayvan veya tanrı olarak yeniden doğar. İnsan devamlı olarak tekrar doğuşlarla isteklerine kavuşur. "Tenasuh"da ruh bazen daha aşağı boyutlarda hayat bulurken, "reenkarnasyon"da ise sürekli ileriye giden bir çizgi vardır.

Sonsuz Yüce Allah'ın Hak dininde; başımıza gelen her musibet, elimizin yaptıkları sebebiyledir ve ölüm, bir yok oluş değil ebedi hayata bir başlangıçtır. İblis bu gerçekleri çarpıtıp; karma ve reenkarnasyonu yem olarak kullanarak; insanların cehennem korkusunu elemine etmiş olmaktadır.

LEMURYALI ADETİ: "OM" SESİ

Hinduizmde ayin esnasında bir takım sözler telaffuz edilir. "Om" bunlardan biridir. "Om" doğru şekilde seslendirildiğinde, varlığın merkezine, yani ruha nüfuz edecek şekilde bedeni rezonansa soktuğuna inanılır. "Om", her ibadet ve yemekten önce, Vedaları okumaya ve her tür işe başlarken söylenir. Bu rezonans da herhalde "cin-şeytanlara rezonans"ı sağlamaktadır. Nitekim Lemurya şeytanları, kendi aralarında da sürekli "Om" sesi çıkardıklarını ve "Om" çektiklerini ifade etmektedirler.

KAST SİSTEMİ: ÜST İNSANLAR- KÖLE İNSANLAR

Hinduizmde halkın ayrıldığı her sınıfa, "kast" denir. Kastların doğumla oluştuğu ve daha sonradan kastın değiştirilemeyeceği kuralı Brahmanlar tarafından ortaya atılmıştır. Bunlar: Brahmanlar: Rahipler; Kşatriyalar: Krallar, beyler, soylular, savaşçılar; Varişyalar: Tüccarlar, esnaf; Cudralar: İşçi ve kölelerdir.

Bunların dışında bir de kast sistemine dâhil edilmeyenler (dokunulmazlar) vardır. Bunlar Paryalar olarak bilinir. İnsanlığın en aşağı tabakasında yer alırlar ve hiçbir hakları yoktur.

Hindu kaynaklarında, dokunulmazlardan herhangi birine fiziki olarak temas etmenin, üst sınıfları kirlettiği ve bunun ardından oldukça kapsamlı bir "temizlenme ritüeli" gerektiği yazılıdır. Bu nedenle Hindistan'ın çoğu bölgesinde dokunulmazlar, kast sisteminin üst sınıflarıyla karşılaşmalarını engelleyici alanlara kapatılmışlardı, Çoğu yerde gündüz sokakta dolaşmaları yasaktı. Bugün Hindistan'da bu akıl almaz kurallar resmen kaldırılmıştır, ancak ülkenin çok büyük bir bölümünde hala fiilen uygulanmaktadır.

Hinduizmin vahşi bir diğer uygulaması ise kocası ölen kadınların kocasıyla beraber diri diri yakılmasıdır. Günümüzde ara sıra da olsa dulların yakıldığına şahit olunmaktadır. İnançlarına göre bu dini merasimden sonra kadın gökyüzünde kocasıyla birleşmektedir.

İşte Hinduizm ve arkasında duran İblis yandaşlarının aldatıcı sözlerinin tükendiği nokta... İnsanlık dışı inanç ve uygulamaların ve kast sisteminin getirdiği şiddetin sonucunda Hinduizm etkisini yitirmeye başlamış, sosyal parçalanmalar ve ekonomik çöküş insanları yeni arayışlara itmiştir. Bu sebeple İblis ve avanesi, yeni sürüm dinler piyasaya sürmüşlerdir. MÖ 6. yüzyıl ortaları, Çin'de Konfüçyüs ve Lao Tzu, İran'da Zerdüşt, İyonya'da Pitagoras ve Heraklitus, Hindistan'da Buda, Mahavira gibi yeni sürüm dinlerin elçiler arzı endam etmiştir.

Bunlardan Caynizm, Hindistan'da yaklaşık MÖ 4. yüzyılda ortaya çıkan dini akımlardan birisidir. Caynizm, Budizm gibi Hindu ayinlerinin şekilciliğine, din adamlarının otoritesine ve kast sistemine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Kurucusu Mahavira (MÖ 599-527)'dır. Budizm gibi "Upanişatlar"daki karmaşık düşünceleri halk için basitleştirmiştir. Budizmle çok benzer özellikler taşıyan Caynizm, sıkı çilecilik uygulamaları ile Budizm'den ayrılır ve onun kadar yaygınlaşmamıştır.

BUDİZM: BRAHMANİZMİN YENİ YÜZÜ

Buda rahipleri, sabah ibadetleri sırasında putlarına secde ederek tapınıyorlar.

Budizmin doğduğu dönemde Hindistan, küçük dinsel topluluklarla doluydu ve Brahman din adamlarının baskısı ve kuralcılığı toplumu dinde farklı arayışlara itmişti. Bu durum yeni şeytani tohumların yeşermesine de uygun bir ortam oluşturuyordu. Buda'nın öğretisi, Brahmanların egemenliğini ortadan kaldırmak isteyen krallar tarafından yayılıp teşvik edilmiştir. Bu nedenle Budizm bazı hükümdarların benimseyip yaydıkları bir din olmuştur.

Budizmin ilk dönemlerinde, Brahmanizmden farklı olarak tanrı, ruh, cin, şeytan gibi inançlar ile tören, dua, kurban, adak gibi ibadetlerden bahsedilmez. Fakat daha sonraları bunlar Budizme dahil olmuştur. "Reenkarnasyon" yerine "rebirth" kavramını kullanırlar. Kast sistemine karşıdırlar. Bunların dışında karma, maya, yoga-meditasyon gibi pek çok konuda Budizmle Brahmanizm arasında fazla bir ayrılık yoktur. Buda'nın vaazları bile Upanişad öğretilerinin devamı şeklindedir.

Budizmin kurucusu olan Buda'nın yaşam öyküsü ile ilgili, çağdaşlarından ve onu görenlerden günümüze ulaşan herhangi bir belge bulunamamıştır. Ancak 1896 yılında Lumbini koruluğunda bulunan, İmparator Aşoka (MÖ 273-232) zamanından kalma bir dikili taşta, "burada ulu zat doğdu" yazısı ile 1898'de burada bir mezarlıkta bulunan kapta "bu kap Sakya kabilesinden ulu Buda'nın kutsal eşyasıdır" ibaresi Buda'nın yaşayıp yaşamadığı tartışmasına son vermiştir. Eldeki kaynaklar Buda'nın, MÖ 560 yıllarında Himalayaların güney eteklerindeki bir ülke olan Kapilavastu beyinin oğlu olduğunu gösteriyor. Asıl adı Sidharta olan bir Hintlidir.

Sidharta'nın, önce bir ihtiyarla, ardından bir hastayla ve en sonunda bir ölüyle karşılaşması hayatında iz bırakan olaylardandır. Brahman keşişlerden atman inanışını öğrenmiştir. Ama aradığını o keşişlerde de bulamayınca keşişlerin her şeyi zorlaştırdığını düşünerek onları terk etmiştir.

BUDİZMİN ÜÇLEMESİ

Evinden ayrıldıktan yedi yıl sonra bir incir ağacı altında şeytani vahye muhatap olarak aydınlanmış(!) anlamına gelen Buda ismini alır. Daha sonra etrafına pek çok taraftar ve öğrenci toplanmış ve Sangha adı verilen ilk rahipler topluluğu oluşmuştur. "Buda öğretisi"ni günümüze, Buda’nın ölümünden 7 yüzyıl sonra yazıya geçirilmiş olan Tri-Pitika (üç sepet) isimli metinler taşımıştır. Dharma, Hinduizmde adet-vazife gibi anlamlarda kullanılırken Budizmde, Buda'nın öğretisine verilen isimdir.

Budizm öğretisinin temelinde Budizmin üçlemesi diyebileceğimiz, Triratna; üç cevher denen; "Buda'ya sığınırım, Dharma'ya sığınırım ve Sangha'ya sığınırım" ifadeleri yeralır. Budizme girişin ilk adımı bu ifadeleri tekrarlamaktır.

GERÇEKLE-YALANIN HARMANLANDIĞI: "ACILAR FELSEFESİ"

Budizme göre insanın bu dünyada duyduğu acının sebebi, arzularıdır. Kalıcı olmama ve acı çekme varoluşun esasıdır ve bunları bilmemek sonunda insana acı verir. Hayatta gerçek mutluluk, huzur yoktur ve acı her taraftan insanı kuşatan kaçınılmaz bir olaydır.

Allah'ın, insanoğlunun terbiye olması; kendi aczini görüp Rabb'ine yönelmesi ve dünyanın, geçici bir konaklama yeri olduğunu anlaması için dünyada taddırdığı acı ve ızdıraptan yola çıkan İblis, yolunu kaybetmiş insanlara kendi ölümcül ilacını sunmuş; gerçeklerle yalanları harmanlayarak, dört esas üzerine Budizmi oturtmuştur.

Bu dört esas, Upanişadlardaki hayat görüşünün geliştirilmiş şeklidir ve eski Budist yazmalarda dört yüce gerçek(!) olarak adlandırılır.

1) Dukkha: Acı hayatın ve varoluşun bir parçasıdır.
2) Samudaya: Acıların kaynağı arzu ve isteklerdir.
3) Nirodha: İstek ve arzular bırakılırsa acılar sona erdirilebilir.
4) Magga: Acıyı yenip nirvanaya ulaşmak sekiz aşamalı yolla mümkündür. Tam görüş, tam anlayış, doğru söz, tam davranış, doğru yaşam, tam çaba, tam bilinçlilik ve tam uyanıklık. Son 2 basamak meditasyonla ilgilidir.

ACIDAN KURTULUŞ: NİRVANA

Budizm simgesi
Mu'nun simgesi

Sekiz aşamalı yol, Buda'nın belirlediği "Dört Gerçek(!)"in sonuncusu ve en önemli Budizm öğretilerinden biridir. Simgesi, Mu dininde de benzerini gördüğümüz, Brahmanizmde de yeralan "8 dilimli tekerlek"dir. Ağırlığını meditasyon üzerine kurmuş bir tür yoga öğretisidir, Böylece İblis ve avanesi, bu "acılar felsefesi"ne, bir "kurtulma yolu" ilave etmişlerdir ki bu yol, "şeytani vahye" kapı aralamaktadır.

"Tanrılar kültü"yle birlikte esas kurtuluşun "Nirvana"da olduğuna inanılır. Hinduizmdeki "Brahma ile bir olma"nın yerini; nirvanaya; sonsuza, ölümsüze ulaşma almıştır. Nirvananın ne olduğundan çok, ona nasıl ulaşılacağı anlatılmıştır.

Nirvana, kelime olarak yok olmak, ateşin sönmesi manalarına gelir. Budizme gore Nirvana'ya geçen ruh sonsuzluk içinde erir, acıları kaybolur. Kimileri Nirvana'ya, yokluk derken, bazı Budistler de Brahma, ya da Brahma hali derler. Nirvana'dan herkes kendine göre bir anlam çıkarmaktadır. Nirvana, bir Hindu metni olan Mahabbaratta'da tanrısal alemde birlik içindeki kurtulmuş ruhların mekanı olarak geçmesine karşın, Budizmde Nirvana, dünyada ulaşılan bir yerdir.

Kendi ifadeleriyle, nirvanaya ulaşan kimse üzüntü duymaz, sevinç de duymaz, iyilikten de, kötülükten de uzaklaşır, bireysellik-ben yok edilmiştir. Anlaşılan nirvanaya ulaşan kişi, duygularını kaybetmekte insanlıktan çıkmaktadır. Halka verilen vaazlarda nirvana şöyle anlatılmaktadır:

"Nirvana altın göklü bir cennettir ki orada tatlı bir ışık içinde güzel dansözler olan apsaraları seyreden kimse gözleriyle de zevk duyar." Aslında, İblis'in elçisi Buda'nın tanımlamaktan kaçınıp esrarengiz bir havaya soktuğu, allayıp pulladığı nirvana safsatası; insanın, cin-şeytanlara karışmasından ve insani duygularını kaybedip şeytanlaşmasından başka birşey değildir.

BUDİZMİN BEKLENEN "MAİTREYA"SI: "DECCAL"

Budistlere göre Buda, dinini tamamlayamadığını kendisinden sonra Maitreya'nın gelip bu dini tamamlayacağını ve saf Dharmayı öğreteceğini ifade etmiştir. Maitreya, beş Buda'nın sonuncusudur. Bu dünyaya geleceği güne kadar, Tusita adı verilen kendisine ait göksel alemde yaşar ve orada başka göksel varlıklara öğretiyi anlatır. Çin ve Japonya'da da Maitreya'ya tapılmaktadır. Özellikle Tibet Budizmi, Maitreya'ya büyük anlamlar yüklemektedir.

Budizm; Buda'dan sonra, Mahayana (Büyük araç) ve Hinayana(Küçük araç) olarak ikiye ayrılmıştır. Örgütlü bir din haline dönüşen ve Buda'nın tanrılığını kabul eden Mahayana'ya karşılık Hinayana, Buda'yı büyük bir öğretmen ve bir din kurucusu olarak tanımıştır. Bu dini ayakta tutan kralların egemenliği bitip, ardılları da bu düşünceyi izlemeyince, Budizm Hindistan'dan adeta silinmiştir. Bugün Hindistan'da Budistten fazla Hıristiyan bulunmaktadır. Budizm; Çin, Çin Hindi, Japonya, Tibet, Kore ve Moğolistan'da yaşam alanı bulup gelişmiştir.

BUDİZM: "KENDİ VAHYİNİ KENDİN AL"

Buda'nın öğretisinin başlıca özelliği; Buda'nın, cin-şeytanların ilhamıyla ulaştığı felsefeyi, onlardan aldığı vahyi, taraftarlarına birer dogma olarak sunmak yerine, cin-şeytanlarla nasıl ilişki kurulacağını, onlardan nasıl vahiy alınacağının yöntemini müritlerine öğretmesidir. Böylelikle bu yöntemi öğrenen kimseler, kendi çabalarıyla şeytani vahye ulaşabileceklerdir. Buda, Hinduizmdeki tutucu-otoriter din adamlarını aradan çıkararak; "şeytani vahye ulaşma yolunu" herkese açık tutmuştur. Bu nedenle Budizmde, kişinin kendisinden başka bir otorite yoktur. Dolayısıyla Budizm, herkese tanrılık yolunu açarak, İblis ve kabilesinin bugün tutuşturduğu New Age ateşine kor etkisi olmuştur.

Bugün, ne yazık ki İslam adına konuşan, ancak İslam'dan bihaber kimi din adamları, Buda'nın hak peygamber olduğunu söylemektedir. Daha da ileri giderek Kur'an'da Allah'ın yemin ettiği incir ağacının, Buda'nın altında vahiy aldığı ağaç olduğu şeytani yalanına iltifat edenler vardır. Yine bazı zevat da Kur'an'da adı geçen Zulkifl ismi ile şeytani vahyin elçisi Buda arasında ilişki kurabilmektedir.

ŞİNTOİZM: ANİMİZMİN BİR TÜRÜ

Şintoizmin herhangi bir kurucusu yoktur. Kökeni 1700 yıl öncesine dayandırılır. Başlıca kutsal metinleri, VIII. yy.da yazılmış Kociki ve Çince yazılmış olan Nihongi'dir.

Şintoizm, Animizm'in bir şeklidir. Şamanizmden etkilenmiştir. Şintoizme göre; Evren kutsaldır ve insanın içinde gizli bir tanrısal yapı bulunmaktadır.

Şintoizm, kamilere, yani ölülerin ruhlarına tapınma esasına dayanır. Buna göre ölülerin ruhları tanrılaşarak, yaşayan insanların arasına girerler ve onların hayatlarına etki ederler. Anılara sahip çıkan topluma bereket, sahip çıkmayanlara ise felaket yağdırırlar. Onlar da aynen insanlar gibi doğar, evlenir, hastalanır, kıskanır ve ölür. Dünyadaki her olay kamilerin arzusu istikametinde gerçekleşir. Anlaşılan burda da cin-şeytanlar, "ruhlar" maskesi takarak, insanları yönlendirip, yönetmişlerdir.

Kamiler, adil veya zalim, iyi ya da kötü, asil ya da aşağı tabakadan olabilir. Kötü kamiler insanlara zarar verir. İyi(!) kamiler kötü kamileri her zaman zapturapt altında tutamamaktadır. Burada açıkça görülmektedir ki, Tanrı diye taptıkları bu varlıklar, Uzakdoğu dinlerinin görünmeyen oyuncuları cin-şeytanlardır. İyi-kötü kami edebiyatını bugün filmlerden sağırlar bile duymuştur. Bu oyun, günümüzde de devam eden "kadim tiyatro"dan başka bir şey değildir.

ŞİNTOİZM-JAPONLAR VE ACINACAK HAL!
Şintoizm'in tanrıları: Kami şeytanları

En önemli ilahları Güneş tanrısı Amaterasu'dur. İmparator, Güneş ilahesinin torunu kabul edilir. Bayraklarında Güneş resmi bulunur. Şintoizmde de diğer şeytani inanışlarda olduğu gibi üçleme vardır:
1) Semavi merkez kami
2) Yüce doğurucu kami
3) İlahi doğurucu kami

Japonların hayatında da büyünün önemli bir yeri vardır. Servet artırma, birini lanetleme, felaketlere karşı korunma durumlarında büyüye başvurulur. Japonya'da yüz binin üzerinde mabet olduğu söylenmektedir. Mabetlerde, Amatarasu'nun heykeli bulunur. Zaman içersinde Şintoizm, Budizm ve Konfüçyusyanizmin bir karışımına dönüşmüştür. Düğün törenleri Şinto, cenazeleri ise Budist geleneklere göre yapılmaktadır. Japonlar "Şinto doğar, Budist ölürüz" derler.

Günümüzde Japonya'da bu eski ve ilkel sayılacak inanışlar yerini, yeni versiyonları olan New Age tarikatlarına bırakmaktadır. Japon halkı, başbakanından, prensesine kadar bu maskeli cin-şeytanların çağdaş sevgi-barış tuzaklarına düşmüş görünüyorlar. Cin-şeytanlar, bir taraftan kraliyet ailesi mensuplarıyla "uzaylı" kılığında görüşmeler yaparken; diğer taraftan bu kovulmuş cinlerin geleneksel korkutma oyunlarının ve intihara sevkedici iğvalarının kurbanları olmaktadırlar. Nitekim Sonsuz Yüce'nin anlamlı vuruşundan sonra Japon halkının, yıkıntılarını bile, gördükleri hayaletler sebebiyle kaldıramadıkları gerçeği ibretli bir durum arz etmektedir.

Japonların toplumsal ve kültürel hayat kalıplarına baktığımızda, diğer dünya ülkelerinin insanlarına oranla çok fazla kendilerine özgü davranış biçimleri oluşturmuşlardır. Kendilerinin ilahi bir millet olduğuna inanırlar. Öyle ki bu kibirleri, en ufak başarısızlıkta şeytani etkilerin had safada olması sebebiyle intihara dönüşür. Japonya'daki intihar oranları, sanayileşmiş ülkeler arasında en yüksek olanıdır. Japonya'daki Fuji dağının eteklerinde bulunan Aokigahara ormanının, hayaletlerle dolu olduğuna inanılır. Japonlar, intihar etmek için bu ormana giderler.

Bilim ve teknolojide zirvede bulunan bir toplumun inançlarının bu kadar akıl ve ilim dışı olması; bu kadar kolayca cin-şeytanların yalanlarının oyuncağı olması, kelimenin tam anlamıyla traji-komik bir olaydır. Bugün bilimle her şeyi halledeceklerini sanan bilmiş cahillerin, alacağı çok dersler varken, bu "Uzakdoğunun batıl inançları"nı kutsaması yine insanlık adına acınacak ve utanılacak bir haldir.

LAO TZU'NUN DİNİ: TAOİZM

Çin'in en eski dinlerinden biri olan Taoizm, Şintoizm ve Konfüçyanizm'e reaksiyon olarak doğmuştur. Taoizmin kökenine dair yapılan araştırmalar, bu dinin, antik sihir-büyü anlayışı ve Şamanist gelenekten ilham aldığını ortaya koymaktadır. Kurucusu Lao Tzu (Lao-Tse-ihtiyar bilgin)'dir. Tao, yol anlamına gelir. Hayatı hakkında az bilgiye sahip olmamıza rağmen MÖ 604-517 yılları arasında yaşadığı Honan'da doğduğu düşünülmektedir. Yaşadığı şehirde Şamanist geleneklerin yaygın olduğu bilinmektedir. Kimi zaman tanrı Lao olarak adlandırılmış, kimi zaman kurtarıcı olarak  beklenmiştir.

Evrenin bir yaratıcısı yoktur, her şey kendiliğinden ortaklaşa varolmuştur. Tao, dünyayı yöneten sebeptir. O görülmeyen, işitilmeyen, kavranılması mümkün olmayan bir yaratıcı prensip olarak algılanmaktadır. İnsan için en üstün iyilik, en yüce akıl(!) olan Tao'yla özdeşleşmesidir. Taoizmin temeli de mistik panteizmdir. Taoist panteonun en üstünde, tıpkı diğerlerinde olduğu gibi üç tanrı(!) vardır. Bunlara üç saf tanrı(!) adı verilir. Özellikle Güneş doğarken ve batarken yaptıkları ayinlerle Tao'yla bütünleşmeyi amaçlarlar.

"Tao te Çing" (yol ve yolun fazileti) adlı kitabı "Konfüçyüs'ün Seçmeleri"nden sonra Çin tarihinde en etkili kitap olduğu söylenir. Bin tane şerh yazılan, kırktan fazla İngilizce çevirisi yapılan bu kitabın şeytani ilhamlarla yazıldığı açıktır:

"Bilgeliği kaldır ve hikmeti bir kenara at,
O zaman insanlar yüz misli rahat edecektir,
İnsaniyeti kaldır ve dürüstlüğü bir kenara at,
O zaman insanlar ebeveyn sevgisine ve dürüstlüğe geri dönecektir."

Taoizmin en önemli uygulaması "Bir" üzerine meditasyon yapmaktır. Taoizmde kişi, Şamanizmde olduğu gibi transa geçer ve Mu ve diğer Uzakdoğu dinlerinde olduğu gibi "Birle bütünleşir". "Bir" ve "Birin oğulları"; Allah'ın "Hak Dini"nden çalınmış İblis'e ipotek edilmiş bir kavramdır. İblis kendisini "Bir" ve kendisine tabi olanları da "Birin oğulları"; kendisine karşı olanları ise "Belial'in(Şeytanın) oğulları" diye tarih boyunca yaftalamıştır. Gerçekte ise insanlık tarihi; "Bir'in(Allah'ın) köleleri" ile "Belial'in(İblis'in) köleleri" arasındaki savaştır. Yahut "Nur'un(Işığın) çocukları" ile "Karanlığın(İblis'in) çocukları" arasındadır bu savaş. Bugün İblis ve kabilesi, bu kavramları ne yapmışlar? Tamamen alt-üst edilerek; "Işık işçileri, yahut ışık enerjisi" ve "karanlık enerjiler" nitelendirmesiyle cin-şeytanların aldatma aracına dönüştürmüşlerdir.

UZAKDOĞU DİNLERİNDE İBADET: YOGA VE MEDİTASYON

İÖ 2000'lere tarihlenen bir kabartma. Hindu tanrısı Şiva(!)'nın ilk dönem tasvirlerini ve Yoga duruşlarını simgeliyor.

Yoga ve meditasyon, Uzakdoğu dinlerinde ortak ibadet şeklidir ve bu dinin çağdaş temsilcisi New Age tarikatlarıdır. Bu "trans ibadetleri", hapishanelerdeki mahkumlardan, okullardaki öğrencilere, şirketlerdeki çalışanlara hatta köylere kadar yayılmaktadır.

İndus vadisinde ortalama MÖ 3300–1700 yıllarına ait birçok kil tablette, bilinen yoga veya meditasyon duruşlarının benzerini tasvir eden figürler bulunmuştur. Yoga, Hinduizm ve diğer Uzakdoğu dinlerinde insanları tanrılara(cin-şeytanlara) ulaştırmanın yolu olarak tanımlanır. Buna göre yoganın nihai hedefi, tanrıyla(!) bağlantı kurup O'na bağlanmaktır. Yoga, 8 basamaktan oluşur. Yedinci basamağı meditasyondur.

Meditasyon, Sanskritçe dhyana kelimesinin karşılığı olup derin düşünmeyi değil, "düşünceden arıtılmış" bir zihni amaçlar. Dikkati nefes alıp verme sürecine yoğunlaştırmak, zihni düşünceden arıtmak için en sık uygulanan yöntemlerden biridir. Böylece cin-şeytanlar, tam uyanıklık, tam bilinçlilik gibi düzmece-süslü ifadelerle, meditasyon tuzağına düşürdükleri insanların boş zihinlerine daha kolay nüfuz edebilmektedirler.

Meditasyonun yüksek kan basıncını ve stresi azalttığı ile ilgili araştırmalar ve haberler yapılmakta; böylece yoga ve meditasyona medyanın da işbirliğiyle bilimsel kılıf altında yaygınlık kazandırılmak istenmektedir. Oysa bu fayda bize göre zihnin boşaltılmasının getirdiği yan etkilerden biridir. Yoga-meditasyon oturuşları, hind guruları yerine, estetik, fit görünümlü manken görüntüleri eşliğinde medya sayfalarına taşınırken; sağlığa faydaları ve sportif faaliyetler başlıkları altında "yoga"nın din olmadığı propagandası yapılmaktadır. Bunun sonucunda, yoga ve meditasyon her dinden insanı oltasına takarak dünyada hızla yayılmaktadır.

Müridlerini transa geçirerek meditasyon yaptıran Osho görülüyor. Kimden alıp, kime ne aktarıyor?

2005 yılında Norveç'de Ringerike hapishanesinde, mahkumları sakinleştirdiği düşüncesiyle başlatılan yoga dersleri, yoganın mahkumları saldırganlaştırdığı gerekçesiyle yarıda kesildi. Ringerike hapishanesi yetkilisi Sigbjoern Hagen; mahkumların, yoga derslerinden sonra huysuzlaştığını, uyku uyumada zorluk çekmeye başladıklarını, sürekli sinirlilik hali, uykusuzluk, saldırganlık ve zihin karışıklığı gibi tepkilerin yer aldığını söylüyor.

Bazı psikiyatristler ise yoga-meditasyonun büyük zararlar verdiğini, kişinin dünya ile bağlarını kopararak ağır depresyona soktuğunu, daha ileri aşamalarda da ben peygamberim, tanrıyım gibi hezeyanlara sürüklediği tespitini yapmaktadırlar. Aslında insanı tanrılaştıran uzakdoğu dinlerinin temeli, bu hezeyanlara dayanır. Buda, Mahavira, Lao-tzu gibi din önderleri ile takipçileri aynı hezeyanları yaşayan kimselerdir.

Yoga sözcüğü Sanskritçe bir kelimedir. Yug sözcüğüyle aynı kökten gelmektedir. Yug "boyunduruk" demektir. Yoga, kelime anlamı ile "boyunduruk altına girmek" demektir. Bu kimin boyunduruğudur? Bu gayet açıktır. İnsanoğlunu Allah'tan koparıp, boyunduruk altına almak isteyen kimdir, belli değil mi?

Yoga aynı zamanda birleştirmek anlamına da gelir. Yani yoga zihnin işleyişini kontrol altına alarak kişinin benliğini evrensel benlikle(!), sonsuzla(!), yüce gerçekle(!) birleştirme yöntemi olarak tanımlanır. İşte Kur'an'ın, İblis'in amacını ifşası ve insanlığı uyarısı:

Biz meleklere dediğimiz zaman: "Adem'e secde edin!" Melekler secde ettiler ancak İblis müstesna. (İblis) dedi ki: "Sen'in çamurdan yarattığına secde mi edeceğim?"

"Bana karşı ikram ettiğin o kimseye Sen bir bak! Şayet beni, Kıyamet Günü'ne kadar ertelersen(süre verirsen), elbette onun(Adem'in) zürriyetine, ancak azı müstesna yular takacağım.

(Allah) dedi ki: "Git! Onlardan(insanlardan) kim sana tabi olursa, muhakkak cehennem, sizin için tam(uygun) bir cezadır."

"Onlardan kime güç yetirebilirsen, onları sesinle kışkırt(oynat-hoplat) ve onlar üzerine süvarilerini ve adamlarını sevket! Onların mallarına ve evlatlarına ortak ol! Onlara vaad et! Şeytan vaad etmez, ancak aldanmayı vaad eder."

Muhakkak Ben'im kölelerim üzerinde, senin bir gücün yoktur. Senin Rabb'in, vekil olarak kafidir.

[İSRA(17)/61-65]

2002'de Türkiye'de ayaklarının suyu içilen Shri Mataji de bunlardan biri. Kendisinin tanrı olduğunu iddia eden İblis'in elçisi Mataji, Kur'an'ı, Muhammed'in yazdığı ve kendisinin onu tamamlayacağı yalanını söyleyen Şeytan elçisi. Mataji felç geçirerek öldü. Ancak BM kendisini barış madalyasıyla taltif etmiş bulunuyor. İşte dünyanın ve insanlığın geldiği nokta yukarıda görülüyor!..

Panteizm, vahdeti vücud, karma, reenkarnasyon, Nirvana, yoga, meditasyon gibi inanç ve felsefelerin kökeni; Hinduizm, Budizm, Taoizm, Caynizm, Şintoizm gibi Uzakdoğu dinlerine oradan da Mu'ya dayanır. Özetle Hak Din İslam, peygamberler aracılığıyla Allah'a dayanırken; bu ilkel-batıl-şirki Uzakdoğu dinleri; medyumlar aracılığıyla İblis'in vahyine dayanır. İşte meselenin öz ifadesi ve gerçeğin tespiti budur.

UZAKDOĞU DİNLERİ BATI'DA: "NEW AGE DİNİ" OLDU

60'lı yılların pop kültürünü belirleyen müzik grubu Beatles'in üyelerinden George Harrison, Hinduizmi benimsediğini açıkladığında, Beatles hayranları da bu öğretiye özenmeye başladı. John Lennon, Across the Universe (Evren Boyunca) adlı şarkısında Budist "mantra"lar (kutsal(!) ritmler) kullandı. 60'lı ve 70'li yılların hippi gençliğinde Budist ezgiler, giysiler ve söylemler çok revaçtaydı. Hippilerin çoğu kendilerini pagan olarak düşünürlerdi. "Hippies from A to Z" (A'dan Z'ye Hippiler) kitabının yazarı Skip Stone, hippi felsefesi için şunları söylüyor:

"Felsefemizden doğan diğer inançlar şöyledir: Gaia inancı (gezegenin yaşayan bir varlık olduğu düşüncesi), Yeşiller hareketi, şamanizm ve vejetaryenlik. Bu felsefi ve politik görüşler, doğaya saygıyı içerir ve gezegeni bütün olarak görürler ki bunlar, kapitalist ve materyalist toplumumuzda olmayan kavramlardır." 

1967'de Time dergisinde yayınlanan bir makalede, hippi hareketinin temellerinin Eski Yunan'a, Sinoplu Diyojen ve Cynics'e kadar dayandığı yazıldı. Bu ifadeler de putperest öğreti olan Yunan felsefesi ve Uzakdoğu inanışlarının bize nereden geldiğini göstermektedir.

Alman yazar Herman Hesse'nin bir ruhsal hastalık sonrası yazdığı ve 1946'da Nobel ödülü aldığı kitabı "Boncuk Oyunu", 60'lı 70'li yılların gençliğinin elinden düşmüyordu. Hesse, kitabında Doğu ve Batı felsefelerinin bir bileşiminden oluşan yeni ve ütopik bir dünya düzeni sunuyordu. Söz konusu "Yeni Dünya Düzeni"ni uzakdoğu dinlerine özellikle Budizme dayandırıyordu.

1960'lı yıllarda, "maddeci Batı kültürü"yle, "Uzakdoğu dinleri"nin sentezinden "New Age(Yeni Çağ) dini" ortaya çıktı. Bu akım, hippi kültürünün bir devamı niteliğindeydi. Bu öğretileri benimseyen bazı sanatçı ve bilim adamlarının da etkisiyle New Age dini insanlar arasında hızla yayıldı ve bugünkü Batı kültürünün önemli bir parçası haline geldi. New Age dini, bütün monoteist dinlere sinsice karşıdır. Çünkü onların müntesiplerini avlamaktadır. Uzakdoğu dinlerindeki şeytani öz; "insanın tanrılığı" yalanı, burada da temel bir unsurdur. Bugün tüm dünyayı kuşatmış bulunan New Age(Yeni Çağ) tarikatlarıyla ilgili "1990 Megatrendler" kitabının yazarları bakın 22 yıl öncesi ABD için ne diyor:

"Milyonlarca Amerikalı, yoga, meditasyon ya da doğu dinleriyle ilgileniyor. Yeniçağ yandaşları dış otoriteyi redderek kişinin, Doğu dinleri, meditasyon aracılığıyla kendisine yönelmesini savunuyor. Yeniçağ yandaşlarının ortak bir tanrıbilim inancı olmamakla birlikte, birçoğu Uzakdoğunun putlaştırmaya olan inancına katılıyor. İnsanın çok üstünde bir varlık olarak tanımlanan Tanrı kavramına karşılık insanlığın da kutsallığın bir parçası olduğunu savunuyorlar. Yapılan son çalışmalara göre Yeni Çağ(New Age) hareketi, modern Batı toplumlarının açık bir şekilde en önemli özelliğini oluşturmaktadır."

SONUÇ 

Bir bilim-deney merkezinde; "güneş diskli Hint Şiva tanrısı"nın ne işi var? İşte eski çağların "uyduruk-şeytani ve akıldışı" inanışlarını kutsayan ve baş tacı eden bilim çağının bilimcilerinin geldiği son nokta...

1) Uzakdoğu dinleri, Mu'dan Atlantis'e; Atlantis'ten de bugüne kadar ne kadar değişip-dönüşse de öz olarak değişmemiştir. Uzakdoğu dinlerinin kaynağı hiçbir zaman Allah'a ulaşmaz ve Allah'ın bu topluluklara gönderdiği elçiler olsa da; o elçiler ya öldürülmüş, ya da hiçbir tarftar bulamamıştır. İdris(Enok)tan başka gönderilmiş bir elçi bilgisi de bize ulaşmamıştır.

2) Binbir parça Uzakdoğu dinlerinin mürşitlerinin ortaya koydukları bu Uzakdoğu felsefesinin beslendiği ana vahiy kaynağı, komşuları olan İblis'in kabilesi Lemurya cin-şeytanlarıdır. Bu felsefenin tamamı Mu toplumundan beri İblis tezgahında dokunmuştur.

3) Din bile denemeyecek bu Uzakdoğu felsefesi sadece paramparça değil, özü bile çok karışıktır: Hem "ruhçu"dur; maddeci Batı dünyası için cazip görünmüştür; hem maddeyi, hayvanları ve insanları tanrılaştırdığı için panteisttir, putperesttir ve maddecidir. Çağımızın en ilkel ve en putperest toplumlarıdır Uzakdoğu toplumları. Halen alenen ruh dedikleri cin-şeytanlara, krallarına, Güneş'e secde edip tapınmaktadırlar. Hindistan'daki putperestliğin boyutları ise içler acısıdır. Bırakalım şirk dini olmayı; şirk koşulacak tek bir "Yaratıcı"nın varlığı bile tartışmalıdır.

4) Bu derece akıl dışı, ilim dışı ve ilkel kabile dinciliğinin allanıp-pullanıp çağın insanlığına, büyük dinlerden kaçan insanlara "yeni çağın aydınlık dini" olarak başarıyla sunulmasını; insanoğlunun ilmi gelişmelere rağmen cehaletine, gerçek vahyi inkar edişine ve İblis'in başarılı bir avcı-tuzakçı oluşuna bağlamak gerekir. İşte yeni çağ, işte yeni çağın yeni dini, binbir şeytan tılsımıyla yoğrulup, gerçek vahiy cahili ve kabalacı-tasavvufçu kibirli efendilere oradan da, dünya toplumlarına servis edilen yap-boz New Age dini... Çağın aydınlarının(!) pek sevdiği, içinde Sonsuz Yüce Allah'a yer olmayan efsunlu-sihirli bir din! Öyle bir din ki; kendin yap, kendin boz, kendin söyle kendin dinle, kendi tanrını(!) kendin seç, kendin çal, kendin oyna!

5) Son söz şudur ki; insanlık uyanmazsa, gerçek vahyi aramazsa, gafletine ve cehaletine devam edecek olursa; bütün dünyayı kaplamakta olan bu "yılan zehri felsefe", insanoğlunu "İsa" diye "Deccal"e bağlayacak, küresel Nuh tufanından sonra son bir "küresel helak" daha tekrar tarihe geçecektir. Uyarılarımızı hafife alanların, sürüklenecekleri Deccal anaforundan geriye dönmeleri de sünnetullah gereği mümkün olamayacaktır! İnsanlık tarihi aldanmış toplumların helak tarihidir unutmayalım! İşte Sonsuz Yüce Rabb'imizin uyarısı ve İblis ve soyuna tabi olanların hükmü!

Biz meleklere dediğimiz zaman: "Adem'e secde edin!" (Melekler), İblis müstesna, secde ettiler. O, cinlerdendi. Böylece Rabb'inin emrinden dışarı çıktı. "Beni bırakıp, onu ve soyunu mu veliler edineceksiniz? Onlar(şeytanlar), sizin düşmanlarınızdır. Zalimler için ne kötü bir bedel!"

[KEHF(18)/50]

Hilal Nevruzoğlu
yaklasansaat.com

21/03/2012

Kaynaklar:
1) Kur'an'ı Kerim
2) Müslim, (M.Sofuoğlu), C.2, Hno: 173, s. 242
3) Yves Bonnefoy, Mitolojiler Sözlüğü, Yayına Hazırlayan: Levent Yılmaz, Dost Kitabevi Yy. Ankara, 2000.
4) P.T. Raju, Wing tsit Chan, İsmail R. Faruki, Asya Dinleri, çev. Abdullah Davudoğlu. İnkılap Yy. İstanbul, 2002.
5) Kürşat Demirci, Hinduizmin Kutsal Metinleri: Vedalar, İşaret Yy, İstanbul, 1991.
6) Ananda Coomaraswamy, Hinduizm ve Budizm, çev. İsmail Taşpınar, Kaknüs Yy, İstanbul, 2000.
7) John Naisbitt, Patricia Aburdene, Megatrends 2000, çev. Erdal Güven, Form Yy, İstanbul, 1990.
8) Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, çev. Ali Berktay, Kabalcı Yy, İstanbul, 2007.
9) Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, çev. Lale Arslan, Kabalcı Yy, İstanbul, 2003.
10) Alev Alatlı, Şimdi Değilse Ne Zaman?, Zaman Yy, İstanbul, 2007.
11) James Churchward, Kayıp Uygarlıklar-ll, Kayıp Kıta Mu, çev. Rengin Ekiz, Ege Meta Yy. İzmir, 2000.
12) Hans Stephan Santesson, Batık Ülke Mu Uygarlığı, RM Yy, İstanbul 1989.
13) Walter Burkert, İlkçağ Gizem Tapıları, çev. Sina Şener, İmge Kitabevi Yy, Ankara, 1999.
14) William H. McNeill, Dünya Tarihi, çev. Alaeddin Şenel, İmge Yy, Ankara, 2001.
15) Paul Gendrop, Mayalar, Çev. İsmail Yerguz, Dost Kitabevi Yy, Ankara, 2006.
16) Prof. Dr. Şinasi Gündüz, Anadolu'da Paganizm, Ankara Okulu Yy, Ankara, 2005.
17) George Thomson, Tarih Öncesi Ege, çev. Celal Üster, Payel Yy, İstanbul, 1995.
18) W. Eberhard, Uzakdoğu Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2010
19) James Churchward Batık Kıta Mu'nun Çocukları, Ege Meta Yy, çev. Ercan Arısoy, İzmir, 2000.
20) Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1970.
21) Dr. Mustafa Arslan, Değişim Sürecinde Yeni Dindarlık Formları: Yeni Çağ İnanışları Örneği, Değerler Eğitimi
Dergisi (19-21 eylül 2006 tarihinde 5. Sosyoloji kongresinde sunulan bildirinin gözden geçirilmiş hali.)
22) Prof. Dr. Günay Tümer ve Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, Ocak Yy. Ankara, 2002.
23) Zekiye Tunç, Şamanizm Üzerine Araştırma, Danışman: Prof. Dr. Muhammed Beşir Aşan, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Elazığ, 2007.
24) Fatih Şahin, Budizmde Nirvana Anlayışı, Danışman: Prof. Dr. Harun Güngör, Erciyes Üniv. Dinler Tarihi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 2005.
25) Emine Zehra Turan, Budizm'de Manastır Hayatı, Danışman: Doç. Dr. Ahmet Hikmet Eroğlu, Ankara Üniv. Sosyal Bilimler Ens. Dinler Tarihi Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2004.
26) Ali Gül, Bir Din Olarak Taoizm, Danışman: Prof. Dr. Ali Erbaş, Sakarya Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2006.
27) Tahsin Mayatepek, TDK Kütüphanesi, No: 010401.pdf
28) http://www.yaklasansaat.com/dinler/tevhid_putperestlige_nasil_donusuyor.asp
29) http://www.yaklasansaat.com/haberdosya/2008_haberleri/kasim/kasim57.asp
30) wikipedia
31) indigodergisi.com


Untitled Document
ys@yaklasansaat.com

ana sayfa| evren| gezegenler| dünyamiz| dinler| eski kavimler| cin-şeytanlar| haberler| yorum-analiz| seslendirmeler| videolar| site haritası| iletişim| forum| ys kitapları

Bu sitedeki yazı, resim ve dökümanlar, kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.